Servet YILDIRIM

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • simurg
    Administrator
    • 10 Mart 2007
    • 9248

    #16
    Toparlanma için üç ay yeter mi

    22.11.2008 | Servet Yıldırım | Yorum



    Dr. Marc Faber önemli bir adam. Söyledikleri dinlenir, tahminleri ciddiye alınır biri. "GloomBoomDoom" diye bir sitesi var. Paralı abonelik karşılığı yorumlar, tahminler ve sıradışı yatırım tavsiyeleri yapıyor. Haziran ayında yayınladığı bültende Amerikan ekonomisinin içinde bulunduğu acıklı durumu, ABD hükümetinin o dönemde halkın talebini canlandırmak için uygulamaya koyduğu 160 milyar dolarlık paketle çok güzel açıklamıştı. Demişti ki İsviçreli Dr. Faber: "Hükümet her birimize 600 dolarlık vergi iade çeki gönderiyor. Eğer biz bu parayı Wal-Mart'ta harcarsak para Çin'e gidecek. Benzin almakta kullanırsak para Araplar'a gidecek. Eğer bilgisayar alırsak Hindistan'a gidecek. Meyve-sebze için harcarsak o zaman da Meksika, Honduras ve Guatemala'ya akacak. Araba almamız halinde Almanya'ya, işe yaramaz ıvır-zıvır alırsak ise Tayvan'a. Bunların hiçbirinin Amerikan ekonomisine katkısı olmayacak. Parayı içeride tutmanın tek yolu onu biraya ve fahişelere harcamak. Çünkü artık sadece bunlar ABD'de üretilir hale geldi. Ben de kendi payıma düşeni yapıyorum."


    Sıradışı bir tahmin
    İşte bu Dr. Faber geçen hafta CNBC'ye yaptığı açıklamada gelecek üç ayda varlık fiyatlarında güçlü bir geri dönüşün başlamasını beklediğini söyledi. Sıradışı bir tahmin. Çok iyimser görünüyor. Çünkü piyasada var olan tahminler böylesi bir toparlanmanın 2009'un üçüncü çeyreğinden önce başlamayacağı noktasında yoğunlaşıyor. Benim de itibar ettiğim görüş 2009'un son çeyreğinde ABD ve diğer bazı batılı ekonomilerde dönüşün başlayacağı şeklindeydi. Piyasalarda ve aktif fiyatlarında toparlanma ise 2009 ortasında başlayabilir. Ama Dr. Faber üç ay içinde bu dönüşün başlayabileceğini öngörüyor. Tabii bu dönüş, güvenli liman olarak görülen Amerikan devlet tahvillerinde ve dolarda satışı da beraberinde getirecek. Yani son birkaç ayda yaşananın tam tersi olacak.

    Hiçbir düşüş sonsuz değil
    Son aylarda ne olmuştu: Herkes elindeki varlığı konutu, hisse senedini, emtiaları satıp bu parayla dolar alıp Amerikan hazine kağıtlarına girmişti. Şimdi ise Faber'e göre bu sürecin tersi yaşanmaya başlanacak ama hala düşüş safhasındayız. Yani birinci aşamada. Amerika'nın en büyük ikinci bankası Citigroup'un piyasa değerinin bir haftada yarıya inip, hisse fiyatının 5 doların altına gerilediği bir dönemdeyiz. Koca grubun değeri bir ayda yaklaşık 50 milyar dolar düştü. Aktif fiyatlarındaki düşüş süreci bundan daha hızlı yaşanabilir mi? S&P 500 endeksi 1997'den bu yana en düşük değerine indi. Dow Jones geçen hafta 8.000'in altını gördü. Otomotiv devlerinin piyasa değerleri diplerde sürünüyor. Yani aktif fiyatları düşüyor, hem de serbest düşüş şeklinde iniyor. Ama serbest de olsa hiçbir düşüşün sonsuz olmadığını biliyoruz. İnişlerin ardından bir seviyede fiyatların istikrar kazanıp, tekrar yukarı harekete başlaması işin doğasında var. İşte bu doğal hareket ne kadar çabuk olacak.

    Likidite etkisini göstermezse
    Faber gibi yakın zamanda bu hareketin başlayacağını söyleyenlerin öngörüleri altında gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki hükümetlerin finansal sisteme son birkaç ayda pompaladığı yüz milyarlarca dolar yatıyor. Sağlanan bunca likidite eninde sonunda etkisini gösterecektir. Ama hangi sürede? Üç ay bence çok kısa bir süre ama 2010'a kadar bu düşüşün süreceği tahminleri de hiç gerçekçi görünmüyor.
    Faber'in dediği gibi gelecek üç ayda mı, yoksa daha ilerideki bir dönemde mi? Faber diyor ki; hareket bir defa başlarsa beklenenden daha hızlı sonuç verecek, çünkü finansal kurumlar muazzam miktarda nakdin üzerinde oturuyorlar. "Sizi temin ederim ki, sisteme bu kadar para koyarsanız, eninde sonunda onu tekrar şişirirsiniz, özellikle ABD" diyor Faber. Peki ya bu kadar para enjeksiyonuna rağmen bu öngörü gerçekleşmez, yani aktif fiyatları artmaya başlamazsa ne olur. Onu da yine Faber'in öngörüsüyle yanıtlayalım: "Dünya 1929-1932 depresyonundan daha derin bir depresyona girer."
    https://twitter.com/keyborsa_simurg

    Yorum

    • simurg
      Administrator
      • 10 Mart 2007
      • 9248

      #17
      Resesyonda mıyız neyiz IMF çare olur mu



      06.12.2008 | Servet Yıldırım | Yorum


      En sonda söyleyeceğimi başta söyleyelim: Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılacak bir düzenlemenin Türkiye'nin önümüzdeki dönemde ya da şu anda bir resesyon yaşama olasılığını dikkate alması gerekiyor. Program buna göre dizayn edilmeli. Klasik IMF yaklaşımı ile hazırlanacak bir program resesyon sürecinin daha sancılı geçmesine neden olur. Bir önceki yazının başlığı "Resesyon bize ne kadar uzak?" tı. Ve cuma günü açıklanan sanayi üretim rakamları da gösterdi ki, resesyon çok uzağımızda değil. Hatta şu anda teknik olarak resesyon içinde bile olabiliriz. Yılın üçüncü çeyreğine ilişkin büyüme rakamı yakında açıklanacak. Sanayi üretim rakamları üçüncü çeyrekte de çok parlak çıkmamıştı.


