Gelişmeler - Akıl Oyunları - Strateji - Komplo Teorileri

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ibrahimd
    Tecrübeli
    • 31 Mayıs 2009
    • 220

    #301
    Bu hanıma haddini kim bildirecek?

    Hangi hanıma mı?Belçika'da milletvekili seçilen Mahinur Özdemir'e. Başörtüsü bizde siyasal simge denen türden... Meclis'e, üniversiteye ve bilumum kamusal alanlara girişi yasak olan türbana benziyor. Klasik başörtüsü değil yani. Mahinur o haliyle aday oldu, listenin biraz gerilerindeydi tercih oylarıyla ön sıralara yükselerek sandıktan milletvekili çıktı. Başörtülü seçilmesi Türk medyasının ilgisini çekti. Onunla birlikte başta Türk kökenliler de milletvekili seçildi, ancak en çok haber olan o. Başındaki örtü yüzünden.
    Bu yaklaşımlardan hoşnut olmadığını 'Belçika medyası gençliğimle, Türk medyası başımdaki örtüyle ilgilendi' diyerek gösterdi. Ankara'dan bakınca Türk medyasının başındaki örtüyle ilgilenmesinin nedenlerini anlamak zor değil. Başörtüsü ve milletvekili, üstelik Avrupa'nın göbeğinde, laikliğin kalesinde... Ankara kriterlerine göre inanılır gibi değil.
    Ya Türkiye'de olsaydı? Düşünmek bile insanı korkutuyor. Hiç şüpheniz olmasın kendisi de partisi de psikolojik harbin hedefi olmuş, Türkiye savaş alanına dönmüştü. Derhal Meclis'e oradan Genel Kurul'a girişini engelleyecek barikatlar kurulurdu. Medyada kıyamet kopar, kendisini laik olarak tanımlayan çevreler yeri - göğü inletirdi.
    Yargıtay Başsavcısı, o milletvekilinin partisini kapatmak için harekete geçer, elinde dosyayla Anayasa Mahkemesi'nin yolunu tutardı. İlk günden sistem üzerinde etkili dinamikler milletvekilliğini düşürmek için eylem planlarını devreye sokardı. Rejime, laikliğine sahip çıkmak için büyük şehirlerin meydanları organize gruplarca doldurulur, büyük mitingler tertiplenirdi.
    Bir senaryo değil bunlar. Gerçeğin kendisi... Aynısı daha önce yaşandı çünkü. 1999'da FP'den milletvekili seçilen Merve Kavakçı'nın başına gelenleri hatırlayın... Meclis'te yemin etmesi engellendi. Savcı gece kapısına dayandı. Devlet, bütün organlarıyla savaş açtı. Siyasete girdiğine de milletvekili seçildiğine de bin pişman oldu. O kadar ağır saldırıların muhatabı oldu ki Türkiye'de bile duramadı.
    Belçika'da Mahinur Özdemir'in başındaki örtüsü milletvekilliğine engel değil. Meclis'te hiçbir engellemeyle karşılaşmadan kürsüye çıkacak ve parlamenterliğin gereklerini yerine getirebilecek. Genel Kurul salonuna girdiğinde 'Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Bu hanıma haddini bildirin' diyen çıkmayacak.
    Nasıl olur, Belçika laik değil mi diyebilirsiniz. Laik olmasına laik de laiklik oralarda bir kadının başını örtmesine engel değil. Belçika'da laikliğin gücü adına hiç kimse Mahinur Özdemir'e haddini bildirmeye kalkmayacak. Sokağa çıktığında etrafını çevirenler tarafından 'Belçika laikliktir, laik kalacak' diye slogan atılmayacak.
    Yeri gelmişken kısaca hatırlatmak isterim. Geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi 'Seçkinler ve Sosyal Mesafe' konulu bir araştırma yaptı. Sonuçları dehşet verici... Seçkinlerin başörtülüye bakışı düşmanca.
    Görüşülen kişilerin neredeyse tamamı eşi kapalı olan birinin cumhurbaşkanlığına tepkili. Hem de ne tepki. Birisi 'Cumhuriyet balosunda görmek istemem adamı, orada beyaz Türklüğüm çıkar, elim ayağım oynar' derken bir başkası 'Ben sıkmabaşlarla iş yapmıyorum, görüşmüyorum, insan olabilir, bilmem ne olabilir fark etmez' demiş.
    Seçkinlerin bu görüşü kişisel değil ne yazık ki, siyasette, bürokraside, devlet yönetiminde tavra dönüşüyor.
    Belçika'da Türk kökenli, başı kapalı Mahinur Özdemir'in milletvekili seçilmesi, Ankara'da herkese Merve Kavakçı'yı hatırlattı... Tabii aynı zamanda Ankara kriterleri ile Brüksel kriterleri arasındaki derin farkı. m.ünal@zaman.com.tr
    12 Haziran 2009, Cuma

    Yakutun,incinin,elmasın ne kıymeti vardır ki;bir sevgili uğruna harcanmadıktan sonra.
    *Hz.Mevlana*

    Yorum

    • ÇAKAL
      Ağa'nın Adamı
      • 27 Haziran 2007
      • 2545

      #302


      Veli Küçük'ün sır dolu kökeni...
      Ergenekon'un ultra milliyetçi sanıkları emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve emekli Albay Mustafa Levent Göktaş'ın Ermeni olduğu ortaya çıktı.
      Biyografileri yayınlayan Chronicle Dergisi, haziran sayısında çarpıcı bir dosya yayınladı. 'Küçükoğulları ve Veli Küçük' başlıklı haberde, Bilecik Türkmen Köyü’nün bilinenin aksine bir Ermeni yerleşkesi olduğu belirtildi.

      Ermeni ailelerin vergi kayıtlarını yayınlayan dergi, Türk milliyetçisi söylemleriyle tanınan Veli Küçük'ün kökenini mercek altın aldı. Habere göre Veli Küçük, 9 Mayıs 1944'te Bilecik'e bağlı Gölpazarı İlçesi'nin Türkmen Köyü'nde dünyaya geldi.

      VERGİ KAYITLARI VAR

      Çiftçi bir ailenin dört çocuğundan biri olan Küçük, bebekken ölen ağabeyinin ismini aldı. Ermeni nüfus hakkındaki vergi kayıtlarında iki isim dikkat çekti: Küçükoğlları'ndan Artin ve Minas. Osmanlı'nın gayr-i Müslim tebadan aldığı cizye vergisi kayıtlarında Küçükoğulları'ndan Artin'in 30 kuruş ve Küçükoğulları'ndan Minas'ın oğlu Haçik'in ise 30 kuruş vergi ödediği görüldü.

