Gelişmeler - Akıl Oyunları - Strateji - Komplo Teorileri

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ÇAKAL
    Ağa'nın Adamı
    • 27 Haziran 2007
    • 2545

    #466
    Bahçeli onayıyla Barzani'ye yardım
    • Mutlu Çölgeçen
    • 30.08.2010
    SABAH'ın ele geçirdiği "çok özel" belgelere göre, MHP lideri Bahçeli', "Mehmetçik katili ve Türkiye'ye meydan okuyan küstah" dediği Barzani'ye 57. Hükümet'teyken silah ve para verdi.

    http://www.sabah.com.tr/Gundem/2010/...ye_para_vermis

    Al burdan yak.k24k24k24
    Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
    Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

    Yorum

    • FNT
      KARAKARTAL
      • 29 Mart 2008
      • 4754

      #467
      Türk siyaset tarihinde son 50 yılın belki de en büyük AKIL TUTULMASI yaşanıyor.

      MHP lideri Bahçeli, baş aktörümüz. Kim uyandıracak Bahçeli'yi?

      İş işten geçince kendisine CHP Genel Merkezi'nde çaycılık görevi verirler herhalde.

      Gandi Kemal ve Bahçeli el ele

      Yorum

      • ÇAKAL
        Ağa'nın Adamı
        • 27 Haziran 2007
        • 2545

        #468
        FNT Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
        Türk siyaset tarihinde son 50 yılın belki de en büyük AKIL TUTULMASI yaşanıyor.

        MHP lideri Bahçeli, baş aktörümüz. Kim uyandıracak Bahçeli'yi?

        İş işten geçince kendisine CHP Genel Merkezi'nde çaycılık görevi verirler herhalde.

        Gandi Kemal ve Bahçeli el ele
        p5p5p5
        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

        Yorum

        • ÇAKAL
          Ağa'nın Adamı
          • 27 Haziran 2007
          • 2545

          #469
          ÖNCE PASO YASAĞINI KALDIR

          Eğitim hakları engellenmiş bir çok başörtülü öğrenciye verdiği hukuk desteği ile bilinen AK Partili Hüsnü Tuna ise Kılıçdaroğlu'nun vaatleri için şu değerlendirmeyi yaptı: "Sayın Kılıçdaroğlu eğer samimi ise başörtülü öğrencilere paso vermeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne talimat versin. Orada yapılan haksızlığı ortadan kaldırsın. Ayrıca 2008 yılında 411 milletvekilinin oyu ile kabul edilen anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi'ne götürdüklerinden pişman olduğunu deklere etsin."


          Kemal Bey'den teklif bekliyoruz

          Başörtüsü, Kılıçdaroğlu için samimiyet testine dönüştü. Miting meydanlarında sorunu çözme vaadinde bulunan CHP liderine Başbakan, "Öyleyse fazla beklemeyelim, 13 Eylül'de çözelim" karşılığını vermişti. MHP Genel Sekreteri Cihan Paçacı da dün çözüm için MHP'nin hazır olduğunu açıkladı. Siyasetçiler "CHP samimi ise hemen teklifini yapsın, Türkiye'nin önü açılsın" diyor.
          Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
          Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

          Yorum

          • ÇAKAL
            Ağa'nın Adamı
            • 27 Haziran 2007
            • 2545

            #470
            Mehmet Ali Birand

            mabirand@e-kolay.net

            Abdullah Gül, başkaldıran subaylarını cezalandırdı-4


            Asker-sivil ilişkilerindeki en önemli dönemeçlerden birinin yaşandığı son krizde başrolü, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oynadı. En kritik anda, en önemli hamleler ondan kaynaklandı. YAŞ öncesinde ilkeleri o koydu ve sonuna kadar da ısrarlı oldu.
            “Başkomutan Gül, kendine başkaldıran subaylarından intikam aldı” diyebiliriz. Ancak, Başbakan Tayyip Erdoğan da, sonuna kadar Gül’ün yaklaşımını destekledi. Asker cephesinde ise, Org. İlker Başbuğ’un neden Iğsız Paşa konusunda ısrarcı olduğunu inceledim. Ortaya çıkan sonuç ilginçti.
            Öte yandan da, Erdoğan’ın tam öldürücü adımını atacağı sırada, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün araya girmesinin anlamını araştırdım. Hatanın nereden kaynaklandığına baktım. Sonuçta ortaya çok ilginç bir manzara çıktı.
            Gül başrolü oynadı Erdoğan tam destek verdi
            Son Şura toplantısı bence asker-sivil iktidar çekişmesinin son raundu idi. Erdoğan, iktidarı süresince asker-sivil ilişkilerinde tutumuyla çok etkili oldu, ancak son krizde en kritik rolü, Başkomutan konumundaki Cumhurbaşkanı Gül oynadı. Başbakan Erdoğan da, sonuna kadar destek verdi.
            Yaşananları, şimdi geriye dönüp baktığımda “...Başkomutan’ın, başkaldıran subaylarından intikam alışı...” diye niteleyebilirim. Genelkurmay Başkanı ile Başkomutan açıkça restleştiler, ancak sonunda kazanan Gül oldu. Başbakan bu duruşu sergilemese, Gül de istediğini elde edemezdi.
            Cumhurbaşkanı, toplantılardan çok önce ilkelerini ve beklentilerini Genelkurmay Başkanı’na açıkladı. 1. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın ileride Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na (KKK) atanmasını istemedi. Hem kendinin, hem de iktidarın, Org. Işık Koşaner sonrasında, Genelkurmay Başkanlığı için tercihi Org. Necdet Özel idi.
            Kendine göre birçok ilkeli gerekçesi vardı, ancak asıl gerekçe, “sivil iktidarların, Genelkurmay ve kuvvet komutanlarının atamalarında söz sahibi olması gerektiği, geleneklere dayandırılan atama yöntemi döneminin bittiği...” idi.
            Beklenmeyen gelişme, Iğsız’ın yerine önerilen Org. Atila Işık’ın “kişisel gerekçelerle” aniden istifası oldu. Bu gelişme Çankaya’da, “TSK’nın resti, Başbuğ’un karşı atağı” olarak algılandı.
            Bunun üzerine Başbuğ, 2’nci Başkan’lığını yapan Org. Aslan Güner’i önerince, Cumhurbaşkanı yine diretti. Güner’in atanması, Necdet Özel’in Genelkurmay Başkanlığı’nı kaçırması anlamına geliyordu.
            Gül, bu manevraların, Başbuğ tarafından düzenlendiğinden kuşkulandığı için, teamüllerin dışına çıktı ve onu atlayıp, geleceğin Genelkurmay Başkanı Koşaner’i Köşk’e davet edip, itirazlarını sıraladı.
            Sonucun alınması ise, krizin 6’ncı gününde, Başbakan Erdoğan’ın Eskişehir gezisi dönüşünde gece 23.00’te Başbuğ’u çağırıp, iktidarın kesin şekilde Cumhurbaşkanı’nın arkasında durduğunu söylemesiyle gerçekleşti.
            Dikkatleri çeken nokta, Erdoğan’ın son Şura toplantısını bir gövde gösterisine, güç denemesine dönüştürmemesiydi. Başka konulardaki tutumuyla karşılaştırılırsa, Başbakan’ın ne kadar dikkatli davrandığı daha iyi anlaşılıyor. Kriz boyunca sert demeç vermemesi ve Genelkurmay’ı zor duruma sokacak söz söylememesi bu algılamayı yerleştirdi. Dış görüntü, sivil müdahalenin askeri küçük düşürücü bir manzara yaratmamasına özen gösterildiği şeklindeydi.
            Ancak, bu dik duruş ve “TSK’nın üst düzeyi benden sorulur” yaklaşımını Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün tutumu bozdu.
            Krizin tam ortasında, Iğsız’ın internet andıcı soruşturması ile ilgili ifade vermeye çağırılması, kamuoyunda “İktidar, askere sözünü geçiremedi ve kendi yapamadığını yargıya yaptırdı. Savcıya emir verdi, Iğsız’ı ifadeye çağırttı” izlenimini doğurdu. Başbakan istediği kadar yalanlasın, Adalet Bakanı istediği kadar reddetsin, genel algı bu şekilde gerçekleşti. Üstelik Başbakan’ın kriz sırasında birkaç kez Adalet Bakanı’yla görüşmesi bu algıyı pekiştirdi.

