Gelişmeler - Akıl Oyunları - Strateji - Komplo Teorileri

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ibrahimd
    Tecrübeli
    • 31 Mayıs 2009
    • 220

    #331
    şartları nasıl olgunlaştırmışlar...bi sağdan/ bi soldan...

    İşte 12 Eylül'ün şok belgesi...
    Binlerce kişinin yaşamını yitirdiği 12 Eylül olaylarıyla ilgili çok ilginç bir rapor ortaya çıktı.
    Kenan Evren'in, 12 Eylül darbesinin gerekçesi olarak sunduğu Genelkurmay'ın 1982'de hazırladığı "Türkiye'deki Anarşi ve Terörün Durumu" raporu, darbenin adım adım nasıl olgunlaştırıldığını ortaya çıkardı. 'Darbenin olgunlaşması' için beklenen bir yılda tam 2 bin 812 cinayet işlendi...

    Binlerce kişinin yaşamını yitirdiği 12 Eylül olaylarıyla ilgili çok ilginç bir rapor ortaya çıktı. Aksiyon Dergisi, 12 Eylül'le ilgili önemli bir rapora ulaştı. Raporun önemli bölümlerine derginin bugün piyasaya çıkacak sayısında yer veriliyor.

    Genelkurmay'ın 1982'de hazırladığı "Türkiye'deki Anarşi ve Terörün Durumu" adlı rapor, darbenin adım adım nasıl olgunlaştırıldığını ortaya çıkarıyor. 12 Eylül ihtilâlinin lideri Kenan Evren, darbeden sonra yaptığı basın toplantısında söz konusu raporu, 'müdahalenin gerekçesi' olarak sunmuştu. Rapordaki verilerle Evren'in yıllar sonra yaptığı, "Müdahaleye karar vermeden bir yıl boyunca düşündük" açıklaması birleştirildiğinde çarpıcı gerçek ortaya çıkarıyor.

    Süreç 4 devreye ayrılmış

    Evren'in sınıf arkadaşı ve 12 Eylül döneminin II. Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel'in, "Bir yıl önce planlamıştık. Ama şartların olgunlaşmasını bekledik" sözü de raporun özeti niteliğinde. Rapor, Kahramanmaraş olaylarından sonra sıkıyönetim ilan edilen 26 Aralık 1978'den 11 Şubat 1982'ye kadarki dönemi dört evreye ayırarak, Türkiye'deki terör ve anarşi olaylarını Genelkurmay'ın gözünden analiz ediyor.

    Dönem dönem rapor

    Dört dönem şu şekilde tarihlendirilmiş: 26 Aralık 1978-11 Eylül 1979 arasındaki 8 aylık süreç birinci dönem; 12 Eylül 1979, yani ihtilalden tam bir sene öncesinden 11 Eylül 1980'e kadar ikinci dönem; 12 Eylül 1980'den 11 Eylül 1981'e kadar üçüncü dönem ve 12 Eylül 1981'den 11 Şubat 1982'ye kadarki 5 aylık dördüncü dönem. Rapora göre, bu dört dönemde Türkiye'de ideolojik amaçlı 39 bin 385 olay vuku bulmuş.

    Raporu bugünlerde önemli kılan, tam da Kenan Evren ve Bedrettin Demirel'in "Bir yıl boyunca düşündük" dedikleri dönemi anlatan 12 Eylül 1979'dan darbeye kadarki son bir yılda olayların zirve yapması. Örneğin, birinci dönem, yani 26 Aralık 78 ile 11 Eylül 79 arasında 2 bin 80 silahlı saldırı ve çatışma meydana gelirken, sayı 12 Eylül 1979 ile darbe gününe kadarki bir yılda 7 bin 10'a fırlamış.

    Darbeden sonra ise 610'a düşüyor olay sayısı. 11 Eylül 1979'a kadar 898 kişi hayatını kaybetmişken, bu tarihten darbe gününe kadar tam 2 bin 812 kişi can vermiş. İhtilal akabinde 282'ye inmiş zayiat. Toplamda 4 bin 40 insanın canı gitmiş terör sürecinde. Afiş ve pankart asma, gösteri ve yaralı sayıları da 'şartların olgunlaşması sürecine' paralel seyrediyor.

    Demirel'den Evren'e soru

    12 Eylül 1980'e doğru yol alırken iktidarda Süleyman Demirel'in azınlık hükûmeti bulunuyordu. Bu dönemde sıkıyönetim de yürürlükteydi; dolayısıyla o bölgelerde yetkiler askerin elindeydi. Hükûmet, askerin istediğini yapmaya hazırdı. Bu yüzden Başbakan Demirel sonraki süreçte Evren'e "Siz 11 Eylül 1980'de Antalya Tapu Müdürü müydünüz?" diye soracaktı.

    Şu satırlar raporu hazırlayanları aslında ele veriyor: "12 Eylül 1980 tarihinde TSK'nın yönetime el koyması ile birlikte yurdumuzu giderek iç savaşa sürükleyen anarşi ve terörle kararlı, cesur ve amansız bir savaşım başlatılmıştır." Yani, Evren ile ekibi, anarşi ve terörle amansız bir mücadeleye girmek için darbe sonrasını beklemiş.

    Darbecilerin öngörüsü!


    "12 Eylül Harekâtı'ndan sonra Sıkıyönetim Güvenlik Kuvvetleri’nin başarılı çalışmaları ve sağlanan güvenli ortam sayesinde ülkemiz bir silah deposu olmaktan kurtarılmıştır."