      Türkmen Köyü’nün Ermenilerine ne olduğu bilinmezken, tehcirden köyü boşalttıklarına dair bir belge bulunamadı. Soyadı Kanunu'nun kabulünden sonra bazı köy ahalisi Küçük soyadını almış. Yine derginin haberine göre, Veli Küçük'ün anadili gibi Ermenice konuştuğu da belirtildi.

      LEVENT GÖKTAŞ’IN BABAANNESi DE ERMENi

      Dergide Günel Tekin'in 'Kara Kefen' kitabından yapılan alıntıda şu bilgilere yer verildi: "Bu ‘Kara Kefenli’ kadınlardan bir tanesi de Tokat Erbaa'dan Dilber Göktaş'tır. Erbaa'nın Yeşilyurt nüfusuna kayıtlı Dilber'in babası Ohan, annesi ise Bartuhi'dir.

      Zaten Yeşilyurt da kayıtlarda Ermeni Mahallesi olarak geçmektedir. 1915 olayları sonrası burada kalan Dilber ise Müslüman bir aile tarafından evlat edinilir. Daha sonra yine Müslüman birisiyle evlendirilir. Dilber Göktaş'ın torunu ise Mustafa Levent Göktaş'tır.
      Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
      Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

      Yorum

      • simurg
        Administrator
        • 10 Mart 2007
        • 9248

        #303
        13 Haziran 2009


        Ahmet Türk Kürtçe'den yargılanacak


        Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Şubat 2009 tarihinde TBMM Grup toplantısındaki konuşmasının bir bölümünü Kürtçe yapan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Grup Başkanvekili ve Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının verdiği takipsizlik kararını kaldırdı.






        Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının Türk ve Demirtaş hakkındaki takipsizlik kararına MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural'ın yaptığı itirazı, Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi görüştü.
        Mahkeme, dün verdiği kararda, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının, konuşmalara ilişkin dosyadaki CD'lerin çözümlerini yaptırmadığı ve konuşmaların içeriği belirlenmeden böyle bir karar verildiği gerekçesiyle takipsizlik kararını kaldırdı.
        Mahkeme, Türk ve Demirtaş hakkında soruşturma yapılması gerektiğine karar verdi.
        DTP GRUBUNDAKİ KÜRTÇE KONUŞMA
        DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Grup Başkanvekili ve Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş'ın, 24 Şubat 2009 tarihindeki partilerinin grup toplantısındaki konuşmalarının bir bölümünü Kürtçe yapmaları üzerine, Mehmet Türk, Murat Ateş, Sabit İnce ve Bülent Güven, “Konuşmaların Türkçeden başka dilde yapılmasının suç oluşturduğu” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu.
        Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturmada, Türk ve Demirtaş hakkında takipsizlik kararı verilmişti.
        Takipsizlik kararında, TBMM'de hangi dilde konuşulabileceği konusunda Anayasa'da açık bir düzenleme bulunmadığına işaret edilerek, “Sadece 83. maddede milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden sorumlu tutulamayacağının” düzenlendiğine işaret edilmişti.
        Grup toplantısında, Türkçeden başka bir dille konuşmanın bu madde kapsamında düşünülemeyeceği belirtilen kararda, zira bu olayda yapılan çalışmanın değil, biçiminin söz konusu olduğu, yine TBMM iç tüzüğünde de gerek genel kurulda, gerekse grup toplantılarındaki konuşmanın hangi dilde yapılacağına ilişkin düzenleme bulunmadığı kaydedilmişti.
        Sadece 65. maddede Genel Kurul'daki konuşma adabından ve 67. maddede konuşma üslubundan söz edildiği ve her iki düzenlemenin de hangi dilde konuşulacağını kapsamadığı ifade edilen kararda, yine Siyasi Partiler Yasası'nın 81. maddesinde, siyasi partilerin tüzük ve programlarının yazımı ve yayımlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçeden başka dil kullanmalarının ve Türkçeden başka dillerde yazılmış pankart, levha, plak, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyanname kullanmalarının yasaklandığına dikkat çekilmişti.
        Kararda, “Ancak, olayda bu madde kapsamında propagandanın söz konusu olamayacağı, zira grup toplantısının propaganda çalışması sayılamayacağı, bu durumda mevcut düzenlemeler kapsamında bir siyasi partinin grup toplantısında Türkçeden başka bir dilde konuşmanın yürürlükte bulunan ve ceza öngören yasalarda suç olarak düzenlenmediği, bu durumda şüphelilerin eylemlerinin suç oluşturmadığı anlaşılmıştır” denilmişti.
        Bu nedenle, Türk ve Demirtaş hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmişti.
        Karara, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural itirazda bulunmuştu.
        https://twitter.com/keyborsa_simurg

        Yorum

        • ÇAKAL
          Ağa'nın Adamı
          • 27 Haziran 2007
          • 2545

          #304
          DEMEK Kİ HALA KARARGAH'TA
          Milliyet Yayın Yönetmeni Sedat Ergin: (CNNTÜRK'teki konuşması) Google'da o albayın ismini aradığımızda, 2006-2007 andıçlarında da onun adı çıkıyor. Demek ki o raporları hazırlamış olan kişi, hala Genelkurmay Karargahı'nda. Bu birinci ihtimal, yani belgenin doğru olduğu ihtimali. İkincisi de, bunun düzmece belge olduğu. İkisi de doğruysa da vahim, yanlışsa da. Kamuoyunun böyle bir durumda beklemeye tahammülü yok. Derhal açığa çıkmalı.
          Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
          Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

          Yorum

          • ÇAKAL
            Ağa'nın Adamı
            • 27 Haziran 2007
            • 2545

            #305
            10 milyon kişi ücretsiz aşılanacak
            Sağlık Bakanlığı, birkaç ay içinde piyasaya çıkması beklenen domuz gribi aşısını, kronik hastalığı olanlar, 65 yaşın üzerindekiler, sağlık personeli ve önemli kamu hizmeti gören 10 milyon kişiye ücretsiz uygulamayı planlıyor.


            Nereden hangi şirketten alınacak bu aşılar,maliyeti ne?
            Yan tesiri olup olmadığı araştırıldı mı?
            Denek ülke mi olucaz kendi paramızla?
            Başka ülke var mı bizim gibi kefallik yapan?:notr::notr:
            Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
            Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

            Yorum

            • ÇAKAL
              Ağa'nın Adamı
              • 27 Haziran 2007
              • 2545

              #306
              Hey gidi OSMANLI.100 yılda koca imparatorluğun içine ettik.