            AK Parti iktidarının elde ettiği diğer önemli bir gelişme, uzun zamandır ilk defa “irticai faaliyetlerden dolayı ihraç” istemiyle hiçbir subay veya astsubayın dosyasının gündeme getirilmemesi oldu.
            Özetlemek gerekirse, bundan böyle YAŞ toplantılarında iktidar ön plana geçecek gibi görünüyor. AK Parti veya bundan sonraki iktidarlar aynı yaklaşımı sürdürürlerse, üst düzey komuta heyetinin atamaları önce Başkomutan, ardından da Başbakanlık’tan geçirilip, ondan sonra Askeri Şura’ya getirilecek.
            Yeni bir düzene doğru önemli bir adım atılmış oldu.
            Başbuğ, yenileceğini biliyordu, yine de çarpışarak çekilmeyi tercih etti...
            Hemen her Genelkurmay Başkanı, kendi görev süresinin en zor dönem olduğunu söyler. Ancak, herhalde bu konuda kimse Başbuğ ile yarışamaz.
            Başbuğ, asker-sivil ilişkilerinde 27 Nisan muhtırası vermiş ve kamuoyu gözünde yenilmiş bir ordu teslim aldı. AK Parti ile en temel konularda, son derece tatsız bir ilişkiye girilmişti.
            Bir yandan Ergenekon soruşturmaları, öte yandan birden bire TSK’nın içinden kaynaklanan gizli belge sızmaları ve PKK’nın karakol baskınlarındaki hatalar, kamuoyunda büyük rahatsızlık yaratır olmuştu.
            Askerin prestiji büyük bir hızla eriyordu.
            Başbuğ bu tehlikeyi gördü ve hızla kolları sıvadı. İlk iş olarak, komutanların en büyük hastalıklarından birine el attı. “Medyaya demeç verme” alışkanlığına bir son verdi. Başta kendisi olmak üzere, komutanların konuşmalarını kesti.
            TSK’nın başına ne gelmişse, bu konuşma merakından geldiğini görmüştü. Büyük sözler sarf ediliyor, iktidar yerden yere vuruluyor, ancak hiçbir şey değiştirilemiyordu. TSK adeta bir muhalefet partisi görünümüne bürünmüştü. Asker etkinliğini ve caydırıcılığını tümüyle kaybetmişti.
            İkinci adımı, TSK’yı şeffaflaştırmak oldu. Uzun yıllardır kimselerin yapamadığını yaptı, haftalık basın toplantıları koydu. İçeride de son derece önemli reformlar planladı.
            Ne yazık ki, bunca iyi niyete rağmen, kamuoyu ile ilişkileri toparlayamadı ve belki de son yılların en sert konuşmalarını yapmak zorunda kalan Genelkurmay Başkanı oldu.
            Bunun nedeni de, belge ve bilgi sızmalarının devam etmesi, Ergenekon soruşturması çerçevesinde her gün yeni bir skandal ile karşı karşıya kalınmasıydı. Belge sızmasının önü alınamadığı gibi, iktidarı destekleyen medya adeta Genelkurmay brifingi verir gibi, en gizli bilgilerini yayınlıyordu.
            Genelkurmay Başkanlığı, belge sızdırma operasyonunu, Fethullah Gülen cemaatinin bir intikamı olarak görüyordu. İktidar da, memnun şekilde gelişmeleri izliyordu.
            Başbuğ, Başbakan’a çok şikayet etti, ancak her defasında “Bunun bizimle ilgisi yok. Yargı bağımsızdır. Bizim lafımız geçmez. Üstelik bir defa müdahale edersek, bir daha işin içinden çıkamayız” yanıtını aldı.