      Resesyon riski yüksek
      Sadece sanayi üretimine bakarsak üçüncü çeyrekte ekonominin daralacağını söyleyebiliriz ancak Gayrısafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) hesaplamasında tarımın da önemli payı var. Tarım kesimindeki iyi bir performans üçüncü çeyrekte GSYH'yı daralmaktan kurtarabilir. Ama dördüncü çeyrek için negatif bir büyüme rakamı ciddi olasılık. 2009'un ilk çeyreğinde de ekonominin daraladığını görebiliriz. Bu durumda teknik olarak şu an itibariyle resesyonda olma olasılığımız ciddiye alınacak boyuttadır.
      Peki hükümet bu olasılılığa karşı ne yapıyor? Şu an itibariyle daha çok para politikası eksenli Merkez Bankası tedbirleriyle bu noktaya kadar geldik. Hükümet tarafından şu ana kadar bir paket şeklinde ortaya konulan birşey yok. Alınan ve açıklanan önlemler var, ama bunlar şok etkisi de yaratacak bir paket şeklinde sunulmadı. Hükümetin tedbir almaktan mahcubiyet duyar bir hali var. Kamuoyu uzun süre bu durumun nedenini anlayamadı ama artık tebdir konusu ile IMF görüşmelerinin birlikte ele alınması gerektiğini kavradık.

      IMF farklı noktada
      Hükümetin manevra kabiliyetini IMF ile yürütülen süreç ve 2009 martındaki yerel seçimler kısıtlıyor. Ekonominin daraldığı, fabrikaların kapandığı, insanların işini kaybettiği bir ortamda seçimlere gidecek olan AKP, harcama yapma imkanının bir de IMF tarafından kısıtlanmasını istemiyor. Siyaset ile realitenin daha önce de çok defa örneğini gördüğümüz çatışması bu. Son beş yılda AKP hükümetine karşı samimi ve hoşgörülü davranan IMF şimdi çok daha farklı bir konumda. Dünya çapında kurtarma operasyonlarının altına girmiş durumda. Ve Türkiye'ye 20 milyar dolar dolayında bir kaynağı verirken kendince sağlam güvenceler almak istiyor. Seçime giden bir hükümet ile pazarlık yaptığının farkında. Harcamaların kısılmasını ve kamu maliyesinde gedik açıcı vergi indirimlerinden kaçınılmasını istiyor. Vergi indirmek bir yana cuma günü Reuters'tan Hatice Aydoğdu ve Orhan Coşkun'un haberine göre yüzde 8 olan bazı ürünlerdeki KDV'nin yüzde 18'e çıkarılmasını istiyor. Bütçede 8-10 milyar YTL'lik harcama kısıcı önlemlerin alınması da IMF'nin hükümetin canını sıkan taleplerinden. Ve IMF bu adımların sonunda 2009 büyüme oranının ciddi biçimde düşeceğinin ve hatta büyümenin söz konusu bile olmayacağının farkında. Bu nedenle 2009 büyüme oranını yüzde 0 olarak öngördüğünü Reuters haberinden öğreniyoruz.

      Normal stand-by
      Hükümet bu acı tabloya IMF'den sağlanacak olan paranın hatırına katlanacak. Oysa hatırlarsınız, hükümetin ilk pozisyonu "IMF'ye ihtiyacımız yok"tu. Daha sonra bu söylem "IMF'nin parasına ihtiyacımız yok ancak yanımızda olması güveni artırır" oldu. Şimdi ise açıkca ifade edilmese bile "IMF'den ne kadar çok alırsak o kadar iyidir. Bu para bizi rahatlatır"a döndü. Reuters haberinde 25 milyar dolar dolayında bir rakam telafuz ediliyor. Benim duyumlarım IMF'den gelecek kısmın 18 milyar dolar dolayında kalacağı şeklindeydi. Diğer kaynaklardan da 15 ila 35 milyar dolar arasında rakamların geldiğini görüyoruz. Tüm bu farklı rakamlara rağmen tek bir gerçek var o da paranın önemli olduğu ve yine yakın zamana kadar üzerinde çalışılan seçenek denilen ihtiyati stand-by yerine işin normal stand-by'a dönmekte olduğu.
      https://twitter.com/keyborsa_simurg

      Yorum

      • simurg
        Administrator
        • 10 Mart 2007
        • 9248

        #18
        Faiz indirimleri devam eder

        17.01.2009 | Servet Yıldırım | Yorum



        Merkez Bankası sürprizlerine devam ediyor. Piyasanın en fazla bir puanlık bir indirim beklediği toplantıdan iki puanlık tarihi bir indirim çıktı. Dünyadaki bütün merkez bankalarının faiz indirdiği bir dönemde bizim merkez bankası da "uluslararası kabul görmüş" reçeteyi uygulamaya niyetli görünüyor. Bundan sonraki toplantıda da faiz indiriminin devam edeceğini Merkez Bankası'nın açıklamalarından anlıyoruz ancak bu kadar yüksek boyutta olmayacak. Merkez Bankası açıklamasında "Kurul, önümüzdeki aylarda yapılması öngörülen faiz indirimlerinin önemli bir kısmını erkene almanın, finansal koşullardaki ek sıkılaşmanın telafi edilmesine katkıda bulunacağını düşünmektedir" deniliyor.
        İndirimler öne alındı
        Tercümesi şu. Merkez Bankası aslında ölçülü 0.5 puan dolayında indirimlerin yer aldığı bir süreci başlatmak istiyordu. Ancak ekonomi öylesine olumsuz sinyaller vermeye başladı ki, daralma Merkez Bankası'nın dört-beş ay önce öngördüğünden çok daha sert olacaktı. Bu durumda önümüzdeki aylarda yapmayı umduğu indirimleri de öne alma gereği duydu. Başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarının gerilemesi ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile arkasında kredi desteği de olan bir düzenlemeye gidilecek olması faiz indiriminin boyutunu abartma imkanını Merkez Bankası'na tanıdı. Merkez Bankası'nın gelecek iki ay boyunca faizleri en az bir puan daha indirdiğini görebiliriz. Ekonomide ses getirici iflasların görülmesi ya da verilerin çok daha kötü çıkması halinde Para Politikası Kurulu'nın rutin toplantılarının beklenmeden faizlerin indirilmesi bile söz konusu olabilir. Kaldı ki, faiz indirdiği zaman toplumun geniş kesimleri ve hükümet tarafından alkışlandığını gören bir merkez bankası çok da eli sıkı davranmak istemeyebilir.