              Osmanlı'dan Japonya'ya robot!

              120 yıl önce 2. Abdülhamit Japonya'ya robot göndermiş. Ezan okuyan ve yürüyen robottan geriye iki fotofraf kaldı.
              Sultan 2. Abdülhamid’in Japonya’ya 1889 yılında robot hediye ettiği ortaya çıktı.

              İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliği ise sema edip yarım metre yürüyebilmesi ve her saat başı ezan okuyabilmesi...

              Bugün gazetesinden Mehmet Rıfat Yeğen'in haberine göre; Araştırmacı-Yazar Oktan Keleş’in arşivinde yer alan Alamet’in orijinal fotoğrafları Yıldız Sarayı yangınında zarar görmüş. Ancak fotoğrafın kalan parçaları bile 120 yıl sonra ilk kez gündeme gelen bu ilginç olayı anlatmaya yetecek cinsten.

              FİRKATEYNLE BİRLİKTE SULARA GÖMÜLDÜ
              Sultan Abdülhamid Han asrın teknoloji harikası bu eseri, Ertuğrul Firkateyni vasıtasıyla yazılmış özel bir mektup, hediyeler ve nişanlar ile beraber Japon İmparatoru'na göndermişti. Firkateyn dönüş yolunda 450 mürettebatıyla birlikte batmıştı.

              120 YIL ÖNCEKİ BULUŞ
              Keleş yapılan robotun özelliklerini şu şekilde sıraladı:

              “Semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot. Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyor. Tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyor. Robotun tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robotun arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu."

              http://www.milliyet.com.tr/Yasam/Son...20robot&ver=35
              Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
              Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

              Yorum

              • ÇAKAL
                Ağa'nın Adamı
                • 27 Haziran 2007
                • 2545

                #307
                PERİNÇEK ABD CASUSUNA SAHİP ÇIKTI
                Tuncay Güney'in daha bilip anlatmadığı konuların olduğuna değinen Eymür, şunları söyledi: "Perinçek grubu devlete karşı olan her şeyin yanında yer aldı. Bizim mücadele ettiğimiz casuslara, kaçakçılara sahip çıktılar. Amerikan aleyhtarı gözükürler ama Sabahattin Savaşman'a, Turan Çağlar'a sahip çıkan da bunlardır. Savaşman yabancılara belge verirken suçüstü yakalandı. ABD'liler ve İngilizler hesabına casusluktan hüküm giydi. Kıbrıs'taki askeri yerleşimler dâhil gizli bilgilerimizi veriyordu. Aklımda yanlış kalmadıysa verdiği bilgiler karşılığında ABD'lilerden ayda 500 dolar alıyordu. Savaşman yakalandı ve Perinçek ona sahip çıktı, onu savundu. Bugün de Ergenekon davasında bana saldırıyorlar."
                Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                Yorum

                • ÇAKAL
                  Ağa'nın Adamı
                  • 27 Haziran 2007
                  • 2545

                  #308
                  Üniversiteli kızlara fuhuş tuzağı

                  Hamile kalan kızlara akıl almaz işkence...
                  Arkadaşlık kurma bahanesiyle kandırdıkları üniversitelilere fuhuş yaptıran çete çökertildi. Gözü dönmüş sapıkların genç kızları genelevlere sattıkları ortaya çıktı.
                  Sivas polisi, üniversite öğrencilerini ve yalnız yaşayan kadınları fuhuşa sürükleyen suç örgütüne yönelik düzenlediği operasyonda, 6 kişiyi gözaltına aldı. Fuhuş amaçlı buluşan çete üyelerinin MOBESE kameralarıyla görüntülerini tespit eden polis, zanlıların evlerine baskın düzenlendi. Operasyonda, İsmail Murat G. (32), Mehmet Ö. (28), Ömer Faruk T. (29), Ercan T. (39), A.T. (34) ve İ.U. (49) gözaltına alındı. Zanlılar emniyette sorgulanınca genç kızları nasıl fuhuşa sürükledikleri de tek tek ortaya çıktı.
                  HAMİLELERE DAYAK
                  Çetenin gözüne kestirdikleri üniversiteli genç kızları arkadaş olma bahanesiyle kandırdıkları belirlendi. Şebeke üyelerinin, fuhuş yaptırılan kadınları ve genç kızları çeşitli illerden Sivas'a getirdikleri, kadınlara bir süre kentte fuhuş yaptırdıktan sonra başka illerdeki genelevlere sattıkları ileri sürüldü. Sorgulama sırasında çete üyelerinin, hamile kalan genç kızları döverek çocukları düşürdükleri ortaya çıktı. Fuhuş yaptırılan kadınlar için kartvizit bastırıldığı, irtibat telefonlarının yer aldığı kartvizitlerde kadınlar için takma isimlerin kullanıldığı belirlendi. Fuhuş yaptırılan kadınların, tıp fakültesi öğrencisi veya üniversite öğrencisi olarak tanıtıldığı anlaşıldı.
                  Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                  Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                  Yorum

                  • ÇAKAL
                    Ağa'nın Adamı
                    • 27 Haziran 2007
                    • 2545