            Bu arada, TSK’ya karşı, nereden kaynaklandığı somut şekilde anlaşılamasa dahi, son derece yoğun bir kampanya başlatıldı. AK Parti’ye destek veren medyada yer alan, kimi doğru kimi haksız suçlamalar kurumu altüst etti. Kozmik Oda, Bülent Arınç’a suikast, generallerin telefon görüşmelerinin internete düşmesi, askeri perişan etti.
            Bu durumda da, hem alt kadrolarından, hem emekli asker lobisi, hem de laik çevrelerden gelen tepkileri yatıştırabilmek için, açtı ağzını yumdu gözünü. İktidara karşı açıktan savaştı. Ancak sonuç alamadı.
            Bu Şura, Başbuğ’un savunduğu son kaleydi...
            Şura krizinde Başbuğ’un tutumunu, tüm kaleleri düşmüş ve sonuncusunu, kaybedeceğini bilmesine rağmen, tek başına savunan bir komutana benzettim.
            Iğsız’ın kabul görmeyeceğini biliyordu. Buna rağmen önerdi. Aslan Güner’in de kabul edilmeyeceğinden emindi.
            Bir oranda krizi tahrik etti. Asker-iktidar ilişkilerinde öyle bir hesaplaşma noktasına gelinmişti ki, galiba başka türlü de davranamazdı.
            Kazanamayacağını görmüş olmalıydı.
            Ya giderayak, tüm silah arkadaşlarının önünde, TSK’nın kolunu kanadını bilerek kırdığına inandıkları sivil iktidara boyun eğen, teslim olan komutan olarak nitelenecek ve tüm emekliliğinde bu tutumundan dolayı silah arkadaşlarından eleştiri alacak veya çarpışarak çekilecekti.
            Dolmabahçe'de gömülü kalan sırlar
            4 Mayıs 2007 günü Dolmabahçe’de Başbakan Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt arasında uzun bir görüşme yapıldı. 27 Nisan muhtırasının sıcaklığı hâlâ sürüyordu. Bu görüşmeyi gizemli duruma sokan, tarafların görüşme sonrasında hiçbir basın açıklaması yapmamaları değil, Başbakan’ın “Konuşulanlar benimle mezara kadar gidecek” demesiydi. Hele bu görüşmeden itibaren, Büyükanıt’ın eski sert tutumunu değiştirmesi ve uyumlu bir tutum sergilemesi, hem kamuoyunda merakı arttırdı, hem de spekülasyonu yaygınlaştırdı. Garip söylentiler dolaşmaya başladı. Başbakan’ın bazı dosyalar gösterip, Genelkurmay Başkanı’nı susturduğu ileri sürüldü. Ben bu komplo teorilerine inanmadım. Ne Büyükanıt’ın eşinin harcamalarından dolayı yolsuzlukla suçlanmasına ne de bir Başbakan’ın dosya gösterip şantaj yapabileceğine ihtimal verdim. Bu soruyu Büyükanıt’a sorduğumda “Muhtıra konusunu tartıştık” demekle yetindi. Bence doğrusu da buydu. Bu buluşmayı Başbakan’ın, TSK’yı anlayabilme, kendini anlatabilme ve asker ile bir modüs vivendi’ye (geçici anlaşma) varma çabası olarak görüyorum. Erdoğan, olası bir muhtıranın ülkeyi nasıl karıştıracağını çok iyi biliyordu ve asker-iktidar ilişkilerinin bu noktaya gelmemesini istiyordu. Ancak ne yazık ki, bu görüşmenin sırları Dolmabahçe’de gömülü kaldı. Komplo teorileri ise hâlâ tedavülde dolaşıyor.
            İkinciyi tercih etti.
            Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
            Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

            Yorum

            • ÇAKAL
              Ağa'nın Adamı
              • 27 Haziran 2007
              • 2545

              #471
              BDP Eşbaşkanı Demirtaş, Turgut Kazan'la konuştuğunu doğruladı



              İnternete düşen ses kaydında referandumda 'hayır' çıkması için, Kürt oylarının garanti altına alınması isteniyordu.Ses kaydındaki bir önemli ayrıntı da konuyla ilgili olarak avukat Turgut Kazan'ın BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile görüştüğü iddiasıydı. Kayıtta bu bölüm, "Şimdi bu, BDP var ya, bu parti son derece önemli. Bunu geçende Turgut Kazan'la konuşuyoruz. Demirtaş'la görüştü." sözleriyle geçiyordu. Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar, dünkü köşe yazısında bu konuyu ele alırken, "Bugün arkadaşlarımız BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'la görüştü, Kazan'ın arabuluculuk girişimini doğruladı..." ifadelerini kullandı. Turgut Kazan, Ergenekon davası başsanıklarından Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in de avukatlığını yürütüyor. Turgut Kazan, iddialarla ilgili soruları cevaplandırmaktan kaçındı. Haberin yayımlanmasına çok sinirlenen Kazan, ilgili soruya telefonda, "Size bunun hesabını soracağım. Bununla ilgili bir basın toplantısı yapacağım. Gücünüz yetiyorsa oraya gelin." şeklinde tehditvari cevap verdi.
              Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
              Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

              Yorum

              • ÇAKAL
                Ağa'nın Adamı
                • 27 Haziran 2007
                • 2545

                #472

                3.SES KAYDI
                3. ses kaydında ise Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyesi Hamdi Yaver Aktan olduğu iddia edilen kişi öve öve bitiremediği Galatasaray Üniversitesi Hocası Doç Dr. Ümit Kocasakal'ı neden bu kadar sevdiğini açıklıyor.

                Hamdi Yaver AKTAN: Bu İstanbul'daki Ümit KOCASAKAL

                Avukat: Fevkalade. Çok iyi hem.

                Hamdi Yaver AKTAN: Yav O, konuşması da iyi ya, miting konuşmacısı

                Avukat: Berrak da konuşuyor, net de konuşuyor.

                H. Yaver AKTAN: HALKIN KURTULUŞU'ndan geliyor O

                Avukat: Haa. Sen söylemiştin onu. Berrak konuşuyor, net konuşuyor.

                H. Yaver AKTAN: Cesaretli, çarpıcı lafları var.

                Avukat: Güzel lafları var evet.

                Hamdi Yaver AKTAN: Polemiği de iyi yapıyor.

                Avukat: İyi çok iyi yapıyor.

                Hamdi Yaver AKTAN: O tür adam gerekiyor. Polemik. Yaa birkaç hoca daha var da şeye çıkmıyorlar. Mesela İzmir'de Mustafa Ruhan ERDEM var. Çok parlak bir profesör. Olmuyor herhalde. Konuşmuyorlar ya işte. Ersan ŞEN biraz şey yapıyor (konuşuyor). Ama Ersen Şen'dense Ümit Kocasakal çok istikrarlı, çok cesaretli. Askerler de çok seviyor bildiğim kadarıyla.