    Bu ifadeler de başka bir itirafla yüklü aslında. 12 Eylül'den önce de sıkıyönetim hâkim iken ülkede o zaman başarılı çalışmalar yapılmak istenmemiş miydi acaba? Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'dan oluşan ihtilal ekibi, darbeyi haklı çıkarmak için yaptırdığı çalışmada bir varsayıma da yer vermişti. Buna göre 12 Eylül öncesi aylık 1986 olay ortalaması ve 1.75 tırmanış hızına göre darbeden önce 32 bin 893 olan olay sayısı, darbe yapılmasaydı 59 bin 105'e çıkacaktı.

    BUGÜN GAZETESİ - İşte 12 Eylül'ün şok belgesi... haber sayfası
    Yakutun,incinin,elmasın ne kıymeti vardır ki;bir sevgili uğruna harcanmadıktan sonra.
    *Hz.Mevlana*

    Yorum

    • ÇAKAL
      Ağa'nın Adamı
      • 27 Haziran 2007
      • 2545

      #332
      Avrupa’nın intiharı: ‘2. Dünya Savaşı’


      12 Eylül 2009 Cumartesi







      İkinci Dünya Savaşı’nın iki aktörü Hitler ve Stalin.

      2 Eylül 1939 sabahını hiç unutmadım. Kapıcı gazeteleri getirmiş, ben almıştım: Cumhuriyet, Akşam, Son Posta... Bendeniz ilkokul 3’e başlamak üzere idim. Babam bu gazeteleri alırdı. 64 punto manşetleri bugün de hatırlıyorum, şöyle: Dün sabah Alman orduları Polonya’ya girdi...
      Alman ordusu 1.500.000 askerle Polonya’ya sürpriz yıldırım taarruzu yapmıştı. Kuzey ordular grubunda Mareşal von Bock (1880-1945), Güney ordular grubunun başında Mareşal von Rundstedt (1875-1953)... Toplam 70 Alman tümeni... Havadan taarruza geçen 2.700 bombardıman ve avcı uçağı cabası...
      Alman kara kuvvetleri, dünyanın kendisinden sonra gelen 2. ve 3. sırasındaki kara kuvvetlerinin toplam gücünün üzerinde idi. Polonya’yı Mareşal Rydz-Smigly (1886-1942), 750.000 asker ve 600 uçakla savunuyordu. Ne ümitsiz bir savunma... Büyük Polonya olmasına rağmen (sınırları bugünkünün doğuya doğru çok ilerisinde idi)...

      HİTLER’İN POLONYA İLE SORUNU
      1919 Versay Anlaşması, Birinci Cihan Savaşı mağlûbu Almanya’yı parçalamıştı. Güyâ bağımsızlaştırılan Danzig ve doğrudan Berlin’e bağlı Doğu Rusya ile asıl Almanya’nın irtibatı yoktu, yeni kurulan Polonya araya giriyordu. Almanya karadan doğu topraklarına “koridor” istedi, Polonya vermedi. Koridor Sorunu, İkinci Cihan Savaşı’nı patlattı. Atatürk, yıllar boyu Almanya’nın ilk savaşın sonuçlarına uzun müddet dayanamayacağını, ilk fırsatta yeni bir savaş çıkaracağını söyleyip dururken, 9 ay, 20 gün önce ölmüştü. İlk Cihan Savaşı’nda silâh arkadaşları Almanları yakından, içinden tanıyordu.
      Atatürk, gene de Büyük Polonya’yı, asırlar boyu birbirine yan bakan Slavlık ile Germenlik arasında, vazgeçilmez ve büyük bir denge gibi görüyordu. En büyük şairimizi Varşova’ya elçi atamıştı (14.6.1926-6.2.1929). Yahyâ Kemâl Bey, “Slav kederinden zevk almamasına” rağmen, Varşova’da 3 yıl kaldı.
      Hitler, Polonya’yı istilâya, savaş ilânına lüzum bile görmeden başlamıştı (Hitler, führer unvanıyla devlet başkanı, federal başbakan, başkomutan ve millî önderdi: 1934-1945) Ama Polonya’nın yarısını Rusya’ya vererek, Rusları Berlin’e yüzlerce kilometre yaklaştırmak jeostratejik hatasında bulundu. Silme monarşist olan soylu Alman generallerini temizlemiş, kendisine çok bağlı olanlarla savaşa girmişti ki, bu ikinci derecedeki kadro bile dünyanın en ileri kurmayları sayılıyordu. Almanya bu sırada dünyanın birinci ilim, kültür, san’at ülkesi idi. Fizik, kimya, sanayi, felsefe, musiki, tarihçilik, coğrafya gibi pek çok sahada dünya birincisi idi (bu kadronun çok değerli elemanlarını ABD, 1945’te Amerika’ya aldı). Ama dünyanın 1. devleti İngiltere idi, savaşta Almanya, hemen ardından 1945’te ABD dünyanın 1. devleti durumuna yükseldiler).