                    #309
                    M. NEDİM HAZAR
                    Kâğıt ve el


                    Bazen aynı nesneler onu kullanan kişilerin algısında farklı anlamlara yol açabiliyor. Ne kadar 'normal'dir bilemem. Lakin kullandığımız nesne ve kavramların bizler için ifade ettiği anlamlar da çok önemli bence...
                    28 Şubat döneminin toz-duman ortamında önüne gelen paçavrayı halkın üzerine boca etmeyi 'gazetecilik' sayan Andıç medyası, bir rapor yayınlamıştı. Ancak raporun ilk sayfası işlerine gelmediği için birinci sayfayı gizlemeye kalkışmışlardı. O raporun ilk sayfasında şöyle bir ibare vardı: "Muhammed isimli bir Arap hikayecinin uydurduğu..." Şimdi benim alıntı yaparken bile tüylerimi diken diken eden bu jargona devleti, milli eğitimi, güvenliği, sağlığı, medyayı teslim ettiğimizi bir düşünün hele...
                    Ergenekon davası da öyle. Tabiri caizse 'salatalık' gibi sanki bu işler. Meyve niyetiyle yerseniz meyve, sebze niyetiyle tüketirseniz sebze oluyor gibi. Kimimize göre Türkiye'nin sifonu Ergenekon davası. O çekilmeden pisliklerin boşalması mümkün değil. Ama başta Holding medyacıları olmak üzere, bir güruha göre de, iktidarın 'vatansever ve muhaliflerden' aldığı intikam! Nasıl yersen öyle yani!
                    Faraza köylü diyelim. Kimine göre 'milletin efendisi'dir, kimine göre istemedikleri zihniyeti iktidara getiren 'bidon kafalı' ve 'göbeğini kaşıyan adam'. Son iki haftadır yoğunluklu olarak tartıştığımız 'Andıç olayı' da aynen böyle oldu. Halkın çoğuna göre olup bitenler son derece açık ve net aslında. Fakat başta CHP, onların medyası ve nihayetinde sayın Başbuğ'a göre olan biten hepi topu bir 'kâğıt parçası' etrafında koparılan fırtına.
                    Topraktan fışkıran onca bomba, silah, bilmem ne de kimileri için 'içi boş boru'ydu aslında! Bize tehlikeli bir hastalığın ölümcül oyuncağı gibi görünen mühimmat, kimilerine göre boru ve kâğıt parçasından ibaret. Böyle olunca da hastalıklı bir sevgi ile bombalamak, yargısız infaz yapmak, faili meçhule girişmek, suikast tertiplemek, darbe planlamak da vatanseverlik olabiliyor!
                    "El çekmek" hadisesi de böyle bir şey aslında. Kimine göre beline taktığı silah, ardına aldığı mühimmatla halkın hayatını dizayn etmeye çalışan bir zihniyet var ve apoletli bir cuntacı el uzanıyor sivil yaşamın üzerine. Darbe günlüklerini, gün aşırı ortaya çıkan ses kayıtlarını, yazışmalarını, iddianameyi okudukça bunu son derece sarih bir şekilde görmek mümkün. Ama sayın komutanımıza göre başka birilerinin eli de askerlerin üzerinde geziniyor. Bakış ve yaklaşım açısı diyerek meseleyi küçümsediğimi zannetmeyiniz. Sanırım bizim bugün olup bitenlere kendi ideolojik prizmamızdan kırarak yakıştırdığımız kavramların çok anlamı yok. Evet, belki bugün bu anlamlara göre mücadeleler veriliyor, psikolojik savaşlara girişiliyor ama en şaşmaz ve gerçekçi tespiti tarihin koyacağı da muhakkak. Elbette makamlarını, yaşam standartlarını ve edinimlerini kaybetmemek adına geçmişe hâlâ aynı çarpıklıklara bakanlar olacaktır. Darbeyi, darbeciyi, cuntayı savunan, 'Aslında gerekliydi' diyen beyin tüccarları da çıkacaktır. Onların aynaları sonsuza kadar yamuk göstereceğinden kendileri için -korkarım ki- yapacak bir şey yok. 20-30 yıl sonra bambaşka bir dünya sistemi içerisinde gerçek özgürlük ve demokrasi içerisinde yaşayan insanlar geçmişe yönelik okuma yaptıkları zaman neyin 'belge' neyin 'kâğıt parçası', neyin 'özgürlüğü boğmak için toprağa gömülen mühimmat' neyin 'boru parçası' olduğunu çok daha net görecektir. Ama bugün demokrasi ve özgürlüğe olan samimiyetlerinin kaç kalibrelik olduğunu anlamak için de basit testler yapmak mümkün. Kenan Paşa'yı yargılama işi mesela... Derdimiz yaşlı bir emekli askeri yargılamak mıdır, yoksa darbelerin tekrar olmaması için tarihî bir ders vermek mi? Bir yandan '12 Eylülcüleri yargılayalım' diyeceksiniz diğer yandan yeni Evren Paşa'lar üretmeyi marifet sanacaksınız. Karar vermek zorundasınız, meyve misiniz yoksa sebze mi?

                    29 Haziran 2009, Pazartesi
                    Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                    Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                    Yorum

                    • ÇAKAL
                      Ağa'nın Adamı
                      • 27 Haziran 2007
                      • 2545

                      #310
                      DÜŞÜNDÜKÇE
                      Yavuz Bülent BÂKİLER

                      29 Haziran 2009 Pazartesi


                      Ordumuzu yıpratan alçaklar

                      Genelkurmay Başkanımız; “bir kağıt parçasını ele alarak ordumuzu yıpratmaya çalışanlardan” haklı olarak çok şikayetçi. O, alçak kelimesini kullanmadan öfkesini ifade ediyor. Ben de düşünerek, bilerek, inanarak bu kelimeyi kullanıyorum. Çünkü biliyorum ki ordusuz devlet, ordusuz millet, ordusuz vatan olmaz.
                      Yeni kurulan Türk Cumhuriyetlerine 1980 yılından itibaren 10 defa gidip geldim. Onlarla ilgili olarak 101 TV programı hazırladım ve sundum. Gördüm ki Ruslar bütün Türkistan topraklarına, ellerini kollarını sallayarak girmişler. İnanmayacaksınız ama gerçek, hem de dehşetli bir gerçek: Bir kaç Türkiye büyüklüğünde olan Türkistan topraklarını istila eden Rus ordusu 100 ölü bile vermemiş! Haydi bu rakamı bir de yazı ile belirteyim: (yüz - yüz - yüz) asker kaybıyla Ruslar bütün Türkistan’ı pençelemişlerdi. Gittiğim her Türk Cumhuriyetinde, bu inanılmaz esaretin sebebini sormuştum. Bana hep aynı cevabı vermişlerdi:
                      - Ordumuz yoktu! Ordumuz yoktu! demişlerdi.
                      Ordusu yıpranmış, savaş kabiliyetini kaybetmiş bir Türkiye’nin o eski Türk Cumhuriyetlerinden farkı kalmaz.
                      Bir Kerkük horyatında deniliyor ki:
                      O yar gözün
                      Kim görmüş o yar gözün?
                      Arslan gücünden düşse
                      Karınca oyar gözün!
                      Ordusu zayıflayan bir Türkiye, kırk devletin esareti altına düşer. Bundan şüphem yok. Yalnız şunu çok iyi bilmeliyiz ki, ordumuz sadece dışardan yapılan hücumlarla, tertiplerle, hilelerle yıpranmaz. Ordumuzu yıpratan, zayıflatan, bölen... en tehlikeli gelişmeler kendi içinde de olur. Mesela: Bâzı kumandanların, bir hükûmet darbesine kalkışmaları kadar, orduyu yıpratan bir hareket düşünemiyorum. Samimiyetle inanıyorum ki, bazı kalabalıkların meydanlara dökülerek; “Ordu! ordu! Çok yaşa! Ordu gençlik el ele!” diye haykırmaları da bilerek veya bilmeyerek ordu düşmanlığıdır.
                      Ordunun siyasî hayatımıza müdahale etmesi, büyük buhranlar felaketler, bölünmeler meydana getiriyor. Ordu, kayıtsız-şartsız siyasetin dışında kalmalıdır. Ah mümkün olsa da, biz Kara, Deniz ve Hava Harp Okullarında okuyan çocuklarımıza bütün neticeleriyle bir darbeler tarihi okutabilsek.
                      Mesela: Birtakım delifişek subaylarımız, bir isyan hareketiyle 2. Abdülhamid Han’ı tahtından indirerek siyasete el koyunca 10 yıl gibi kısa bir sürede, koskoca bir İmparatorluğu darmadağın ettiler. Birinci Dünya Savaşına girince iki milyon insanımızı kaybettik.