                4.SES KAYDI4. ses kaydında da yine Hamdi Yaver Aktan olduğu iddia edilen kişi, Orgeneral Saldıray Berk'in avukatı olduğu ileri sürülen kişi ile bu sevgisinin kaynağını tekrar anlatıyor:

                HAMDİ YAVER AKTAN: Bu Ümit Kocasakal, dün çok iyiydi, televizyonda, Süheyl Batum'lan

                Avukat: Çok iyi anlatıyor.

                HAMDİ YAVER AKTAN: Çok iyi. O, HALKIN KURTULUŞU'ndan geliyor.

                Avukat: Hıı, sen söyledin. O kadar iyi anlatıyor ki

                HAMDİ YAVER AKTAN: Çok güzel

                Avukat: Çok güzel anlatıyor.

                HAMDİ YAVER AKTAN: Bütün askerlerin gözdesi şimdi O çocuk.

                Avukat: Çok iyi anlatıyor.

                5.SES KAYDI
                Ve 5. ses kaydı. Bu kayıttaki kişinin de yine Hamdi Yaver Aktan olduğu ileri sürülüyor. Bu kişi, Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi Osman Kaçmaz tarafından Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL'ün yargılanabileceğine dair verilen karar dosyasının temyiz incelemesini yapan 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker'e dediğini yaptırabilmek için büyük çaba sarf ediyor.

                Bu konuda kendisi gibi mütalaa verecek üniversite hocalarından mütalaa istiyor ve aleyhe görüşe sahip hocaları ise susturuyor. En büyük destekçisi ise yine Ümit Kocasakal:

                HAMDİ YAVER AKTAN: Bunu şimdi Ersan'a anlattık, Ersan pek yanaşmadı. Şimdi bizim görüşümüze geldi. Sadece, ben dedim, Ümit Kocasakal'a dedim hayır, Köksal hocaya söyledim, (Köksal Bayraktar) Köksal Hoca “hayır ben böyle hiç düşünmedim” dedi. O zaman hocam, hiç demeç verme dedim. Nitekim 7-8 aydan bu yana bu konuda konuşmuyor.

                Ümit Kocasakal, ben mütalaa yazarım dedi. İstanbul'a gidince 15-20 sayfa bir mütalaa yaz bana getir, dedim. Onu da heyete vereyim. Kurulu da elimize geçirelim şöyle, diye. Zaten Genel Kurul'a gelirse bu görüşü ileri süreceğim.
                Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                Yorum

                • ÇAKAL
                  Ağa'nın Adamı
                  • 27 Haziran 2007
                  • 2545

                  #473
                  MEHMET KAMIŞ


                  Apo'yu değerlendirmek...

                  Evet, tam da bunu diyorduk işte. PKK ile derin bürokrasinin hayasızca bir ilişkide olduğunu söyleye söyleye dilimizde tüy bitmişti. Öylesine açık, öylesine ayan beyan ortada olan bu sözler, PKK'nın da derin bürokrasinin de bütün ipliğini pazara çıkartıyor.

                  Yıllardır Türkiye'de birtakım güç merkezleri terörün bitmesine müsaade etmiyor. PKK-Ergenekon ilişkisi defalarca suçüstü yapılmış, defalarca ifşa edilmiş bir ilişki olduğu için Yargıtay üyesi Hamdi Yaver Aktan'ın ve Fatih Arkan'ın internete düşen konuşmalarını dinlerken çok da şaşırmıyor insan.
                  Çünkü bu oyun o kadar aleni ve o kadar göstere göstere oynanıyor ki, kör olmak bile arkadaki oyunu görmeyi engelleyemiyor. Türkiye'de sözüm ona adalet dağıtan bir kurumun üyesinin, bir yüksek yargıcın kullandığı o cümleyi derin bürokrasi, derin devlet o kadar çok kullandı ki, her sıkıştığı zaman söyledi: "Abdullah Öcalan'a çok ihtiyaç var şimdi."
                  Abdullah Öcalan'a nasıl çok ihtiyaç duyar bu ülkenin bürokratları? Abdullah Öcalan ne yapacak? Silahları tekrar yerinden çıkaracak ve ortalığı kan gölüne döndürecek. Nitekim referandum sürecine girdiğimiz mayıs sonunda bunu yaptı ve bir bahane bularak silahları tekrar çıkardı. Sonra çocuklarımız tekrar toprağa düşmeye başladı.
                  Çocuklarımız toprağa düştükçe, bunlar Kürt düşmanlığını daha çok tahrik ettiler. Bu etnik tahrik sayesinde vatan-millet edebiyatını en çok yapanlar büyük prim elde etmiş oldu. Çocuklarımızın hükümetin açılım politikaları nedeniyle öldüğü söylendi. Bu referandumun açılımın devamı olduğu ve eğer buna 'evet' denilirse ülkenin bölüneceği propagandası pompalandı durdu.

                  Ne büyük bir suçüstü bu!
                  Çocuklarımızın katilleri gerçekten kimler acaba?
                  Aktütün'de, Dağlıca'da, Şemdinli'de, Reşadiye'de, Hantepe'de, Çeliktepe'de yapılan suçüstü gibi belki çok daha büyük bir suçüstü bu. PKK'yı yardıma çağıran, yüksek yargı mensupları... Erzurum'daki Ergenekon davasının bütün yargı teamüllerini allak bullak ederek Yargıtay'a alan ve sanıkların tahliyesini gerçekleştiren bu isimler, aynı zamanda da çocuklarımızın katillerini referandum için yardıma çağırıyor.
                  Yakın vakte kadar bu ülkenin bütün düzeneği çözümsüzlüğe endeksliydi. Olaylar ne kadar çözümsüz kalırsa Türkiye'nin dünyaya açılması o kadar engellenmiş olunurdu. Bunun için mesela Kıbrıs konusu çözümsüz, Ermeni meselesi çözümsüzdü. Bütün bunlar birer ikişer ellerinden gidiyor. Şimdi ellerinde sadece Kürt meselesinin çözümsüzlüğü kaldı. Bu konuyla ilgili kim ne zaman adım atmaya niyetlense PKK ortaya çıkıyor ve her şeyi karmakarışık hale getiriyor. Son bir yılda ortaya çıkan gerçekler de iyice gösteriyor ki, PKK ile devletin yetkilerini kullanan derin bir çetenin çok derin ilişkileri var. Referandum sürecinde PKK'nın nasıl işe yaradığını görmek için Hamdi Yaver Aktan'ın sözlerini duymaya gerek yok. Öylesine tezgahın içinde olduğu ortada ki... Bu başka bir mesele ancak yazık ki bir yüksek yargı mensubunun ağzından çıkan böylesine korkunç sözlerin deşifre olmasına rağmen, hâlâ kıyamet kopmuyor. Şehit anaları, şehit babaları, yıllardır bu ülkede ciğeri yananlar, evlat acısı yaşayanlar bunun hesabını sormuyor veya soramıyor. Böylesine bir yargı mensubu hâlâ istifa etmedi ve görevinin başında duruyor. Yazık, bu ülkeye çok yazık!
                  Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                  Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                  Yorum