        Etki yıl sonunda görülür
        Peki bu indirimler durgunluk trendini tersine çevirmeye yeter mi? Burada iki farklı görüş var. Birincisi bize, Merkez Bankası faizlerinin ekonomideki diğer faizleri etkileme ve iç talebi uyarma etkisinin gittikçe zayıfladığını söylüyor. Diğer görüş ise tek başına Merkez Bankası faizleriyle bu etkinin sağlanamayacağını ve talebi uyarıcı ve kredi kanallarını açıcı diğer adımlarla desteklenmesi halinde sonuç verebileceğini öngörüyor. Bence "Merkez Bankası faizleri etkisiz eleman haline gelmiştir" diyebilecek durumda değiliz. Ancak ekonomik aktivite üzerindeki etkisi bir gecikmeyle gözlenecektir. Dolayısıyla bugün yapılan faiz indirimlerinin etkisi bu yılın sonlarına doğru görülecektir.

        Merkez'i bekleyen tehlike
        Burada Merkez Bankası'nı bekleyen iki önemli tehlike var. Birincisi, şu anda alkışlanan Merkez Bankası bu faiz indirimlerine rağmen işsizliğin daha da artması ve ekonominin dramatik boyutta daralması halinde "faiz indiriminde geç kalarak ekonominin daralmasına neden olan ve geleceği göremeyen kurum" olarak ağır eleştirilerle karşılaşabilir. Zaten son üç yılda ciddi itibar şokları yiyen Merkez Bankası için bu durum bardağı taşıran damla olacaktır. Bu duruma düşmemenin yolu ise Merkez Bankası'nın kendisini iyi anlatmasından geçiyor. Sadece faiz indirimleri ile hiçbir ekonominin resesyondan döndürülemeyeceğinin anlatılması gerekiyor. Hükümetin atması gereken adımlar olduğu açık şekilde ortaya konulmalı. Eğer bir gecikme olduğunu ya da yanlış yapıldığını görüyorsa mahçup ifadelerle uyarmak yerine açık ve sert uyarıyı yapabilmeli. Yoksa masadaki kötü yemeğin faturası ona kalabilir.
        Diğer tehlike ise kamuoyundan ve siyasilerden gelen alkışın sarhoşluğuna kapılıp faiz indiriminde ölüyü kaçırmak. Bu Merkez Bankası'nın ekonominin kıpırdamaya başladığı dönemde enflasyon sorunu ile karşı karşıya bırakabilir. Böylesi bir durumda faizi yükseltmenin kolay olmadığını önceki örneklerden biliyoruz. Ölçü ne derseniz, onu Merkez Bankası bilecek. Elindeki geniş veri seti ve araştırmalarla bu öngörüyü ancak merkez bankaları yapabilir. Eğer öngörüde yanlış varsa hemen ortaya çıkar.
        https://twitter.com/keyborsa_simurg

        Yorum

        • simurg
          Administrator
          • 10 Mart 2007
          • 9248

          #19
          Servet Yıldırım
          İdeal kur ne olmalı

          07.03.2009 | Servet Yıldırım | Yorum


          Başlıktaki soru aslında dokuz yıldır cevabını bulamadığımız ama sürekli tartıştığımız bir soru. Benim en sevdiğim yanıt ise herkesin ideali kendi çıkarına göredir. İthalatçının ideali farklı, kiracının ideali farklıdır. Özellikle kurların çok oynak olduğu böylesi günlerde ideali bulmak zordur. Ancak birilerinin ortaya çıkıp bir seviye telaffuz etmesi kurda çapanın kaybolduğu böylesi günlerde işe yarıyor. Özellikle sözü dinlenir bir profesyonel ya da bir ekonomi yetkilisinin ağzından çıkan söz fizikssel olmasa da psikolojik bir etki yaratıyor. Kafalarda bir üst seviye fikri doğmasına yardımcı oluyor. Kurun daha önce fırladığı 2006 yılını hatırlayın.
          Tüzmen çıtayı belirledi
          Herkesin "Bu kur nereye gider" dediği bir dönemde bankacılık dünyasının sözü dikkate alınır isimlerinden Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen çıkıp 1.55 lira gibi bir seviyeyi telaffuz etmişti. Özen 2006 Mayıs sonunda kurun yukarı doğru hızla gittiği dönemde "1.55'li seviyelerinin zorlanması halinde Merkez Bankası'nın müdahale edeceğini düşünüyorum. Merkez Bankası'nın piyasaya döviz likiditesi, dolar-YTL likiditesi vermesi gerektiğine inanıyorum" diyerek o sisli ortamda bir seviye ortaya atmıştı. Kur bu seviyeyi geçti ama çok kalıcı olmadan tekrar kademeli olarak aşağıya ve hatta belli bir zaman diliminde çok daha aşağılara geri gelmişti. Şimdi ise böylesi bir seviye açıklaması Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'den geldi. Tüzmen cuma günü CNBC-e'ye yaptığı açıklamada dış ticaret açısından en ideal seviyenin 1.60-1.80 lira bandı olduğunu söyledi. Böylece kurun 1.80'in üzerine çıkmaması yolunda bir anlamda hükümet çapında ilk açıklama gelmiş oldu. Bence önemlidir.