      POLONYA VE TÜRKLER
      Polonya Krallığı, büyük devletler arasında ve o çağda Rusya’dan önemli iken, 16. asır sonlarında Osmanlı Türkiyesi’nin himayesine, Türk imparatorluğu çerçevesine girdi. Kralları İstanbul’dan atandı. Uzun zaman Katolik Polonya ile çekişen Osmanlı, 1683 Viyana kuşatmasında Polonya kuvvetlerinin dengeyi bozmasıyla hezîmete uğrayınca, politikasını değiştirdi. Hem Almanlara, hem Rusya’ya karşı Polonya’yı açık şekilde savunmaya başladı.
      Almanlar (Prusya ve Avusturya) ile Rusya’dan daha ileri görüşlü olan Osmanlı, hiçbir zaman Polonya’nın paylaşılmasını kabûl etmedi. Yukarıda anılan 3 devlet Polonya’yı kısa aralarla 3 defa paylaşarak devlet olarak ortadan kaldırmışlardı. Ancak 1919’da geniş sınırlı bir Polonya Cumhuriyeti kurularak, Alman ve Rus tahakkümü sona erdi.

      SONUNDA NE OLDU?
      1945’te Polonya, 6 yıllık tarihinin 4. paylaşılmasına son verilerek yepyeni sınırlarla yeniden kuruldu. Hitler’in Rusya’ya bıraktığı bütün büyük doğu toprakları gene Rusya’da kaldı. Karşılık olarak Almanya’nın doğusundan, bin yıllık Alman ülkeleri Polonya’ya verildi. Milyonlarca Alman nüfus, o topraklardan çekildi.
      Hitler’in Rusya ile paylaştığı Polonya, o tarihte Almanya gibi faşist bir diktatörlüktü. Rusya ile faşizmin azılı düşmanı bir rejimle, komünist sosyalizm ile yönetilen bir diktatörlüktü. Ruslar 1940’ta 7.000 Polonya subayını Katin ormanında toplayıp hepsini mitralyöz ateşiyle öldürdüler. Akıllarınca Polonya ordusunu dirilmeyecek şekilde yok ettiler. Geçen hafta İkinci Cihan Savaşı’nın 70. yıldönümü için 20 Avrupa lideri Polonya’da toplandı. Polonya başbakanı Donald Tusk, kendisinden özür dileyen misafiri Vladimir Putin’le el sıkıştı. Ne diyelim? İki defa Avrupa kıt’asını toptan intihar teşebbüsüne sürükleyen cihan savaşı çıkartan Alman-Rus rekabeti, inşallah tarihî dönemini kapatmış, sona ermiştir. Zaten 1939 Polonya eyaletleri bugün Rusya’da değil Ukrayna ve Beyaz Rusya’dadır.

      ATATÜRK SAVAŞA GİRER MİYDİ?
      51 milyon insanın ölümü ile sonuçlanan İkinci Cihan Savaşı (1939-1945) muhtemelen tarihin en kanlı savaşıdır. 2.5 milyar nüfusa yaklaşan bir dünyayı yeniden paylaşmak için yapıldı. Birinci Cihan Savaşı (1914-18), Türk milletinin en büyük tarihî felâketi ile sonuçlanmıştı. İkincisinden bizi koruduğu için Millî Şef İsmet İnönü, sonsuz derecede övülmüştür.
      Tarihçi görüşü farklıdır: Savaştan kaçınmak doğru politika ise, İnönü bu politikayı en iyi şekilde yürütmüştür. Türkiye’nin menfaatini, ilk cihan savaşında kolordu komutanlığı yaparak yaşadığı için, bu yolda görmüştür. Belki Müttefiklerden gerekli askerî ve ekonomik yardım alsa idi, daha aktif davranabilecekti.
      Selefi Atatürk, 57 gibi erken bir yaşta ölmeyip Türkiye’nin başında bulunsa idi ne yapardı? sorusuna politikacılarımız cevap vermekten kaçınmışlar, tarihçiler de politikacılara uyum sağlamışlardır. Tarihçi, Atatük’ün karakterini, psikolojisini, fırsatları yakalamaktaki emsalsiz yeteneğini, fırsatları değerlendirerek mesafe almak metodunu biliyorsa, Atatürk’ün İkinci Cihan Savaşı’na gireceği hükmüne varmaktan başka bir sonuca varamaz. Şu şartlarda girecektir: 1943 baharında... Rommel’in Afrika Kolordusu’nu bırakıp Almanya’ya döndüğü, Almanların Afrika ile ilgisinin kesildiği, Stalingrad hezimeti yanında Moskova ve Leningrad kuşatmalarından da sonuç alamamaları ile Doğu cephesinde nefeslerinin tükendiği, Müttefiklerin henüz Normandiya Çıkarmasına karar veremeyip Balkanlar’dan İkinci Cephe açmayı konuştukları zaman diliminde... Savaşın ilk 4 yılı tamamlanmak üzeredir. Son 2 yılına Türkiye katılacaktır. Atatürk, Musul eyaleti hakkında alacağım diye el yazısı ile not düşmüştür. Rodos’u, Batı Anadolu’ya yakın Ege adalarını, Batı Trakya’yı, Doğu Rumeli’yi, Haleb’i de bırakmayacağı kesindir. Biz böyle görüyoruz...

      Yılmaz Öztuna
      Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
      Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

      Yorum

      • ÇAKAL
        Ağa'nın Adamı
        • 27 Haziran 2007
        • 2545

        #333
        Başbakan olan Gladstone(ingiltere), 1882'de parlamentoda eline Kur'an'ı alarak yaptığı konuşmada Mısır Müslümanlarını kastederek, "Bu kitap bu Müslümanların elinde kaldıkça İngilizler hiçbir zaman onlara hakim olamayacaklardır. Yegâne çözüm, Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştırmaktır." sözünü söylemiştir.
        İngilizler Abdülhamid'i neden sevmezdi?*-* ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]
        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

        Yorum

        • ibrahimd
          Tecrübeli
          • 31 Mayıs 2009
          • 220

          #334
          Kendisini selamlıyoruz...