                  • ÇAKAL
                    Ağa'nın Adamı
                    • 27 Haziran 2007
                    • 2545

                    #474
                    Bürokrata M60 cezası...

                    04 Eylül 2010 Cumartesi

                    Savunma sanayinde tartışmalara neden olan M60 tank modernizasyonu ihalesinde ceza, ihmali olana değil ihmali ortaya çıkarana kesildi.


                    MKE'yi 7 milyon dolar zarara uğratan ihalenin, İsrailli firmaya verilmesine karşı çıkan bürokratın görevinden alındığı ortaya çıktı...

                    M60 tanklarının modernizasyon ihalesinin İsrailli IMI (Israel Military Industries) firmasına verilmesine karşı çıkan MKE Genel Müdür Yardımcısı Adnan Atıcı sürpriz bir şekilde görevinden alındı. Aticı'nın görevden alınmasına gerekçe olarak ise Bugün Gazete-si'nde yayınlanan haberler gösterildi. BUGÜN, modernizasyonu ihalesinde IMI ile MKE arasında imzalanan sözleşmeye Yönetim Kurulu üyesi olarak Atıcı'nın düştüğü muhalefet şerhini haberleştirmişti.

                    CEZA YASALARA AYKIRI

                    Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporlarına da giren muhalefet şerhini basına sızdırmakla suçlanan Atıcı'ya 'kademe ilerleme' cezası verilerek genel müdür yardımcılığı görevinden alındı. Atıcı'nın görevden alınmasında MKE Genel Müdürü Ünal Önsipahioğlu'nun çabaları etkili odu.

                    M60 tanklarının modernizasyonu sürecinde MKE'nin zarara uğratılmasına karşı çıkan Adnan Atıcı'ya verilen Tkademe ilerleme' cezasının yasalara aykırı olarak verildiği belirtiliyor. Kademe ilerleme cezası verme yetkisinin Milli Savunma Bakanı'nda olmasına rağmen bu cezanın genel müdür imzasıyla verildiği ortaya çıktı. İzinsiz olarak basına demeç veya haber veren devlet memurlarına verilecek cezanın sadece 'kınama' cezası olduğuna dikkat çekiliyor.

                    BAŞBAKANLIK RAPORUNDA VAR

                    MKE Genel Müdür Yardımcılığı'ndan alınan Adnan Atıcı Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurumu raporunda yer alan muhalefet şerhinde sözleşmede IMI firmasına ayrıcalık tanındığını belirterek, "Alt yükleniciler için şartlar IMI tarafından belirlenmektedir. Tek kaynak olarak seçilme avantajını kullanarak MKEK'nin maksimum kabiliyeti değil, IMI'nın maksimum kârı bütün pazarlıklarda ön plana çıkmıştır" değerlendirmesinde bulundu. Ayrıca IMI firmasıyla imzalanan sözleşme neticesinde MKE'nin 7 milyon dolar zarara uğratıldığı Başbakanlık raporunda yer aldı.

                    GENELKURMAYIN BASKISIYLA

                    Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Atıcı'nın karşı çıkmasına rağmen MKE ile IMI arasında imzalanan sözleşmenin Ünal Önsipahioğlu'nun baskılarıyla gerçekleştiğine dikkat çekiliyor. İsrailli firmayla sözleşme imzalandığı dönemde Tümgeneral rütbesiyle Genelkurmay Temsilcisi olarak MKE Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunan Önsipahioğlu, emekli olduktan sonra Genelkurmay Başkanlığı'nın önerisi üzerine 2005 yılında MKE Genel Müdürü olarak atandı. MKE ile IMI arasındaki sözleşmenin imzalanması için emekli Orgeneral Şener Eruygur'un da bizzat devreye girdiği iddia ediliyor.

                    M60 tanklarının modernizasyonunun İsrail firmasına verilmesine karşı çıkan Savunma Sanayi Müsteşarlığı bürokratları da görevden alınmıştı. Proje müdürü Sadık Yamaç baskıların ardından görevinden alınmıştı. Proje müdürü olarak atanan Sezai Öztürk ise baskılar üzerine 1 hafta sonra istifa etmek zorunda kaldı. Öztürk'ün yerine atanan Hünkar Urfalıoğlu da projeye imza atmadı. İhale sürecinde ihmalleri ortaya çıkaran bürokratların kimisi görevden alınırken kimisi de cezalandırıldı. İhale ile ilgili ihmali olanlar hakkında ise hiçbir işlem yapılmadı.

                    EKONOMİK ÖMRÜNÜ TAMAMLAMIŞ TANK

                    Türkiye'nin çevresindeki sıcak gelişmeIeri gerekçe gösteren Genelkurmay, ekonomik ömrünü tamamlamış ve en yenisi 1960 model olan 170 adet M-60 tankının modernizasyonu yoluna gitti. İsrail firmasıyla 29 Mart 2002 tarihinde 687.5 milyon dolarlık sözleşme imzalandı. Modernizasyon için tank başına 4 milyon dolar ödeyen Türkiye'ye Ukrayna yeni nesil T-72 tankları için tank başına 3 milyon dolar önerdi.