          Milli gelir azalır
          Dolar 1.80 liraya dayandığında durup bir düşünmek lazım, bu denge ekonomiyi nasıl etkiler diye? Tabi burada dolar kurunun cuma günü ulaştığı seviyelerin kalıcı olacağı gibi bir varsayım yapmamız gerekiyor. İşte bu kur seviyesinde makro ekonomik büyüklükler eskisi gibi olmayabilir. Mesela Türkiye'nin gayrisafi yurtiçi hasılası, diğer adıyla zenginlik göstergemiz. Biliyorsunuz 2001 krizinde bu rakam 200 milyar doların altına inmişti. Yani iyice fakirleşmiş, neredeyse Pakistan gibi ülkelerle birarada anılır olmuştuk. Zaman içinde ekonomideki düzelmeye bağlı olarak milli gelirimiz arttı ve 700 milyar doların üzerine çıktı. Bu düzeye ulaşmada kurun da etkisini gözardı etmemek gerekir. Türk lirası değerlenip, kur 1.20'nin altına gelince Türk lirası ölçülüp cari ortalama kurla dolara dönüştürülen milli gelir rakamı da haliyle yüksek çıkıyor. Eğer kur bu seviyelerde kalırsa bunu birinci etkisini milli gelir üzerinde görebiliriz. Global kriz nedeniyle miktar olarak zaten üretim geriliyor. Buna bir de Türk lirasının hatırı sayılır devalüasyonunu eklerseniz bu yıl sonunda milli gelir rakamında dörtte bir dolayında gerileme görürsek şaşırmayalım. Diğer etkiyi reel sektörün bilançolarında görebiliriz. Yakında şirketlerin ilk çeyrek bilançoları açıklanmaya başlanacak. Kur farkından doğan zararları yazmaya başlayacaklar. Özelikle döviz borcu yüksek firmalar için önümüzdeki birkaç çeyrek o anlamda biraz zorlu geçebilir.

          Faiz indirimi yavaşlayabilir
          Bir de işin enflasyon boyutu var. Her ne kadar iç talebin durgun olması nedeniyle enflasyon süratle hız kesmekteyse de kur-fiyat geçişkenliği hala devam ediyor. Geçen ay üretici fiyatları endeksinde görülen beklenenin üzerindeki artış bunun göstergesi değil mi? Kurdaki artışın fiyatlar üzerinde kalıcı etkisinin olabilmesi için gelinen seviyelerin de kalıcı olması gerekiyor. Kur 1.80 lira dolayındaki bir seviyeye yerleştiğinde fiyat ayarlamaları da buna göre eninde sonunda yapılacaktır. Şu anda stoklardaki eski kurlardan alınan ürünler satıldığı ya da ara malları üretimde kullanıldığı için satıcıların kur değişikliğini yansıtmama gibi bir esneklikleri var. Ancak sıra taze kurlardan ithal edilen mallara geldiğinde bu kadar esnek olunamayabilir. Zararına satmak yerine hiç üretmemek daha anlamlı olmaz mı? Piyasalardaki muazzam durgunluk dikkate alındığında kur artışlarının enflasyon üzerindeki etkisinin enflasyonu artırıcı etki yapsa bile yıllık hedefin çok üzerine taşıması beklenmiyor. Ancak bu etki her ne kadar enflasyon hedefini tehdit etmese de Merkez Bankası'nın faiz indirim hızını yavaşlatabilir ya da durdurabilir.

          https://twitter.com/keyborsa_simurg

          Yorum

          • simurg
            Administrator
            • 10 Mart 2007
            • 9248

            #20

            Borçlanıyoruz ama nasıl

            30.05.2009 | Servet Yıldırım | Yorum



            Anlaşılan o ki Uluslararası Para Fonu (IMF) meselesi rafa kalkmış bulunuyor. Ne zamana kadar? En azından bizim piyasalarımızda yeni sert bir dalga gelinceye kadar. Yani ucu açık görünüyor. Eğer TL hızla değer kaybeder, faizler sıçrar, borsa düşerse eminim IMF ile anlaşma olasılığı tekrar hükümet tarafından hızla ortaya sürülecek ve yine IMF beklentisi yaratılacaktır. Ama şu anda hükümetin IMF ile bir anlaşma iştahının yüksek olmadığı görülüyor. Ya da diğer bir deyişle bu kanı yaygınlaşıyor. Son bir haftada yapılan bazı açıklamalara bakınca artık herkesin kendisini IMF'siz bir Türkiye'ye alıştırmaya çalıştığı görülüyor. Baksanıza dünya finans piyasalarının önemli oyuncusu olan JP Morgan bile "IMF ile yakın dönemde anlaşma olası görülmüyor" diyor.

            Borçlanma cesaretlendirdi
            Öte yandan Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer IMF ile anlaşmanın eylüle kalmasında sakınca olmadığını belirtiyor. Her sabah NTV'de beraber program yaptığım ve IMF konusunda yayımlanmış bir kitabı bulunan Hazine eski müsteşarı Mahfi Eğilmez'e göre IMF ile bırakın eylülü, hiç anlaşma olmaması olasılığı bile bir hayli yüksek. Türkiye'de yaygın bir inanç var: "IMF ile ortak bir düzenleme olmamasına rağmen Türkiye dışarıdan rahatça borçlanabiliyor. O halde IMF'ye ne gerek var." Örneklere bakıldığında gerçekten de hem Hazine'nin hem de bankaların dışarıdan borçlanmalarını sürdürdüklerini görüyoruz. Hazine en son mayıs başında 1.5 milyar dolarlık eurobond sattı, hem de 10 yıl vadeli. Üstelik bu kağıtlara gelen talep beş katı gibi yüksek bir düzeyde. Bu ihraçla birlikte yılın ilk beş ayında 2.5 milyar dolar borçlanabilmek Ankara'daki karar vericileri cesaretlendirmiş olsa gerek. Öyle ya IMF'ye ne gerek var, Hazine piyasaya çıktığı zaman rahatça borçlanabiliyor. Bankalar tarafında da durum aynı. Garanti Bankası, Yapı Kredi ve İş Bankası gibi bankalarına ardarda gelen sendikasyon kredilerine bakın.