                      27 Mayıs isyanıyla, milletimize-devletimize büyük hizmetlerde bulunan Başbakan Adnan Menderes’i ve iki bakanımızı darağaçlarına verdik. Bugün hiç kimse, Menderes’in idamını doğru bulmuyor.

                      12 Eylül isyanından sonra ne oldu? derseniz cevabı çok açık: 50 kişi asıldı. 171 kişi işkence altında öldü. 650 bin kişi gözaltına alındı. 230 bin dâvâ açıldı. 3.854 öğretmenin 120 üniversite öğretim üyesinin, 47 hâkimin işine son verildi. Ve daha neler, neler, neler.

                      27 Mayıs isyanına katılan Türkeş’in el yazısıyla bir açıklaması var. Diyor ki; “En iyi bir askerî idare, en kötü bir sivil idareden daha kötüdür.” Darbeciler de, darbe heveslileri de ordumuzu yıpratmaktadırlar. Yeter artık, yeter artık.
                      Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                      Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                      Yorum

                      • ÇAKAL
                        Ağa'nın Adamı
                        • 27 Haziran 2007
                        • 2545

                        #311
                        Ruşen Çakır


                        TSK bu savaşı kazanamaz

                        Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “TSK’ya karşı medya üzerinden asimetrik psikolojik bir harekat” yöneltildiği tespit ve şikayetini daha çok tartışacağa benzeriz, tartışmalıyız. Lafı uzatmadan, Org. Başbuğ’un tespitine ana hatlarıyla katıldığımı söylemek isterim. Bu süreç belirgin bir şekilde, Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasının arifesinde başlamışa benziyor. O gün bugündür, internet, yazılı ve görsel medya ve diğer iletişim teknolojileri de kullanılarak TSK’ya yönelik yoğun bir kampanya yürütülüyor.
                        Bu kampanyada “yalan” da var, “abartı” da; ama bolca da “gerçek” mevcut. Değişik askeri karargâhlardan edinilip medyaya sızdırılan belgelerden ve bazı muvazzaf ve emekli subayın yasadışı telefon ve ortam dinlemeleri sonucu edinilmiş ve medyada dolaşıma sokulmuş muhabbetlerinden söz ediyorum. Bu kayıtlar yasadışı ancak birçok basın kuruluşu yöntemi sorgulamayıp veya sorgularmış gibi yapıp “kamu yararı” olduğu gerekçesiyle bunları geniş bir şekilde yayınlıyor. TSK’nın bütün bu bombardıman karşısında yapabileceği ve yaptığı çok fazla şey yok. Ne haftalık basın brifingleri, ne de Org. Başbuğ’un sık sık düzenlemek zorunda kaldığı basın toplantıları bu kampanyaları geçersiz kılmaya yetmiyor.
                        Roller değişti
                        Evet tam “asimetrik” bir durum söz konusu. Tıpkı yakın tarihimizde olduğu gibi. Fakat eskiden pozisyonlar tam zıttı: TSK, kimi zaman “irtica”, kimi zaman “bölücülük”, kimi zaman da “yıkıcılık” olarak tanımladığı iç tehditlere karşı bu ülkede yıllarca çok yoğun psikolojik harekat yürüttü. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, 28 Şubat sürecini hatırlayalım: Andıç rezaleti zaten biliniyor. Medyaya verilen “irtica brifingleri” ve bunlardan hareketle yapılan, yalan-yanlış bilgilerle dolu yayınlar da malum. Ayrıca gazeteci kılıklı bazı şahısların dolaşıma soktuğu video kasetlerin kaynağında askerlerin olduğunu zaten tahmin ediyorduk; şimdi kesinleşti gibi.
                        TSK, medya üzerinden kamuoyunu yönlendirmeyi pek severdi ve bunda hayli başarılı olduğunu düşünürdü. Fakat geçen süre zarfında bu başarıların kalıcı değil aldatıcı olduğunu çok bariz bir şekilde gördük: Ne PKK bitirilebildi ve üzerinde yükseldiği zeminle bağı koparabildi; ne de siyasal İslamcılık marjinalize edilebildi. Bugün geldiğimiz noktada irtifa ve itibar kaybedenin TSK olduğunu görüyoruz.
                        Bununla birlikte çok ciddi bir olgunun altını çizmek şart: Bugün TSK başta olmak üzere hoşlanmadıkları kesimlere karşı asimetrik bir psikolojik harekat yürüten odaklar geçmişten hiç ders almamışa benziyorlar. Deneyimlerimiz ışığında rahatça şunu söyleyebiliriz: 21. yüzyılda medyayı bir psikolojik savaş silahı olarak kullanmak isteyen çoktur ama bizde de gördüğümüz gibi çok zaman geçmeden bu silah ellerinde patlar.
                        TSK’nın yıpratılmasından derin rahatsızlık duyan bazı kişilerin “neden asker aynı şekilde cevap vermiyor? Onların elleri armut mu topluyor? Mesela neden onlar da diğerlerini dinleyip bunları medyaya vermiyor?” türü yakınmalarına tanık oluyoruz. Burada çok büyük bir tuzak gizli. Eğer TSK, iyice bunalıp eski yöntemlere başvurmaya kalkar ve dolayısıyla Org. Başbuğ ile başlayan “açılma ve şeffaflaşma” sürecini rafa kaldırırsa hem kendisi, hem bu ülke çok daha fazla kaybeder.
                        Balbay’dan mektup var
                        Meslektaşım ve arkadaşım Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay cezaevinden iki sayfalık bir mektup yollamış. Kişisel bölümlerini atlayıp sözlerinin bazılarını aktarmak istiyor ve kendisinin en kısa zamanda tahliye olmasını diliyorum:
                        “Ben yakın tarihimizi, yani şu anda tartışılmakta olan dönemi sadece ve sadece gazeteci olarak yaşadım, tanık oldum. Evet pek çok tartışmalı habere imza attım. Gerektiğinde de belgesini ortaya koydum. Bunun bir ‘terör faaliyeti’ olarak algılanacağını hiç düşünmemiştim.
                        Gabriel Garcia Marquez’in bir sözü var: ‘Gazeteci yaşadığı çağın tanığıdır.’ Ben de bunu yaptım.
                        Bizim meslekte genellikle meslek dayanışması yok. Hatta tam tersi. Bu konuda iyi bir deneyim edindim.
                        İddianamede benimle ilgili bölümün çok büyük kısmı notlardan yapılan özel seçkilerden oluşuyor. Kimi notlar özetlenmiş, kimilerinde anlamı tümüyle değiştiren ekleyip çıkarmalar yapılmış.
                        Bütün bunlar bir yana, altısı belgelere dayalı 23 kitap yazmış, 29 yıllık bir gazeteci olarak gazeteci olduğumu ispatlamaya çalışacağım.
                        Yargılanmamayı elbette düşünmüyoruz, düşünemeyiz. Ancak tutukluluğun ‘peşin ceza’ya dönüşmüş olmasını da kabul edemiyoruz.”
                        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                        Yorum