          Bush'a ayakkabılarını fırlatarak dünya gündemine oturan Iraklı gazeteci El Zeydi, hapis cezasını doldurmasının ardından serbest bırakıldı. Cezaevi önü bayram yerine döndü.. Gazeteci El Zeydi'nin ilk sözleri VİDEO DÜNYA haberler haberleri haberi haber- Haber7 haber7.com - Güncel Haberler, Son dakika haberleri - Bu noktada haber var

          ÖZGÜRLÜK SONRASI İLK SÖZLER Bağdat'ta tahliye sonrası açıklama yapan El Zeydi'nin ilk açıklamaları şöyleydi: , "Ben özgürüm ama ülkem hala esir. 1 milyon insan şehit oldu. İhtilal bizi dağıtıyor. Evlerimizi dağıttılar. Ülkemin ve Bağdat'ın yıkıldığını görmek beni kahrediyor. Ben işgali reddetmeyi seçtim. Kurbanlara onların intikamını alacağım diye söz verdim. Dökülen her masun insanın kanı için kendime söz verdim.
          Ayakkabı atarak Bush'a tepkimi gösterdim. Neden bana BUsh'a bir soru sormadığı söylediler. Neyi sorabilirsin ki? Basın toplantısı öncesi bize hiç bir şey sormamamızı emrettiler. Bazı gazeteciler onların yanında yer almayı tercih ettiler. CIA ajanları gazeteci kılığında aramıza girdi.
          Cezaevinde işkence yapıldı. Elektrik verildi. O kadar soğuktu ki kış bile onun yanında hiç kalır. Bunlar için Nuri El Maliki'den özür bekliyorum"
          Gazeteci, 2008 Aralığında Bağdat'ı ziyaret eden Bush'a, basın toplantısı sırasında ayakkabılarını fırlatmış, fakat hedefi tutturamamıştı. Gazeteci, misafir devlet başkanına hakaret ve saldırıdan 3 sene hapisle cezalandırılmış, cezası temyiz mahkemesince 1 yıla indirilmişti.

          IRAK'TA HALKIN KAHRAMANI İLAN EDİLMİŞTİ
          Eyleminden sonra tüm Arap ülkelerinde kahraman olan Iraklı gazeteciye Katar Emiri Şeyh Hamid bin Halife El Tani, cezaevinden çıktığında spor otomobiller, altın at ve madalya sözü vermiş, Arap babalar kızlarını onunla evlendirmek için sıraya girmişti.
          Martta 3 yıl hapis cezasına çarptırılan El Zeydi'nin cezasını temyiz mahkemesi 9 aya indirmişti.

          Yakutun,incinin,elmasın ne kıymeti vardır ki;bir sevgili uğruna harcanmadıktan sonra.
          *Hz.Mevlana*

          Yorum

          • alvardar
            Yeni üye
            • 12 Eylül 2009
            • 9

            #335
            Avrupa Birliği'ne kardeş geliyor

            Türkiye, Ortadoğu'da yeni bir proje uyguluyor.


            18 Eylül 2009


            İbrahim Karagül / Yeni Şafak
            'Açılım'dan bölgesel entegrasyona doğru..