            Maliyetler yükseliyor
            Bu resmin bir de diğer tarafı var. Evet dışarıdan borçlanabiliyoruz ama hangi maliyetlerle. Dünya piyasalarında artık kaynak eskisi kadar bol değil. Ve daha uzun bir süre de böyle olmaya devam edecek. İş Bankası bu hafta 570 milyon dolarlık bir sendikasyon kredisi aldı ama bu krediye ödediği toplam maliyet Libor artı 250 baz puan. Oysa eylülde aldığı bir önceki sendikasyon kredisinin maliyeti Libor artı 75 baz puandı. Bu kredi iki yıl önce alınan ve bu mayısta vadesi dolan 900 milyon dolarlık kredinin yenilenmesi olarak görülmeli. Böyle bakınca İş Bankası kredisinde yüzde 63 gibi bir yenileme oranı var. Yani krziden önce olduğu gibi yüzde 100 ve üzerindeki oranlar artık yok. Son dönemde kredi imzalayanlardan bir tek Garanti Bankası yüzde 100'lik bir oranda vadesi gelen kredisini yeniledi.

            Koşullar sıkılaşabilir
            Diğer bankalar hep ödediklerinden daha az borçlandılar. Ya ihtiyaçları olmadığından ya piyasa koşullarından böyle oldu ama sonuçta dış borç çevirme rasyoları geriledi. Hazine borçlanmalarında da maliyet arttı. Son tahvillere ödenen spread benzer Amerika hazine kağıdının faizinin 448 baz puan üzerinde. Şu anda Libor faiz oranları çok düşük seviyelerde. Bu nedenle spread artışı çok önemli görülmeyebilir ancak 2009 sonu ya da 2010 başında uluslararası piyasa koşulları daha da sıkışabilir. IMF ile anlaşma yapmak bu koşullarda belki çok cüzi iyileşme sağlayacaktır ama IMF'den sağlanacak fon kamunun dış kaynak ihtiyacını azaltabilir. IMF'nin hem kamu maliyesine getireceği disipline hem de sağlayacağı paraya ihtiyacımız olabilir.
            https://twitter.com/keyborsa_simurg

            Yorum

            • simurg
              Administrator
              • 10 Mart 2007
              • 9248

              #21
              Resesyondan çıkış zamanı mı

              15.08.2009 | Servet Yıldırım | Yorum



              Müjde! Resesyon sona erdi; en azından Avrupa'nın en büyük iki ekonomisi için bunu söyleyebiliriz. Almanya ve Fransa'dan son gelen ikinci çeyrek büyüme rakamları bu ülkelerde resesyonun sona erdiği şeklinde yorumlandı. Euro değer kazandı, hisse senetleri ve emtia fiyatları yükseldi. Elbette işin bir de "ama" boyutu vardı. Piyasalar bu "mutlu haber"in şoku ile coşmaya hazırlanırken, Almanya Ekonomi Bakanı Guttenberg "Sakin olun, abartmayın" türünden bir açıklama yaptı. Avrupa'nın en büyük iki ekonomisi olan Almanya ve Fransa'da gayrisafi yurtiçi hasıla ikinci çeyrekte bir önceki üç aya göre yüzde 0,3 büyüdü. Bunlar bizim için önemli rakamlar. İki önemli ihraç pazarımızda durgunluk dönemi sona eriyor. Gel de heyecanlanma. Bu arada Euro bölgesinin tamamının yüzde 0,1 daraldığını da belirtelim.

              ABD'lilerin tüketecek hali yok
              Alman ekonomi bakanının dediği gibi bu toparlanmaya rağmen Almanya ekonomisi "Hala geçen yıl krizin başladığından hemen önceki noktanın çok uzağında." Üstelik Alman ekonomisinin yakın ilişki içinde olduğu Hollanda, Belçika, İngiltere ve İtalya ekonomileri hala resesyondalar. Kısacası Avrupa'dan bizim için olumlu haberler var ama zaman alacak, yavaş olacak.
              Amerika'ya gelince piyasalar tek kelimeyle "tarifsiz duygular" içinde. Bir taraftan baktığınızda krizden çıkışın başladığını görüyoruz. Diğer taraftan bakınca "Roubini haklı galiba. Bu ekonomi birkaç dip daha yapar" diyorsunuz. Artık herkesin duymaktan sıkıldığı meşhur "bardağın yarısı boş" durumu yani. Boş tarafındaki en çarpıcı gösterge perakende satışlar verisiydi. Salı günü açıklanan perakende satışlar beklentilerin aksine geriledi. Kampanyalarla canlı tutulan otomobil satışları hariç tutulduğunda düşüş daha da belirginleşiyor. Demek ki, Amerika'da tüketicilerin hala tüketecek hali, mecali ve iştahı yok.

              Çıkış yavaş ve sancılı olacak
              Aslında bu gelişmenin şaşırtıcı olmaması gerekir çünkü bu krizin işsizlik olarak maliyetinin en yüksek olduğu ekonomilerden biriydi Amerikan ekonomisi. Sadece geçen hafta işsizlik maaşı alabilmek için başvuranların sayısı sürpiz denecek boyutta artarak 558 bine yükseldi. Ülkenin çalışabilir nufusunun yaklaşık yüzde 10'u işsiz. İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ekonomide tüketim olur mu? Bir zamanlar servet ve gelir kaynağı olan emlak piyasasının çökmesini de buna eklediğinizde Amerika'daki perakende satışların düşük seyretmesini anlamak mümkün. Roubini'nin "W" ya da Deutsche Bank analistinin "UUU" tipi bir seyir olmasa bile krizden çıkışın yavaş ve sancılı olacağının göstergesi bu rakamlar. Yani kısacası, Amerikan ekonomisinde imalat sanayiinde teşvik paketleriyle başlayan toparlanma önümüzdeki çeyreklerde hizmetler sektörünü de yansıyacaktır. Ama "normale dönüş" aynı Avrupa'da olduğu gibi uzun bir zaman alacaktır.