                        • ÇAKAL
                          Ağa'nın Adamı
                          • 27 Haziran 2007
                          • 2545

                          #312
                          Komşu villadan Uzi çıktı
                          TOLGA ŞARDAN Ankara

                          Hint keneviri operasyonu yapan polis, İzmir Urla’da, eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. Hilmi Özkök’e komşu villanın müştemilatında Uzi marka otomatik tabanca buldu. Silahın organize bir suç örgütüne ait olduğu tespit edildi.
                          http://www.milliyet.com.tr/Guncel/Ha...riID=24&ver=82
                          Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                          Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                          Yorum

                          • ÇAKAL
                            Ağa'nın Adamı
                            • 27 Haziran 2007
                            • 2545

                            #313
                            Enteresan gelişmeler oluyor.
                            Önce kağıt parçası deniliyor.İfade vermeye gitmiyor.
                            Sonra G.Kurmay başkanı ve başbakan buluşuyor toplantı öncesi ertesi günü komutanların hepsi ifadeye gidiyor ve Dursun komutan tutuklanıyor.
                            Toplantıdan ise Hürriyet gazetesinin ifadesi ile uzlaşma çıkıyor.
                            http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11977096.asp?gid=229
                            Şimdiiii.
                            Eğerki bu varaka kağıt parçası ise paşa niye içerde.
                            Eğerki belge ise kovuşturmaya gerek yoktur diyen askeri savcıya birilerinin sorular sorması lazım.Hatta asker kendi içinde sorgulamalı bunu.
                            Ki gerçekten belge ise gece çıkarılan kanun demekki gerekli.
                            Ya birilerinin elinde ortaya konulan dosyalardan daha büyük dosya var bunu birileri şantaj olarak kullanıyor
                            ya da birileri rahata alışmışlar.
                            Bakalım süreç nasıl işleyecek.İnşallah Ülkem ve güzel insanlarımın hayrına olur.
                            Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                            Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                            Yorum

                            • ibrahimd
                              Tecrübeli
                              • 31 Mayıs 2009
                              • 220

                              #314
                              Gerçek Türk aydınının bakış açısı bu olsa gerek.Tşk.ler sayın Türköne.

                              Yorum - Mümtaz'er Türköne] "Asker düşmanı" olmak

                              Ülkemizde özellikle şu sıralarda çok sayıda "asker düşmanı" var. "Asker düşmanı" olanlardan biri de benim. Çoğu hakaret, bazıları da ikaz içeren çok sayıda elektronik posta alıyorum. Hatta, Genelkurmay Başkanı'mızın tasvir ettiği şekilde, "orduya karşı medya üzerinden psikolojik harekât yürüten"lerden biri de ben olabilirim.
                              Birkaç gün önce bir subay babasından nazik ama sert bir mail aldım. "...Bir üniformalı babasıyım." diyor ve soruyor: "...Sizin çocuklarınız darbeci, postallı gibi aşağılansa ne hissedersiniz?" Sonra ekliyor: "Bir subay nasıl olunur, hangi şartlarda yetiştirilir, hangi şartlarda görev yapar, bunu bir araştırsanız..." Bu saygıdeğer babaya "Siz bir üniformalı babası, ben de bir üniformalı evladıyım..." diye başlayan bir cevap yazarken sadece derin bir üzüntü duydum.
                              Yıllar önce bir kurmay albayı, doktora jürisinde diğer üyeleri de ikna edip çaktırmıştım. Ölçülerim tamamıyla bilimseldi. Ertesi gün albay, resmî kıyafeti ile odama geldi. Tehditkâr bir üslupla "Sizin bu üniformaya düşman olduğunuzu düşünüyorum." dedi. "Yanlış düşünmüşsünüz." dedim. Meseleyi aydınlatan, şu açıklaması oldu: "Şayet doktor unvanını alsaydım, ağustosta general olacaktım. Benim general olmamı engellediniz." Verdiğim cevabın benzer birçok durum için ölçü olması gerektiğini düşünüyorum. Üzerinde albay üniforması olan doktora öğrencisine; "Biz paşa rütbesi değil, sadece doktora unvanı veriyoruz." demiştim.
                              Üniformanın rengi
                              Eski zamanlarda askerler kırmızı rengin ağırlıkta olduğu rengarenk üniformalar giyerdi. Herhalde bu renklerin savaş meydanlarında karşı taraf üzerinde çarpıcı bir etki bırakması beklenirdi. Bugün kullanılan üniformaların rengi kamuflaj amaçlı seçiliyor. Doğal çevre ile uyumlu renkler tercih ediliyor. Karacıların hakî yeşili, havacıların mavisi ve denizcilerin beyaz veya siyah rengi, onları savaş ortamlarında gizlemek içindir. Bu renklerle toplumun veya siyasetin içine yerleştiğiniz zaman bir aykırılık başlar. Üniforma göze batar ve rahatsız eder.
                              Hakî-yeşil renk, benim çocukluğumun rengi. Bu rengin egemen olduğu mekânlarda, bu renkte üniforma giyenler arasında büyüdüm. İlk giydiğim takım elbise, babamın yıllık istihkakından artan kumaştan dikildiği için hakî renkliydi. Şayet renklere kutsallık atfedilseydi benim için bu renk mutlaka hakî-yeşil olurdu.
                              Üniformaya karşı olmak, bu topraklarda eşcinsellik kadar marjinaldir. Kimsenin aklından askere düşman olmak geçmiyor. Milletimiz cesur bir millet, ama koskoca bir orduya kafa tutmaya kalkmak da akıl kârı değil. Psikolojik harekâtın bütün tekniklerini bilen, yılların psikolojik harekât birikimine sahip devasa bir orduya psikolojik harekât uygulamak kimsenin harcı değil. Hukuk istemek, hukuk devleti güvencesini talep etmek neden "asker düşmanlığı" olarak görülüyor? Dünyanın ulaştığı "muasır medeniyet seviyesi"nin standartlarını talep etmek, süngünün gücüne ve egemenliğine, zorbalığın hakimiyetine karşı çıkmak neden üniforma düşmanlığı oluyor? Neden?
                              Silahın yerine hukuk,Kimse üniformasını bir dokunulmazlık zırhı olarak kullanamaz. Üniforma, kimseye hukuk karşısında bir imtiyaz sağlayamaz, sağlamamalı. Kimse nizamiyenin gerisindeki gizli askerî mekânları suç örgütlerinin karargâhı haline getiremez. Hepsinin ötesinde orduyu hukukun giremediği bir yer olarak görmek, bu üniformaya, bu üniformanın mehabetine hakarettir. Bugün darbe planlamak, darbe için suç işlemeye niyetlenmek suç. Dün darbeyi deşifre etmek suçtu. Hukuk kışladan içeri girince suçlar değişti. Hangisi askerin itibarına güç kattı?
                              Türkiye, geçmişte büyük kazalara uğradı. Subayların kurduğu 37 kişilik bir çete, devleti ele geçirdi. Her ülkede ordu bir siyasî doktrine dayanır. Bizde ise darbeciler, gasp ettikleri iktidara meşruiyet kazandıracak bir siyasî doktrin geliştirdiler. Birileri hâlâ bu siyasî doktrini, imtiyazlarının, dokunulmazlıklarının ve siyasete müdahalenin gerekçesi olarak kullanıyor. "Rejimin teminatı olmak" imtiyaz sahibi olmak, siyasete canı istediği zaman müdahale etmek dışında hiçbir anlam taşımıyor. Asker rejimin teminatı değil, bazı askerler yani darbe peşinde koşanlar siyasete müdahaleyi teminat altına alacak bir rejim peşinde. Barış ve huzurla içinde yaşadığımız ve kimsenin şikâyeti olmayan siyasal düzeni yani rejimi, asıl zorbalığın ve silahın hakimiyetinin gerekçesi olarak kullanan, böylece sevimsizleştirenlerin kafalarını değiştirmeleri lâzım.