            Türkiye ile Irak arasında yapılan ortaklık anlaşmalarını "Gizli Anayasa gibi ortaklık" olarak nitelemiştik. (2009-07-22) Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Bağdat ziyareti ile imzalanan "özel ortaklık" anlaşmaları iki ülke ilişkilerini, yakınlaşmadan, ortaklıktan ileriye taşıyan hükümler içeriyordu.
            "Alman-Fransız ekseni"ne benzetilen, Türkiye'nin hiçbir ülke ile yapmadığı türden ileri düzeyde ortaklıkların, gelecekte bölgesel projeye dönüştürülmesi tartışılıyor, bir model olarak örnek gösteriliyordu. Anlaşmada güvenlikten ekonomik ortaklıklara, turizmden enerjiye, Irak'ın inşasından kültürel ortaklıklara kadar bir çok alanda "entegrasyon"a benzer düzenlemeler yer alıyor. Her yıl Başbakanlar ve icracı bakanların bir araya gelip değerlendirme yapması gerekiyor. "Stratejik ortaklık" ilişkisinin çok daha ilerisi hedeflenmişti.
            O zaman, Türkiye'nin yakın bölgesinde iyi ilişkileri geliştirme, çatışmaları önleme ya da sona erdirme, çözüm arayışlarına öncülük etme dışında, "ulus üstü" bazı örgütlenmelerin temellerini atmaya çalıştığını, bunun tarihsel bir kırılmaya, güç kaymasına neden olabileceğine dikkat çekmiştik.
            Suriye-Türkiye ilişkilerindeki seyri de aynı yaklaşımla tartıştığımızı fark ettim. Düşman bir ülke en yakın dostumuz oldu. Hem de çok hızlı şekilde ve çok kısa zamanda. İki ülkenin birbirine yaklaşımı temelden değişti. Suriye Türkiye'nin güneye açılan kapısı oldu, Türkiye de Suriye'nin dünyaya açılan kapısı. Güçlü siyasi ve askeri ilişkiler kuruldu. Suriye, Türkiye üzerinden kendini dönüştürmeye başladı.
            Son olarak iki ülke arasında karşılıklı vizeler kaldırıldı. Dahası, "Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Anlaşması" imzalandı. İki ülke dışişleri bakanları bu gelişmeleri "bayram hediyesi" olarak açıkladı. Önceki akşam, Başbakan Erdoğan ve Beşşar Esad'ın katıldığı iftarda yakınlaşmanın gönül desteğinin de ne kadar güçlü olduğunu gördük. İki liderin açıklamaları, Türkiye ile Suriye'nin dost, iyi ilişkiler içinde iki ülke olmanın ötesinde bir yerlerde durduğunu, kolay olduğun için belki "kardeşlik"le ifade edilen birlikteliğin aslında daha ileri götürülmek istendiğini hissettik.
            Tıpkı Irak'la yapılan anlaşmalar gibi, Suriye ile yakınlaşma da, ikili ilişkiler boyutunun ötesinde, bölgesel karaktere sahip. Ulus üstü ortaklıklara gide yolda dev bir adım. Suriye ile yakınlık Irak'tan çok daha güçlü. Türkiye'nin Güney ülkelerine açılımı, Kafkaslara açılımı ve içerideki değişimin tanımını doğru yapmak lazım.
            Parça parça görünen, öyle tartışılan gelişmeler bir bütünün unsurları. Türkiye Ortadoğu'da bir Barış Projesi uyguluyor. Bu aynı zamanda bir ortaklık projesi. Zamanla, belli alanlarda ortaklıkların, entegrasyonların olması kuvvetle muhtemel. Ekonomik alanda gümrüklerin indirilmesi, kaldırılması, ortak pazarın oluşturulması muhtemel. Siyasi alanda belki de bölgenin kötü talihini tersine çevirecek "Birlik" düşüncesi olmayacak şey değil. Askeri alanda ortak güvenlik teşkilatı, ortak barış gücü, ortak savunma birimleri muhtemel.
            Hep söyledik, içeride de dışarıda da, siyasi alanda da ekonomik alanda da, Türkiye'nin bundan sonra atacağı adımların hiçbir Türkiye ile başlayıp bitmeyecek. Atılan adımların sınırları aşan etkisini göreceğiz. Hiçbir inisiyatif Türkiye'nin iç dengelerine hapsedilemeyecek. Bu yüzden "süreci" çok iyi anlamak lazım. Başbakan Erdoğan'ın, Beşşar Esad'la yemekteki konuşmasında, Kürt açılımı ile ilgili olarak; "Bu bir paket değil bir süreç" sözü önemliydi. Türkiye içeride ve dışarıda, kendisini ve çevresini derinden etkileyen bir süreç yaşıyor ve bu süreci büyük oranda kendisi yönlendiriyor.
            Kürt açılımı da, Ermenistan açılımı da, Irak'la anlaşmalar da, Suriye ile ortaklıklar da, Körfez İşbirliği Konseyi ile yapılan anlaşmalar da, İran konusunda arabuluculuk girişimleri de, birbirinden bağımsız değil. Ve bu bir devletin kendini yeniden kurması, yeniden tanımlamasıyla ilgili bir durum. Türkiye pozisyonunu yeniden belirliyor. İşte buradan, 20. yüzyıl Tükiye'sinin ne kadar değişeceğini öngörebiliriz.
            Yakın gelecekte bu bölgede köklü değişimlerin, güç kaymalarının olacağını göreceğiz. İsrail ve İran'ın yönettiği kriz hesapları değiştirmezse, süreç bu yönde gelişecek. Bugünlerde, yukarıda tartıştığımız iyi şeylerin dışında, sessiz ve derinden oldukça sıkıntılı şeyler de oluyor. Ortadoğu'ya yönelik füze kalkanı projesi, İsrail'in İran'a yönelik örtülü girişimleri gibi…
            İyi şeyleri desteklemeye devam edeceğiz…

            Yorum

            • ÇAKAL
              Ağa'nın Adamı
              • 27 Haziran 2007
              • 2545

              #336
              Ekonomik dayanıklılık arttı, kredi notu değişti


              Standard and Poor's Türkiye'nin kredi notu görünümünü durağana yükseltti. Gerekçe: Dış finansman riski azaldı, orta vadeli program belirsizliği azalttı



              ANKARA - Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s (S and P), Türkiye’nin, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile bir anlaşma yapamaması nedeniyle kamu finansmanı alanında artan kaygıların, Orta Vadeli Programın (OVP) açıklanmasıyla hafiflediğine dikkat çekerken, bu çerçevede, kamu finansman riskinin de aşamalı olarak azalacağını vurguladı.
              S and P, Türkiye’nin kredi notunu değiştirmezken, kredi notuna ilişkin görünümünü, "negatif"ten, "durağan"a yükseltti.
              Reyting Kuruluşu, OVP’nin, harcamaların kontrolü ve mali reform konusunda mali belirsizlikleri azaltan bir yol haritası niteliğinde olduğunu kaydetti.
              S and P, Türkiye ekonomisinin, önceki aylara göre daha belirgin bir rota izlediğini belirtirken, cari açığın azaldığını ve geçen yıl yüzde 5,5 olan cari açığın bu yıl yüzde 2’ye gerilemesinin beklendiğini bildirdi.
              Kredi kuruluşu, Türkiye’nin dış borcu itibarıyla, dış finansal gelişmelere karşı kırılganlığının devam ettiğine de dikkat çekti.
              S and P, Türkiye ekonomisinin, bu yıl yüzde 6 oranında küçüleceğini de kaydetti.
              Ayrıca, alt yapı harcamalarındaki artış ile bazı vergilerde yapılan indirimin, genel kamu açığı üzerinde baskı yaptığı, bu açığın, 2009 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 6,5 oranına yükseleceği belirtildi.
              OVP’nin yayınlanmasının geciktiğini vurgulayan reyting kuruluşu S and P, ancak programın ekonomik tahminlerinin gerçekçi olduğunu kaydetti.