              Japony'da büyüme bekleniyor
              Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya'da da durum farklı değil. Japon ekonomisinin dört çeyrek arka arkaya daraldıktan sonra bu yılın Nisan-haziran döneminde yüzde 1 büyüdüğü tahmin ediliyor. Fakat bu büyümenin çok büyük ölçüde hükümetin sağladığı teşvik paketleri sayesinde sağlandığını, yani hormonlu bir büyüme olduğunu herkes biliyor. Ülkedeki deflasyonist baskının sürdüğünün en iyi göstergesi yine geçtiğimiz hafta açıklanan toptan eşya fiyatlarıydı. Yüzde 8,5'lik rekor düşüş Japon ekonomisinin hükümet müdahalesi olmadan kolay kolay düzelemeyeceğini ve normale dönüşün oldukça uzun zaman alabileceğini gösteriyor.
              https://twitter.com/keyborsa_simurg

              Yorum

              • simurg
                Administrator
                • 10 Mart 2007
                • 9248

                #22
                Altın rallisinin ardındaki neden

                07.11.2009 | Servet Yıldırım | Yorum



                Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) 403 ton altın satacağını eylül ortasında herkes öğrenmişti. Bu hafta ise bu altının yarısını Hindistan'ın alacağını öğrendik. Ve bir anda altının ons fiyatı 1100 dolara yaklaştı. Gerçekten de Hindistan'ın 200 ton altın satın alması bu etkiyi yaratacak nitelikte bir gelişme miydi? Normalde IMF ya da merkez bankaları altın satarsa bu, fiyatları aşağı çekici bir gelişme olarak algılanır. Bu nedenle Avrupa'daki merkez bankaları piyasaları rahatsız etmemek için 1999'dan bu yana satacakları altına üst sınır getiren bir anlaşma yapıyorlar. IMF'nin altın satacağı haberi de geçmişte fiyatları aşağı çekici etki yapmıştı. Peki bu defa ne oldu da ters yönde etki yaptı?

                Çin'in talebi karşılanamaz
                Görünürdeki neden Hindistan'ı diğer merkez bankalarının izleyeceğiydi. Yani başta Asya'dakiler olmak üzere birçok merkez bankasının döviz rezervlerini çeşitlendirmek için portföylerinde altına daha fazla yer verecekleri gibi bir endişe ortaya çıktı. Bu merkez bankalarının özelliği yüksek rezervlere sahip olmaları. O kadar fazla rezervleri var ki; mesela sırf Çin iki trilyon doların üzerindeki rezervinin tamamıyla altın almaya karar verse yeryüzünde Çin'in talebini karşılayacak kadar külçe altın bulunamaz. Ancak merkez bankalarının altına hücum edeceği gibi geniş çaplı bir eğilim olmasını beklemiyorum. Şu ana kadar da bu yönde bir sinyal gelmedi. Dolayısıyla bu hikâyenin altı çok güçlü değil. Ama buna rağmen altındaki yükselişi açıklayacak daha başka ve elle tutulur gerekçeler yok değil.

                Güvensiz hava altına yarıyor
                Altın güvenli liman olarak bilinir. Ne zaman bir yerde güven kaybolmuşsa orada altına yöneliş başlamıştır. Ve bir yılı aşkın bir süredir mali piyasalarda güven ortadan kayboldu. Bakmayın toparlanma hikâyelerine hâlâ güvenin tekrar tesis edildiğini söylemek mümkün değil. Düşünün küresel ekonominin lokomotifi olan ABD'de her hafta birkaç banka batıyor. Amerikan KOBİ'lerine finansman sağlayan en büyük kuruluş olan CIT iflasını istedi. Tam toparlandık derken yeni bir batış hikâyesi ve yeni dip tahminleri yapılıyor. Bu haftaki tartışmaları hatırlayın. Önceki tahminleri nedeniyle adı guruya çıkan Roubini "varlık balonu"nun en geç bir yıl içinde patlayacağını öngördü. Nobel ödüllü Joseph Stiglizt, Amerikan ekonomisinin büyümesinin mucize olacağını düşünüyor. Bu ortamda güvenin yeniden oluşması çok zor. Ve bu hava altına yarıyor. Fiyatlar yukarı çıkmak için sadece bir neden arar. Bu defa neden, IMF'nin Hindistan'a yaptığı altın satışı oldu. Başka bir ortamda aynı satış nedeniyle altın fiyatının düşmeye başladığını görebilirdik.

                1500 dolara gider mi
                Bu hafta CNBC-e'deki yayınıma konuk olan İstanbul Altın Borsası Başkanı Osman Saraç da aynı düşüncede. "Dünyada 3000 tonluk altın arz ve talebi var. 200 ton önemlidir ama tek başına altın talebine etkide bulunmaz" diyor Saraç. Gelinen noktada altın 1100 dolara dayandı. Ancak kısa vadede kâr amaçlı satışlar görebiliriz. Özellikle yıl sonunda defterlerini bağlayacak olan fonların kâr amaçlı satışlarıyla gerileme olsa bile bin doların altına inilmesi çok zor. Kısa süreli düzeltmenin ardından ise tekrar yukarı çıkış tahminleri daha ağırlıklı. Mesela Osman Saraç, "Kâr realizasyonları dışında gelecek bir yılda altının düşeceğini sanmıyorum" diyor ve 1500 dolar tahminini yapıyor. Analistler 1500 dolara giden yolda önce 1100 ve ardından 1200 doların deneneceğini düşünüyorlar.
                Referans
                https://twitter.com/keyborsa_simurg

                Yorum

                • warworn
                  BUĞRA
                  • 05 Eylül 2009
                  • 274

                  #23
                  İtalya yeni Yunanistan olur mu

                  İtalya yeni Yunanistan olur mu

                  Avrupa, Yunanistan'ı borç krizinden kurtarmaya çalışırken şimdi de yeni bir tartışma başladı. İtalya yeni Yunanistan olur mu? Hemen fikrimi söyleyeyim: İtalya, kolay kolay Yunanistan olmaz. Eğer olursa işte o zaman felaket olur. Hem bizim için hem de Avrupa için bu durum içinden çıkılması çok zor bir durum olur. Bizim için zor olur; çünkü İtalya, Türkiye için bir Yunanistan değil. Hem bu ülkeyle yaptığımız ticaret hem de Türkiye'deki İtalyan yatırımları Yunanistan'ın çok üzerinde.