                              Duygularım, düşmanlık değil. Omuzundaki yıldızları, gökyüzündeki yıldızlar kadar ulaşılmaz gören ve bu ulaşılamaz yücelikten siyaseti tanzim etmeye kalkan bir asker bana sevimsiz geliyor. İmtiyazlarını ve dokunulmazlığını, bu ülkeyi hukuksuzluğa mahkûm ederek sürdürmeye çalışan askerleri medenî dünyanın uzağında görüyorum. Elindeki silahı bir iktidar aracı olarak kullanan askerlerin zorbalık yaptığını düşünüyorum. Darbe planlayan, darbe yapmak için suç örgütü oluşturan, bu amaçla kendi vatandaşına karşı suç işleyen bir askerin verdiği zararı hiçbir düşmanın veremeyeceğine inanıyorum. Bizler askerimizi, kışlasında, silahının başında yurdu beklerken seviyoruz. Siyaset için dolap çeviren, entrikalar peşinde koşan bir asker ile o mesleğin şerefi nasıl yan yana gelir?
                              Kimse asker düşmanı değil. Suç işleme, siyasete müdahale imtiyazına karşı çıkanları "asker düşmanı" olarak niteleyenler ve üniformanın arkasına saklananlar kadar hiç kimse, ama hiç kimse o üniformaya haksızlık edemez, askerliğin şerefine zarar veremez.
                              Türkiye, normalleşiyor. Uzun zaman önce atılması gereken adımlar şimdi atılıyor. Türkiye, hukukun ve medenî ölçülerin egemen olduğu bir ülkeye dönüşüyor. Toplum üzerindeki, siyaset üzerindeki silahlı tasallut sona eriyor. Bırakın darbe yapmayı, darbe planlamayı bile beceremeyen, çağın ve ülkenin çok gerisinde kalmış darbeciler tarihe karışıyor.
                              Tam üç haftadır Türkiye'nin altını üstüne getiren bir asker-siyaset gerginliği yaşadık. Adeta askerî vesayet tarihimizin açık mağlubiyetle sonuçlanan son meydan muharebesiydi bu. Bundan sonra kimsede bırakın darbe yapmayı, kapalı mekânlarda darbe konuşacak mecal bile kalmadı. Verdiğim hükmün objektif bir ölçüsü var. Askerler ve siyasetçiler hop oturup hop kalkarken derin bir krizden geçen ve zor günler yaşayan ekonominin kılı bile kıpırdamadı. Ne dövizin ateşi yükseldi, ne Borsa keskin bir düşüş yaşadı. Demek ki gerçek hayat normal şekilde devam ediyor; herkes işine gücüne bakıyor. Türkiye, normalleşiyor.
                              O zaman herkes işine gücüne bakmalı. Herkes işine gücüne bakarsa, Türkiye normalleşirse demek ki kanatlanıp uçacağız. Üstelik "asker düşmanları" zaten yok; ama "asker düşmanlığı"ndan şikâyet edenler de kalmayacak.
                              "Darbecilere karşı olmak"la "askere düşman olmak" arasındaki farkı en başta askerlerin anlaması lâzım.
                              03 Temmuz 2009
                              Yakutun,incinin,elmasın ne kıymeti vardır ki;bir sevgili uğruna harcanmadıktan sonra.
                              *Hz.Mevlana*

                              Yorum

                              • simurg
                                Administrator
                                • 10 Mart 2007
                                • 9248

                                #315
                                GDO: Gizli Düşman Oyunu!

                                GDO: Gizli Düşman Oyunu!