                    8 YILDA TESLİM EDİLDİ

                    Hatta yerli firmalar M-60 tanklarını çok daha düşük fiyata modernize etme taahhüdünde bulunmasına rağmen, ihale ekonomik çıkmaz nedeniyle kapatılması istenen IMI firmasına verildi. Teslim tarihleri sürekli ertelenen tanklar, sözleşmeden tam 8 yıl sonra ancak tamamlanabildi. Milli Savunma Bakanlığı, gecikme nedeniyle İsrail firmasına ceza kesildiğini açıkladı. Teslim edilen tanklarda da teknik sorunlar çıktı. Anlaşmada söz verilen teknoloji transferi de gerçekleşmedi.

                    Bilal ÇETİN/ ANKARA- BUGÜN
                    Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                    Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                    Yorum

                    • ÇAKAL
                      Ağa'nın Adamı
                      • 27 Haziran 2007
                      • 2545

                      #475
                      Çamur siyaseti devam ediyor.

                      CHP'den skandal afiş açıklaması

                      05 Eylül 2010 Pazar

                      İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın skandal afişin kimin astığını açıklamasının ardından CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek'ten açıklama geldi.

                      Berhan Şimşek: Bizim elimizde böyle bir bilgi yok ancak Beşir Atalay'ın bakan kimliğine dayanarak buna diyecek bir sözümüz de yok. Sonuçta bunları söyleyen bir bakandır. Eğer bu doğruysa partimizde işgüzarlık üzerine siyaset yapılmaz. CHP kurumsal bir partidir. Eğer bu işgüzarlığı yapan belediye başkanımız da olsa gereği yapılır.
                      İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın CHP'nin skandal rahibe afişini CHP Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci'nin astığını açıklamasının ardından NTV'ye konuşan CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek, AK Parti'den özür dileyecek misiniz? sorusuna, "Sayın Bakan görevini yapmıştır. Şimdi Bakan Atalay görevini yaptı diye bizim kalkıp özür dileyecek halimiz yok" k24k24sözleriyle cevapladı.
                      Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                      Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                      Yorum

                      • ÇAKAL
                        Ağa'nın Adamı
                        • 27 Haziran 2007
                        • 2545

                        #476
                        Okumak lazım,geçmişi unutmamak lazım.

                        İBRAHİM ÖZTÜRK

                        Referanduma giderken
                        Eşim, 'kalk ezan okunuyor, buralarda bir yerlerde cami olmalı' diye bilmem kaçıncı kez şiddetle dürtüyordu beni.

                        Ezanı duyduğunu söylediği yer, Tokyo'nun Şınagawa ilçesi, Togoşhi mahallesi idi. Oysa Tokyo'da ezan okunmasa da, varlığı bilinen iki cami/mescit, çok çok uzaklarda idi.
                        Doktora araştırmalarım için bulunduğum Tokyo, yakın tarihin en ağır kışını geçiriyordu. 35 metrekarelik evi klima ile ısıtamıyorduk. Çünkü depreme ve yangına dayanıklı yapalım derken izolasyon önceliği tümüyle güme gitmişti. Daha iyisi için de bursumuz yetmiyordu.
                        Üstümüze yığdığımız battaniye, yorgan ne varsa sıyırıp, gecenin zemheri soğuğunda eşimin inatla duyduğunu söylediği ezanın geldiği yöne doğru seğirttim. İlerledikçe gerçekten romantik ve lahuti bir sesin daha bir yaklaştığını hissettim. Ses beni ana caddeye doğru çekti götürdü.
                        Ancak bakır geceleri kırarak mütevazı evimize misafir olan ses, ne yazık ki ezan sesi değildi. Bizde de büyük şehirlerde geceleri boza satarlar ya. Buna benzer bir sesle bir Japon, 'kestane kebap' der gibi, 'tatlı patateeeeees' diye bağırıyordu. Bizdeki pazıyı anımsatan, kırmızı, uzun ve çok tatlı bir patates bu. Arabaya yerleştirilen bir dev mangalda közde pişiriliyor ve soğuk kış gecelerinde mahalle aralarında satılıyor.
                        Eşime durumu zorlanarak aktardım. Çok ağladı, ağladık. Eşim 'Ezan hasretinden hasta düşeceğim, derhal Türkiye'ye dönüyorum.' dedi. Birkaç gün içinde hazırlandık. Narita Havalimanı'ndan Türkiye'ye uğurlayacağım. Dili daha yeni çözülmüş olan küçük oğlum Ahmet Furkan kucağımda, 'Baba buram acıyor.' diyerek elini göğsüne götürdü. Bu, çocuk yaşta boğazına düğümlenen erken ayrılık acısıydı. Ömrünü ana hasretiyle gurbet ellerde geçirmiş babası, elbet bu acıyı çok yakından tanıyordu. Cevap veremedi Furkan'a.
                        Furkan ile zaman geçirdiğimiz mahalleye tahammül edemedim. O köşede kedileri kovalamış, bu köşede bir köpeğin burnunu sıkmış, şu parkta çiçekleri kucaklamış. İşte evin önüne geldim. Burada da akşam kollarını açıp paytak paytak bana koşmuş. Yok, olmayacak, bu hatıralarla yüzleşemeyeceğim. İki gün sonra bir arkadaşımın evine sığındım.
                        Ramazan...Üniversitede ofiste çalışmaya dalmışım. Meğer çoktan iftar olmuş, geçmiş. Ezansız, mahyasız, top atışıyla sessizliğin bağrına gömülen sokakları olmayan bu şehir bana istediğim havayı vermiyor. Derken telefonum çaldı. Türkiye'de öğle suları. Telefonun öteki ucundaki eşim, ağlıyor. Meğer, Furkan hasta, kırk derece ateşi var. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü önünde. Sevk alacağı personel işleri ile oğlumuza bakacak hekimin olduğu mediko-sosyal 100 metre ileride. Ancak ne sevk alabiliyor, ne de hekime gidebiliyor. Çünkü eşimin başında bir adet, 1 metrekare ebatlarında bir 'başörtüsü' var.
                        Öğrenciyi çoktan geçtik... Bir vatandaş, bir anne, çocuğu kucağında alevler içinde yanıyor, ona 'ya başını aç, ya da evladınla canın cehenneme' deniliyor. Hangi işgal gücü bunu esirlerine reva görmüştür acaba? 28 Şubatçı cunta-darbe baskıları ile YÖK çoktan, sağdan ve soldan herkesin sevdiği ve seçtiği Rektör Ömer Faruk Batırel'i istifaya zorlamış. Yerine 'atama' ile bir bayan getirmişler. Çingene'ye babasını teslim et, assın! Ali kıran, baş kesen kesilmiş.
                        Eşim telefonun Türkiye ucunda, ben Tokyo ucunda katıla katıla ağlıyoruz. Çaresizlikten ona, 'Al sana ezanlı ülke, burada başına hiç böyle bir şey geldi mi?' diye sordum. Zaten birkaç ay sonra döndüğümde üniversite çoktan yaşanmaz hale gelmişti. Fakültenin en başarılı kız çocukları giriş kapısında yağmur altında başörtüleriyle çaresizlik içinde bekleşiyordu. Biri ile göz göze geldim. Tanıyordum. 'Benim için yapacak bir şeyin yok mu?' der gibi bakıyordu. Herkes onlardan cüzzamlı gibi kaçıyordu. Ben kaçamadım, gittim bir karanfil verdim, yanında oturdum, başını okşadım. Derken polis geldi ve 'hoca-moca dinlemem copu yersin' diye tehdit etti. 'Başındaki saçların sayısı kadar kitap okudum, kimi dövüyorsun?' deyip ayrıldım.