                  Sıkıntıyı biz de yaşarız
                  Dolayısıyla İtalya'nın yaşayacağı bir sıkıntıyı değişik kanallardan biz de ciddi şekilde hissederiz. Avrupa için zor olur çünkü İtalya, Euro Bölgesi'ndeki en büyük üçüncü ekonomi. Yunanistan vakasında olduğu gibi öyle "Adaları satsınlar, borçlarını ödesinler" geyikleriyle hafife alınabilecek bir durum olmaz. İtalya ile Yunanistan'ın benzer tarafları çok. Her iki ülke de oldukça yüksek borç rasyosuna sahip. Kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranı açısından İtalya'nın Yunanistan'dan geri kalır yanı yok. 2008 yılında GSYH'nin yüzde 106'sı dolayında olan borç stoku 2009'da 116'ya yükseldi. Bütçe dengesi açısından ise 2009'daki bozulmaya rağmen Yunanistan'dan daha iyi durumda. Yunanistan'da yüzde 10'u çoktan aşan bütçe açığının milli gelire oranı İtalya'da halen yüzde 5 dolayında. Tek başına ele alındığında bu rakam İtalya için oldukça yüksek. 2008'de yüzde 2,7 imiş ve bir yılda tam iki katına çıkmış.

                  İstatistikleri güvenilir
                  Ekonomi ise geçen yıl yüzde beş daralmış. Kolay değil, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en sert daralmayı yaşamış İtalya. Bu yıl ise yüzde 1 dolayında bir rakam ile tekrar büyümeye dönülmesi bekleniyor. Ama İtalya'nın Yunanistan'dan temel bir farkı var: İstatistikleri güvenilir. Eğer İtalyanlar açık falanca seviyede diyorlarsa herkes biliyor ki açık o seviyededir. Yunanistan'ın istatistiklerine ise kimse güvenmiyor. Rakamlar bu haliyle kısa vadede İtalya için bir Yunanistan sendromu yaşanmayacağını gösteriyor. Üstelik İtalyan halkının ve şirketlerinin borçluluk oranları diğer Avrupa ekonomilerine göre daha düşük. Kamu borcu yüksek yüksek olmasına ama vade yapısı açısından daha dengeli. Dün CNBC'nin konuştuğu Bocconi Üniversitesi Dekanı Guido Tabellini bu durumu "1990'lardan alınan ders"e bağlıyor. Aynı dersi 2001 krizinde biz de almıştık.

                  Nüfuz hızla yaşlanıyor
                  Bütçe açığı var ama İtalyan ekonomisi faiz dışı fazla üretebiliyor. Bu da Yunanistan'a göre önemli bir fark. Ve en önemlisi birçok Avrupa ülkesinin başına bela olan emlak balonu İtalya'da yok. Ama orta vadede kimse emin olamıyor. Geçmişte değeri düşük tutulan liret ile desteklenen İtalyan üreticileri euroya geçildikten sonra 2000'li yıllarda değerli euronun acısını çok çektiler ve hazırgiyim gibi bazı alanlarda Asya rekabeti karşısında geri çekilip, strateji değiştirmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla euronun değerlenmesi orta vadeli bir tehdit olmayı sürdürüyor. Ama en büyük tehdit İtalyanın hızla yaşlanan nüfüsundan geliyor. Bu yapı İtalyan sosyal güvenlik sistemini kısa vadede olmasa da uzun dönemde ciddi bir krize sürükleyebilir.
                  darağacında olsak bile son sözüm FENERBAHÇE........

                  Yorum

                  • warworn
                    BUĞRA
                    • 05 Eylül 2009
                    • 274

                    #24
                    Devalüasyonu tartışmanın zamanı mı

                    Devalüasyonu tartışmanın zamanı mı
                    17.03.2010

                    Güngör Uras bu hafta bir tartışma başlattı ama tartışmaya katılan şu an itibariyle çok fazla değil. "Devalüasyonu tartışmanın zamanıdır" diyor Güngör Uras. "Gerçekçi olalım. TL'nin bugünkü aşırı değeriyle ithalat yavaşlamaz, artar. İhracat dövizi girişi görünürde artsa da net döviz girdisi giderek azalır. Katma değer yaratamayız" uyarısını yapıyor. Bu uyarıya ilişkin görüşümü belirtmeden önce Türk Lirası'nın mevcut düzeyine bakalım. TL'deki değerlenmenin boyutu farklı endekslere ve ölçütlere göre belirlenebilir. Benim takip etmeye çalıştığım Merkez Bankası'nın reel efektif kur endeksidir. 1995 yılını baz alan bu endeks Uluslararası Para Fonu (IMF) tanımına uygun olarak ticaretimizde ağırlığı olan 19 ülkeye göre hesaplanmıştır.

                    TL ilk iki ayda değerlendi
                    Fiyat endeksi olarak ise tüketici fiyatları kullanılıyor. Endekste artış Türk Lirası'nın reel değer kazancını gösteriyor. Endeksin son değeri şubat ayı için 182.8. Bu rakamı farklı birkaç tarih ile karşılaştıralım. Böylece Türk Lirası'nın o zaman dilimlerindeki değerlenmesini görebiliriz. Mesela 2009 sonunda endeks 170 düzeyindeymiş. Dolayısıyla bu yılın ilk iki ayında belirgin bir reel değerlenme var. Krizin etkisinin en fazla hissedildiği 2009 Martı'nda ise 160 imiş. TL'nin en fazla değer yitirdiği an olan krizin dip noktasından bu yana reel değerlenme 22 puan ya da yüzde 13,7 olmuş. Ama ekonominin nispeten en iyi durumda olduğu ve Türkiye algılamasının zirvede bulunduğu 2007 sonu ile karşılaştırdığımızda ise 8 puanlık ya da yüzde 4,2'lik bir değer kaybı var. Yani o tarihe göre Türk Lirası reel olarak değer kaybetmiş.