              -KREDİ NOTUNUN DÜŞÜRÜLME VE YÜKSELTİLME KOŞULLARI-


              Reyting kuruluşu, Türkiye’nin, ekonomik şoklara karşı daha esnek bir yapıya sahip olmasına ve OVP’nin açıklanmasına rağmen, mali disiplinden kayması, ayrıca siyasi ortamının bozulması halinde kredi notunun düşürülebileceği uyarısında bulundu.
              S and P, Türkiye’nin sürdürülebilir ve güçlü bir kamu finansman dengesi sağlaması halinde de mevcut kredi notunun yükseltilebileceğini bildirdi.

              *****************************

              Araba çamurdan çıkmış yola girmiş,sana ne kardeşim derdim hükümetin yerinde olsam.
              Ne faydası var şimdi bu açıklamayı yapmanızın.Zamanında destek atsanız da kredi bulurken daha ucuza maliyetlenseydik ya.
              İçeride onca hokkabaz dışarıda IMF illa IMF olması lazım diyorlardı,şimdi başkanları çıkmış bize ihtiyacınız yok diyor.
              Ne dünya eski dünya ne de TÜRKİYE eski TÜRKİYE.
              Yeterki biz biz olalım,tepedekiler olaylara olan hakimiyetlerini kaybetmesinler.
              Bu yavşaklar daha çok gelir babuç yalarlar.k24k24k24
              Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
              Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

              Yorum

              • ÇAKAL
                Ağa'nın Adamı
                • 27 Haziran 2007
                • 2545

                #337
                General, yeni ürününü Türkiye'de üretecek

                General Electric Türkiye Genel Müdürü Kürşat Özkan "Geleceğin teknolojilerine yatırım yapmaya başladık. Yeni kompresör kanadı teknolojileri, bir tek Türkiye'de üretilecek” dedi.


                General Electric (GE) Türkiye Genel Müdürü Kürşat Özkan, Eskişehir'de uçak motoru parçası üreten bölümde geleceğin teknolojilerine yatırım yapmaya başladıklarını, bu kapsamda yeni kompresör kanadı teknolojilerinin bir tek Türkiye'de üretileceğini belirterek, bunun yatırım maliyetinin bütün unsurlarıyla 50 milyon dolara yaklaştığını bildirdi.

                GARANTİ BANKASI'NDAN MEMNUNUZ
                GE'nin Türkiye'deki gelirlerinde 2009'da 2008'e göre bir daralma yaşanacağına işaret eden Özkan, Garanti Bankası'nın performansının 'gayet iyi' olduğunu, bu açıdan bir kayıpları olmadığını söyledi. Özkan, '2010 duralma zamanı mıdır, dünyadaki şartlar biraz daha devam edecek mi onu bilmiyoruz. Ama umut ediyoruz, en kötü günler geride kaldı' değerlendirmesi yaptı. Türkiye'de özel sektörün çok iyi geliştiğini vurgulayan Özkan, 'Tüketici finansmanı konusunda her zaman Garanti Bankası'na şapka çıkarırız. GE'nin bütün dünyadaki yatırımlarına baktığımız zaman en pırıl pırıl gözükenlerden bir tanesi Garanti Bankası...
                KESTİĞİMİZ ANDA TÖKEZLERİZ
                GE olarak Türkiye'de şu ana kadarki faaliyetlere devam edeceklerini anlatan Özkan, şöyle devam etti: 'Eskişehir'de uçak motoru parçası üreten bölümümüzde geleceğin teknolojilerine yatırım yapmaya başladık. Yeni kompresör kanadı teknolojileri bir tek Türkiye'de üretilecek. Hatta bunun üretim teknolojilerinin bir kısmını Türkiye'de geliştirmeye başladık. Bugün için talep patlamadı, ama zamanı gelince burası dünyadaki en iyi merkez olacak. Bu yatırım, bütün unsurlarıyla 50 milyon dolara yaklaşıyor.

                Yeşil yatırımını iki katına çıkaracağız
                GE'nin yeşil altyapı yatırımlarına da değinen Özkan, yeşil teknolojilere harcadıkları parayı 2010'a kadar iki katına çıkaracaklarını ve 700 milyon dolar yerine 1,5 milyar dolarlık bir yatırımın hedeflendiğini ifade etti. Özkan, krize rağmen Ar-Ge ve personel alanındaki yatırımları kesmediklerinin altını çizerek, 'GE'nin faaliyet alanlarına baktığınızda derinlik ve geniş perspektif istiyor. Dolayısıyla farklı coğrafyalarda ve farklı konularda liderlik yapabilecek kişilerin yetiştirilmesi ve bunların tutulması bizim için çok önemli. Buraya harcanan para ve eğitim merkezlerine yapılan yatırımlar azaltılmıyor, artırılıyor' dedi.
                23.09.2009
                Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                Yorum

                • ÇAKAL
                  Ağa'nın Adamı
                  • 27 Haziran 2007
                  • 2545

                  #338
                  Allah rahmet etsin.

                  'Son Osmanlı' vefat etti



                  Osmanlı Hanedanın en kıdemli üyesi Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu, yaşlılık ve böbrek yetmezliği nedeniyle tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde dün, 97 yaşında hayatını kaybetti.