                                “Çiftçimiz toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsa ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalı ve aska GDO’lu tohumlar ve Kanola ekimi yapmamalı”

                                1 Temmuz 2009 10:50


                                Konya Ovası’nda Kanola ekimi projesini değerlendiren Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer; “Çiftçimiz toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsa ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalı ve aska GDO’lu tohumlar ve Kanola ekimi yapmamalı” dedi.
                                Özer açıklamasında şu görüşleri dile getirdi: “Kolza, papiska ve rapitsa isimleriyle bilinen Kanola; eskiden yağı zehirli olduğu için sanayinin farklı alanlarında kullanılırdı. Kanola, gerçek bir bitki olmayan, genetik modifikasyonlar sonucu zehirli madde oranı düşürülmüş ya da dönüştürülmüş laboratuar bitkisi Kolzanın ticari ismi olan ‘Kanada yağı’ (Canadian Oil Low Acid) cümlesinin kısaltmasıdır.
                                VERİMLİ OVALARI ÇÖLLEŞTİRECEKLER
                                Zahmeti az, kazancı büyük gibi gösterilen üretim yalanları ve zahmetsiz rahmetin olmayacağını, yine en iyi çiftçilerimiz bilir. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz "yeniden ekilen kanola tohumunun kanserojen madde içermesine yol açtığını" belirttiği, susuz ve zahmetsiz olduğu iddia edilen kanserojen kanolanın Konya Ovası’na ekilmesi durumunda; Ovalar çöle dönüşecektir. Çiftçinin kazanacağı üç beş kuruş ise GDO’cuların üreteceği birçok gerekçe ile yeniden elinden alınacaktır.
                                GDO’lu bitki Kanolanın yağı, -diğer GDO’lu ürünler gibi- sinir sistemi hasarı, körlük, kanser gibi hastalıklara sebep olmasına rağmen birçok fastfood ve lokanta zinciri tarafından kullanılıyor. Bunun yanı sıra ayçiçeği yağı gibi yağlara karıştırılarak, kanola yağı adıyla tüketime sunuluyor.
                                EKİMİ YASAKLANMIŞLTI
                                Ekimi ülkemizde 1979 yılından bu yana yasak olan Kolza bitkisi, şimdilerde böceklerin bu bitkiyi yememesi ve üretim maliyetinin düşüklüğü gerekçeleriyle, çiftçilerimize yeniden ektirilmeye çalışılıyor.
                                Genetiği değiştirilen kolzanın yağından yararlanılmak üzere Türkiye’de yakın zamanda deneme üretimleri yapılmış, yağ ihtiyacı için yeniden üretime alınması sağlanmıştır. Şirketler, yararlı olduğu iddiasıyla Türkiye'deki bitkisel yağ açığını kapatmak ve bio-dizel elde etmek için ekimini şiddetle tavsiye etmektedirler.
                                YEMEK TARİFLERİNDEKİ SİNSİ DEĞİŞİM
                                Önce sinsice yemek tariflerinde yer alan zeytinyağı ve tereyağı önerileri bazı karanlık ellerce margarin olarak değiştirilmişti. Aynı karanlık eller, şimdi tariflerdeki yağ adlarını kanola yapmaktalar. Hâlbuki Amerika’da kanolayı övücü bir içerikle kitap yazan Andrew Weil isimli şahsın, “kanola pazarlamacısı” olduğu deşifre edilmiştir. Uzman kılıklı aynı pazarlamacılar, şimdi de ülkemizi istila ederek çiftçinin beynini yıkayıp, “afeti”, “kurtuluş” diye sunuluyorlar. Özetle çiftçi bazı çıkar çevreleri, satılık bilim adamları ve GDO’cu tohum şirketlerinin ağına düşürülüyor.
                                DÜŞMAN ASKERİNİN İSTİLA EDEMEDİĞİ ANADOLU'yu GDO'cular İSTİLA EDİYOR!
                                Düşmanın istilasına müsaade edilmeyen Gelibolu’dan başlayan Kanola İstilası, Trakya’dan sonra şimdi ‘Konya Şeker’ eliyle Konya’da... Kanola hakkında çiftçiye aktarılan bilgilerin ise gerçekliği söz konusu değil...
                                Türkiye tarımına ve doğal tohumuna göz dikmiş ve bunun için pusuda bekleyen GDO’cular, Kanola aracılığıyla hardal ailesi bitkilerinden başlayarak, bol miktarda ekilmesini sağlayacakları diğer doğal bitkilerin tozlanmasını ve döllenmesini sağlayacaklar. Bu sayede on yıl geçmeden Konya Ovası’nda organik tohum ekilemeyecek, kanola dâhil birçok bitkinin yetişmesi engellenecek ve doğal tarım yapılamaz hale gelecektir. Bunun için Meksika, Arjantin, Bangladeş, Etiyopya gibi sayısı otuzlara yaklaşan ülke, örnek olması bakımından yeterlidir.
                                ÇİFTÇİYE ÇAĞRI
                                Anadolu çiftçisine ve özellikle Konya çiftçisine çağrımız şudur: Şayet toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsan ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalısın. Unutmamalı ki: Çiftçiye GDO’lu tohum ektirenler, acılı gününde yanında olmayacaklar.
                                KANOLA KANSERE YOL AÇIYOR
                                Zahmeti az, kazancı büyük gibi gösterilen üretim yalanları ve zahmetsiz rahmetin olmayacağını, yine en iyi çiftçilerimiz bilir. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz "yeniden ekilen kanola tohumunun kanserojen madde içermesine yol açtığını" belirttiği, susuz ve zahmetsiz olduğu iddia edilen kanserojen kanolanın Konya Ovası’na ekilmesi durumunda; Ovalar çöle dönüşecektir. Çiftçinin kazanacağı üç beş kuruş ise GDO’cuların üreteceği birçok gerekçe ile yeniden elinden alınacaktır.
                                KONYA ŞEKER, VARLIK SEBENİNİ ORTADAN KALDIRIYOR!
                                Konya Şeker’in “hiç bir menfaatimiz yok” diyerek ve gerekli araştırmaları yapmadan çiftçiye kanola ekimi konusunda verdiği maddi manevi desteğin ardında, bir takım kirli ilişkiler ve kişisel çıkar aramak istemiyoruz. Konya ekonomisine büyük katkıları olan Recep Konuk'un danışmanlarının ve bu konuda kendisine bilgi verenlerin, kendisini yanlış bilgilendirdikleri ya da bilerek yanılttıkları açıkça ortadadır.
                                Konya Şeker Holding’in Konya’ya yapabileceği en büyük kötülüğün GDO’lu Kanola olacağını hatırlatırken; Konya Şeker’e bu ürkütücü, riskli kararını gözden geçirme çağrısı yapıyoruz. Aksi halde bu durumun Konya Şeker’in varlık sebebinin sonu olacağı unutulmamalıdır.”
                                gıdahareketi
                                https://twitter.com/keyborsa_simurg

                                Yorum

                                Working...
                                X

                                Debug Information