                        Bu zulüm, kendini ev sahibi, bir milleti de kiracı ve sığıntı olarak gören zalim bir iradenin ürünü. Bir insan olarak 12 Eylül'de ben de bu irade ile hesaplaşacağım. O irade, Apo denen emperyalisti kurtarıcı olarak gören, kışlada gidip cunta brifingi alan yargıçlar diktatörlüğüdür.


                        02 Eylül 2010, Perşembe
                        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                        Yorum

                        • ÇAKAL
                          Ağa'nın Adamı
                          • 27 Haziran 2007
                          • 2545

                          #477
                          MHP Kurucular Kurulu'ndan 'evet' açıklaması



                          Ülkü Ocakları Kurucu Genel Başkanı Ramiz Ongun'un ardından MHP Kurucular Kurulu üyeleri de anayasa değişiklik paketine 'evet' diyeceklerini duyurdu.

                          Yapılan yazılı açıklamada, 'milletin kayıtsız şartsız egemenliğinin' darbeler sonrası yetkili organlara bırakıldığı hatırlatıldı ve "Ülkede CHP'nin iktidara gelemeyeceğini anlayan güçler, darbe anayasaları ile CHP'yi iktidara ortak etmeyi hedeflemişlerdir." denildi. Rahmetli Alparslan Türkeş'in "En kötü demokrasi en iyi darbe idaresinden daha evladır." sözünden hareketle 'evet' kararını aldıklarının altını çizen MHP kurucuları, mevcut yönetimin tavrına da tepki gösterdi: "MHP, bölücülerin ve darbe yanlılarının safında olmamalı."
                          Merhum Başbuğ'un tavrının darbe anayasasının değiştirilmesinden yana olduğu vurgulanan açıklamada, "Rahmetli Başbuğumuzun; 1982 Anayasası'nı değiştirme taahhüdüne dahi itibar edip güvenoyu verdiği görmezden gelinerek, 'hayır' cephesinde yer alınması biz kurucuları derinden yaralamaktadır. Her fırsatta vatan hainlerini, teröristleri affetmeyi, genel aflar ile salıvermeyi gelenek haline getirmiş CHP ve bölücü sol blok ile MHP'mizin aynı safta yer almasını içimize sindirmemiz mümkün değildir." denildi. Açıklamada, 'evet' demenin AK Parti iktidarına değil, yeni bir anayasaya 'evet' anlamı taşıyacağı belirtildi. Açıklamada bu konuyla ilgili olarak, "Evet demek AKP'ye destek vermek değil, sadece milletin ve onun iradesinin yanında yer almaktır. Bu anayasa değişikliğinin kimler tarafından yapıldığının önemi yoktur. AKP'ye muhalefetimiz, 'iyi yaptığı sürece takdir, kötü yaptığı zaman ihtar etmek' esası üzerinden devam etmektedir." ifadeleri yer aldı. Kurucular Kurulu, MHP yönetimine de uyarılarda bulunarak bölücülerin ve darbe yanlısı partilerin yanında yer alınmaması gerektiğini ifade etti. Açıklamada; "Biz Kurucular Kurulu üyeleri; MHP yönetimini yarım asra yaklaşan geçmişimiz, mücadelemiz ve misyonumuzu hatırlayarak darbeciler ve bölücülerin safını terk edip, milletimiz ve onun iradesi yanında yer almaya davet ediyoruz." denildi.
                          Açıklamada, MHP Kurucular Kurulu üyelerinden şu isimler yer aldı:
                          "Naci Meriç,
                          Kemal İnandı,
                          Hüseyin Ünlüer,
                          Hayrettin Başeğmez,
                          Mehmet Zeybek,
                          Niyazi Ahıska,
                          Fikret Fırat,
                          Ahmet Özsoy,
                          Ali Sağır,
                          Aziz Mecit,
                          İbrahim Faruk Evirgen,
                          Mehmet Gümüştaş,
                          Mehmet Küçükince,
                          Durak Körük,
                          Seyit Mehmet Topçu,
                          Şahin Türkboyları."
                          Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                          Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                          Yorum

                          • ÇAKAL
                            Ağa'nın Adamı
                            • 27 Haziran 2007
                            • 2545

                            #478
                            Cami minaresi hedef tahtası mı?

                            07 Eylül 2010 Salı

                            Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 27 Ekim 2004 yılında Ankara Subayevleri'ndeki evinin üstünde yapılan alçak uçuşun görüntüleri ortaya çıktı.