                  Şehzade Ertuğrul'un İstanbul'da dedesi Sultan II. Abdulhamit'in türbesinde toprağa verileceği bildirildi. SultanII. Abdülhamit'in torunu ve Şehzade Mehmet Burhaneddin Efendi'nin oğlu olan Ertuğrul Osman 1924 yılında 12 yaşında ailesiyle birlikte sürgüne gitti. 1933 yılında babası ile ABD.'ye yerleşmiş, babasının 1949 yılında vefatından sonra, 1952 yılında Kanada merkezli bir madencilik şirketi kurmuştur. 1991 yılında Afgan Kraliyet Ailesinden Prens Abdulfettah Tarzi'nin ve Dr. Pakize Tarzi'nin kızı Zeynep Tarzi ile evlenmiştir. 1974'de yürürlüğe konulmuş bir af kapsamında, ailenin diğer üyelerini takiben, ilk kez 1992 yılında Türkiye'ye gelmiş, 2004 yılı içinde de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını almıştır. Buna rağmen daha ziyade New York Manhattan'da yaşamaktaydı. Ertuğrul Osman Osmanoğlu, akıcı bir şekilde Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca 'yı konuşur, ve İtalyanca ve İspanyolca'yı anlardı. Osman Ertuğrul, Osmanlı hanedanının "Reisi" ve "Son Osmanlı" diye anılmaktaydı.:040::040::040::040:
                  Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                  Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                  Yorum

                  • ÇAKAL
                    Ağa'nın Adamı
                    • 27 Haziran 2007
                    • 2545

                    #339
                    Osmanlı hanedanının en kıdemli üyesi hayatını kaybetti




                    Osmanlı hanedanının yaşayan en kıdemli üyesi Ertuğrul Osman Osmanoğlu (97), dün akşam saatlerinde İstanbul'da hayatını kaybetti.

                    Osmanoğlu'nun, böbrek ve solunum yetmezliği rahatsızlığı sebebiyle bir haftadır Amerikan Hastanesi'nde yattığı öğrenildi. Eşi Zeynep Tarzi, Ertuğrul Osmanoğlu'nun son birkaç gündür yoğun bakımda tutulduğunu ifade etti. Tarzi, "Saat 20.30 sıralarında vefat etti. Son anlarında hiç yanından ayrılmadım. Henüz defin işlemleriyle ilgili bir karar almadık." diye konuştu. Geçtiğimiz yıl Zaman'a konuşan Ertuğrul Osmanoğlu, "Çok vaktim kalmadı, sürekli İstanbul'da olmak istiyorum." demişti.

                    YILDIZ SARAYI'NDA DOĞDU
                    Ertuğrul Osman Osmanoğlu, 1994'ten bu yana Osmanlı hanedanının en kıdemli üyesi. II. Abdulhamid'in torunu olan Şehzade Mehmet Burhanettin Efendi'nin oğlu. 1912 doğumlu olan Ertuğrul Osmanoğlu, İstanbul'dan ayrıldığında daha 10 yaşındaydı. O yıllarda eğitim için Viyana'da bulunuyordu. 1924'te hilafet kaldırılınca Osmanlı hanedanı ülkeden uzaklaştırıldı. O da, 70 yıl hasretini çekeceği ülkesine bir daha dönemedi. Ertuğrul Osmanoğlu, Yıldız Saray'ında doğmuştu. 1924'te Viyana'da tahsilini sürdürürken, hilafetin kaldırılmasının ardından Osmanlı hanedanının bütün fertleri Türkiye'den sürgün edilmişti. Osmanoğlu'nun hayatı, Osmanlı hanedanı ile benzer bir akıbeti paylaşan Afgan Kraliyet ailesinden Prens Abdulfettah Tarzi'nin kızı Zeynep Tarzi ile 1991 yılında kesişti.

                    TÜRKİYE'YE İLK KEZ 1992'DE GELDİ

                    Ertuğrul Osmanoğlu'nun Türkiye'ye ilk girişi 1992 senesine denk geliyor. Sürgün olduğu için yıllardır ülkesini gelemeyen Ertuğrul Osmanoğlu'nun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabulü ise 2004 yılında gerçekleşiyor. Osmanoğlu, bir röportajında, "Türk vatandaşlığı aldığınızda neler hissettiniz?" sorusuna şöyle cevap veriyor: "Çok makbule geçti. Benim açımdan çok farklı oldu. Aslında, pasaportum olmuş olmamış çok önemli değil. Sadece bir resmiyet kazandı. Nitekim, 1974 yılında izin vermişlerdi zaten. Türkiye'ye ilk kez 1992'de geldim."
                    Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                    Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                    Yorum

                    • PAŞA
                      Demirbaş
                      • 22 Mayıs 2009
                      • 100

                      #340
                      BİR SOĞAN SOYULUYOR, YAŞARIYOR GÖZLER, BİR DEVLET SOYULUYOR, ALDIRMIYOR ÖKÜZLER....