                            Görüntüler, 5-7 Mart 2003 tarihinde hazırlanan Balyoz Darbe Planı'da yer alan Oraj planındaki "TBMM'nin çalıştığı gün üzerinden alçak uçuş yapılarak TSK'nın verliği hissettirilecek" ifadelerini hatırlatan olayın 1,5 yıl sonra hayata geçirildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Skandal görüntülerde, Cumhuriyet Bayramı töreni provaları için Eskişehir 1. Ana Jet Üs Komutanlığından kalkan üç F-4 uçağının uçuş anları yer alıyor. MHP Milletvekili Kürşat Atılgan'ın 1. Ana Jet Üs Komutanı olarak tuğgeneral rütbesiyle uçuşu yönettiği iddia ediliyor. Havacılıkta "kol uçuşu" olarak tabir edilen çalışma sistemini uygulamakta olan jetler Ankara Hipodrom'daki tören alanına yöneldikleri görülen kayıtta, 'kol uçuşu'nun lideri olan ve Atılgan'ın emri doğrultusunda Erdoğan'ın oturduğu Subayevleri'ndeki Aksa Camii'ne kilitlendiği görülüyor. Lider uçağın 3 metre sağında yer alan uçak alçalarak geliyor ve minarenin alemine çarpıyor. Bu sırada uçağın ikaz lambasının yandığı belirtiliyor.
                            30 METRE ALÇALDI
                            Görüntülerde uçağın yerden yüksekliği ve hızı net bir şekilde görülüyor. Yerleşim yerlerinde 600 metrenin altına inmemesi gereken uçağın 30 metre kadar alçalıp minaraye çarpması hayretle karşılanıyor. Görüntülerde uçağın ekranındaki bilgiler ve ekip liderinin talimatları skandal girişimin bilinçli bir şekilde yapıldığı gözler önüne seriyor. Jetin minareye çarpmasıyla pilot ve yardımcı pilot nasıl bir tehlike atlattıklarının farkına varıyor. Konuşmalardan anlaşıldığı kadarıyla koldaki uçaklardan birisi ayrılıyorum ikazı veriyor. Koldaki bir uçağın ayrılmasının acil bir durumun olması halinde mümkün olabileceğine işaret eden uzmanlar, bu tür uçuşlarda kanat uçuşu yapan pilotların tamamen ekip liderinin talimatı ve yönlendirmesine göre hareket ettiklerine dikkat çekiyor.
                            MAHALLEDE PANİK YAŞANDI
                            Uçuşlar o kadar alçaktı ki Başbakan'ın mahallesinde paniğe neden oldu. Hilâlle birlikte uçaktan küçük parçalar da caminin pilotlar caminin avlusuna düştü. Yaşanan vahim olayda büyük bir facianın eşiğinden dönüldü. Çünkü uçuşlar öğle ezanının okunmasına beş dakika kala camide büyük bir kalabalığın toplandığı sırada yapılmıştı. Olayda 2 kişi de yaralanmıştı
                            ATILGAN'DAN TEPKİ
                            MHP Milletvekili Kürşat Atılgan, görüntülerle ilgili olarak iddiaları kabul etmedi. Dünyanın neresinde görülmüş bir şey... Bu tarz olaylara basının anlam yüklemesi ancak Türkiye'de görülür, Uçaklar 30 cm aşağıdan gitse pilotların parçası bulunamazdı. Biz pilotlar ölmedi diye Allah'a dua ediyoruz.
                            Oraj'ın bir parçası mı?
                            Skandal uçuşun ne maksatla yapıldığı tartışma konusu olurken akıllara 1. Ordu Komutanlığı'nda hazırlanan Balyoz Darbe Planı'nı getiriyor. "Başbakan'ın evinin üstünde jetlerin yaptığı alçak uçuşlar Balyoz Planı gereği miydi?" sorusuna cevap aranıyor. Dönemin Hava Harp Akademileri Komutanı olarak Balyoz'da Oraj Harekat Planı'nı hazırladığı iddiasıyla yargılanmakta olan emekli Orgeneral İbrahim Fırtına, olayın gerçekleştiği tarihte Hava Kuvvetleri Koltuğu'nda oturuyordu.
                            Çarpmadan kısa bir süre sonra Milli Güvenlik Kurulu toplantısına gitmek için evden ayrıldığı sırada caminin önündeki kalabalığı görerek olay yerine gelen Başbakan Erdoğan, vatandaşlarla konuşarak bilgi almıştı. Minareden ve uçaktan düşen parçalardan bir kısmını yanına alan Erdoğan'ın, "Biraz sonra zaten toplantıya gidiyorum. Orada bunları teslim ederim." dediği kaydedilmişti. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Genel Sekreterliği konuyla ilgili yaptığı açıklamada, tören provaları esnasında pasaj geçişi yapan F-4 uçaklarından birinin Subayevleri Aksa Camii minaresine istem dışı temas ettiğini ileri sürmüştü.
                            Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                            Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                            Yorum

                            • ÇAKAL
                              Ağa'nın Adamı
                              • 27 Haziran 2007
                              • 2545

                              #479
                              Vatandaşın demokrasi ve özgürlükler noktasında susamışlığı olduğunu dile getiren Erdoğan, halkın milli iradeye ipotek koymak isteyenlere karşı ayağa kalktığını, yollara düştüğünü gördüğünü söyledi.
                              ''İnsanüstü bir performans ortaya koydunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz?'' sorusunu
                              Erdoğan, ''Gönülden gönüle bir yol var. Bir de elektriklenme meselesi var. Halkınızın, milletinizin enerjisini alırsanız, yüklediğiniz enerjiyle dağları bile delersiniz. Bizim milletimize, milletin de bize aşkı var. Ben halkıma, halkım da bana inanıyor. O zaman yorgunluk unutuluyor'' diye yanıtladı.
                              :081::081::081:k12k12k12:081::081::081:

                              Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                              Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                              Yorum

                              • freesky
                                Yasaklı
                                • 03 Mayıs 2009
                                • 112

                                #480
                                Sn Cakal,

                                Duygulandirdiniz beni su mubarek gunde. Isin icine evlat girince inan, gozu hicbirseyi gormuyor bir anne-babanin. Bir an icin boyle birseyin kendimiz tarafindna yasandigini dusundum, hem de kendi oz yurdunda, sana ait olan bir memlekette. Insanin cok agrina gidiyor olmali.

                                Umarim bundan sonraki gunler, simdiye dek yasadiklarimizdan daha rahat ve daha ozgur olur. Bizim yasayamadigimiz ozgurlugu, bizden sonra gelecekler doyasiya yasarlar.

                                Selam ve muhabbetle,

                                freesky

                                Yorum

                                Working...
                                X

                                Debug Information