                      Yorum

                      • ÇAKAL
                        Ağa'nın Adamı
                        • 27 Haziran 2007
                        • 2545

                        #341

                        Mehmet Şeker
                        28 Eylül 2009 Pazartesi

                        Osmanlı düşmanı prof'un zoruna bak
                        Osmanlı hanedan mensuplarının sürgündeki hazin hikâyeleri, benzerlerine de esaslı ölçüde fark atar, acıklı bir üslupla kurgulanarak kaleme alınmış hayal mahsulü roman ve filmlere de.
                        Gerçek öylesine katıdır ki...
                        Yazarların ve senaristlerin yazdığı eserler, hanedan mensuplarının yaşadıklarına ancak bir nebze yaklaşabilir.
                        600 yıllık bir cihan devletinden sonra, Avrupalarda Amerikalarda geçen sürgün hayatı, bizim tahmin bile edemeyeceğimiz zorluklarla dolu.
                        * * *
                        Bir kısmını kitaplarda, çekilen belgesellerde, hatırat olarak kaleme alınan eserlerde, yazı dizilerinde ve röportajlarda okuduk.
                        Kimi zaman cenaze törenlerinin dahi birkaç kişiyle yapılması, çekilen maddî sıkıntılar yüzünden.
                        Zorluk, yaşarken de vefattan sonra da kendini her yönüyle hissettiriyor.
                        Ancak... Manevî sıkıntılar yanında, yaşanan maddî sıkıntıların sözü bile edilemez.
                        * * *
                        Sürgün hayatı yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını kabullenmektense, 'vatansız' kalmaya razı olmak...
                        “Benim vatanım Türkiye olmayacaksa, başka bir ülkenin vatandaşlığını kabul edemem” düşüncesiyle bir ömür sürmek...
                        İşte bu sadece Osmanlı tavrı olabilir.
                        * * *
                        Bugün orta halli bir zenginimizin başına bir iş gelse...
                        Siyasî veya başka bir sebepten, bir daha dönmemek üzere yurt dışına göç etmek zorunda kalsa, iki satır düşünelim, nasıl bir gidiş olur bu?
                        Varını yoğunu elinden çıkarıp gider gidecek olan.
                        Hanedan üyeleri, sürgün yolculuğuna çıkarken, bir kül tablası bile almamışlardı.
                        * * *
                        Şehzade Osman Ertuğrul, 97 yaşında vefat etti. Allah rahmet eylesin.
                        Sürgünde geçen bir ömür, başladığı yerde son buldu. Dedesinin yanında toprağa verildi.
                        Cenaze törenindeki kalabalığa bakıp ürkenler olmuştur.
                        Her ne kadar şu günlerde çatlak satırlara rastlamıyorsak da yakında bir koku duyulabilir.
                        Beyler, içiniz rahat olsun. Boş yere korkulara kapılmayın.
                        Ne o cenaze törenine katılan hanedan mensupları, ne de vatandaşlar Osmanlı'ya dönme sevdasındadır. O sayfa kapanmıştır, bir devir çoktan sona ermiştir.
                        Şimdiki zaman, yeni türküleri layıkıyla söyleme zamanıdır.
                        * * *
                        Geçen gün “Ben bir bilim adamı olarak gerçekleri söylüyorum” diyen bir prof'un sözlerine takıldım. Bakın, beyimizin gerçekleri nasılmış:
                        “Atatürk hiçbir zaman Osmanlı paşası olarak görmedi kendini, böyle bir şeyle övünmedi” gibi bir laf etti gece yarısı konuştuğu oturumda.
                        İşte bu zihniyet, Atatürk'ün gökten bir zembille indiğini söyleyecek zihniyettir.
                        * * *
                        O prof'un karşısına “Atatürk Osmanlı değildi. Çin'de doğdu, Çin ordusunda askerdi” diye bir iddia ile ortaya çıksanız, buna o kadar fazla itiraz etme gereği duymaz.
                        Osmanlı olmasın da ne olursa olsun. Çünkü Osmanlı çok kaka.
                        Az sonra aynı dudakların arasından şöyle bir cümle de çıktı:
                        “Osmanlı sadece Kürtlere değil, herkese kötü davrandı.” Artık, zoru neyse! Yeni bir devlet kuran Atatürk o prof gibi düşman değildi Osmanlı'ya.
                        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                        Yorum

                        • gara
                          Yeni üye
                          • 17 Eylül 2009
                          • 11

                          #342
                          bu lavuk nireli bi bakmak lazım.köküne
                          tariküne tariküssahabe

                          Yorum

                          • PAŞA
                            Demirbaş
                            • 22 Mayıs 2009
                            • 100

                            #343
                            BİR SOĞAN SOYULUYOR, YAŞARIYOR GÖZLER, BİR DEVLET SOYULUYOR, ALDIRMIYOR ÖKÜZLER....

                            Yorum

                            • ÇAKAL
                              Ağa'nın Adamı
                              • 27 Haziran 2007
                              • 2545

                              #344
                              PAŞA Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                              Türkiye'de hiç bir başarı cezasız kalmaz.
                              İzlemeyenler bilgisayarına

                              Anti Sansür v1.1 Download zip


                              yüklesin ,izler.
                              Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                              Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                              Yorum

                              • narada
                                Haberci
                                • 04 Mayıs 2009
                                • 1737

                                #345
                                ÇAKAL Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                                Türkiye'de hiç bir başarı cezasız kalmaz.
                                İzlemeyenler bilgisayarına

                                Anti Sansür v1.1 Download zip


                                yüklesin ,izler.
                                dostum,

                                gönderdiğiniz dosyada virüs bulunuyor.

                                nod32 yakaladı. isterseniz bilgisayarınızı bir virüs taramasından geçirin.
                                YATIRIM TAVSİYESİ DEĞİLDİR... yalnızca, not etmek amaçlı denemeleri içerir...

                                Yorum

                                Working...
                                X

                                Debug Information