                    İhracat katlandı, enflasyon düştü
                    Karşılaştırmayı AK Parti'nin iktidara geldiği 2002 Kasımı ile yaptığımızda ciddi bir reel değerlenme olduğunu görüyoruz. AKP seçimleri kazanıp, ilk hükümetini kurduğunda endeksin değeri 124'müş, bugün ise 182.8. Yani puan olarak 58 puanlık ve yüzde olarak ise yüzde 47'lik bir değerlenmeden bahsediyoruz. Peki bu değerlenme ihracatı engellemiş mi? Hayır, 2002 ile 2008 dönemindeki bu muazzam değerlenmeye rağmen ihracat 36 milyar dolardan 132 milyar dolara yükselmiş. Enflasyon ise yüzde 30'dan yüzde 6,5'e kadar gerilemiş. Yani TL değerlenmesi Merkez Bankası'nın önceliği olan enflasyonu aşağı çekme amacına hizmet etmiş. Ekonomi ise bu dönemde neredeyse kesintisiz 30 çeyrek büyümüş. Ama değerli TL'nin de yardımıyla ithalat da aynı şekilde katlanarak artmış, birçok firma kullandığı girdileri içeriden temin etmek yerine dışarıdan ithal eder hale gelmiş. Bu dönemdeki parlak performansa rağmen 2002 yılında yüzde 10,3 olan işsizlik 2008'i yüzde 11 ile tamamlamış.

                    Tartışmanın zamanı değil
                    Farklı yorumlar yapılabilecek bir tablo ile karşı karşıyayız. Güngör Uras'ın önerdiği TL değer kaybının ekonomiye etkisi konusunda farklı değerlendirmeler yapılabilir. Böyle bir gelişme ihracatı ve büyümeyi olumlu etkileyebilir, istihdamı artırabilir. Ama mevcut ekonomi ve kur politikası çerçevesinde çok mümkün olmadığını düşünüyorum. TL'nin değerinde belirgin bir düşüşe yol açacak ciddi bir devlüasyon ancak yeni ve kapsamlı bir programın parçası olmalıdır. Enflasyon hedeflemesi yapan bir Merkez Bankası şu anda bu önerinin adresi olamaz. Serbest kur rejimine karar vermiş bir hükümet ise devalüasyonu ciddi bir araç olarak kolay kolay kullanamaz. O halde Güngör Uras'ın başlıktaki "Devalüasyonu tartışmanın zamanı mı?" sorusunun yanıtı bence "Hayır zamanı değil" olmalı.
                    darağacında olsak bile son sözüm FENERBAHÇE........

                    Yorum

                    • warworn
                      BUĞRA
                      • 05 Eylül 2009
                      • 274

                      #25
                      Enflasyon mu, büyüme mi

                      Enflasyon mu, büyüme mi
                      20.03.2010

                      Yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 6,5. Şubat ayı yıllık enflasyonu ise yüzde 10,13. Arada dört puanlık bir fark var. Hedefe göre çok ciddi bir sapma bu. Merkez Bankası'nın yakından takip ettiği çekirdek enflasyon ise yüzde 4 dolayında seyrediyor. Çekirdek enflasyonun düşük seyretmesi, Merkez Bankası'nı rahatlatıyor rahatlatmasına ama genel enflasyon rakamının yüksek seyretmesinin yarattığı ciddi bir tehdit var. Tüketiciler ve toplumun geniş bir kesimi için çekirdek enflasyon bir anlam ifade etmiyor. Bu kesimler enflasyon rakamının yüzde 6,5'lik hedefin çok üzerinde seyretmesine bakıp "enflasyon yükseliyor" duygusuna kapılmaları çok kolay.

                      Merkez Bankası kaygılı
                      Sonuçta bu duyguyla insanların kira kontratlarından ücret sözleşmelerine, çocuklarının harçlıklarından sattıkları ürün ve hizmetlerin fiyatlarına kadar her şeyde ayarlama yaparken yüzde 6,5'lik hedef enflasyonu dikkate almayıp, yüzde 10 civarındaki mevcut enflasyonda ısrar etmeleri Merkez Bankası için hayatı zorlaştıracak gelişme olur. İşte bu kaygı ilk defa bir Para Politikası Kurulu (PPK) kararına yansıdı. "Yakın dönemde enflasyon beklentilerinde gözlenen artışın genel fiyatlama davranışlarında bozulmaya yol açması halinde ise Merkez Bankası, Enflasyon Raporu'ndaki baz senaryoda öngörülen duruşa kıyasla daha erken bir parasal sıkılaştırmaya gitmekte tereddüt etmeyecektir" diyor Merkez Bankası perşembe günkü Para Politikası Kurulu kararında. Daha önceki kararlarda böyle bir uyarı yapma ihtiyacı hissetmemişti.

                      Hükümete de görev düşüyor
                      2007 ve 2008 yıllarını hatırlayalım. Her iki yılda da yüzde 4 olarak belirlenen hedeflere yaklaşmak mümkün olmamıştı ve Merkez Bankası ikinci yılda anlamını yitiren hedefi revize etmek zorunda kalmıştı. Bu yıl da aynı durumla karşılaşılabilir mi? Enflasyon hedefini hükümet ile Merkez Bankası birlikte belirliyor. Çünkü bu hedefe sadece Merkez Bankası'nın kontrolünde olan para ve kur politikası ile ulaşmak mümkün değildir. Hedefe ulaşılması için bu hedefle uyumlu maliye ve ücretler politikaları da uygulanmalıdır. Makro politikalar aynı ahenkle işlemelidir. Para politikasını yüzde 6,5 hedefe ama ücretler politikasını yüzde 10 enflasyona göre uygularsanız, taraflardan birinin bir ayarlama yapması gerekir. Yani hedefe ulaşmak için ya Merkez Bankası başlangıçta öngördüğünden daha sıkı bir para politikası izleyecektir ya da hükümet başka yerlerden kısacaktır. Anlayacağınız çok zor bir denge. Şu anda Merkez Bankası'nın önünde enflasyon hedefine ulaşmaktan ve buna uygun politika izlemekten başka seçenek yok. Yasası ona fiyat istikrarını sağlamasını emrediyor, uyguladığı enflasyon hedeflemesi ise bir sapma olduğunda hesap vermesini gerektiriyor.

                      Revizyon tartışması
                      Hükümetin önünde ise iki seçenek var ya büyümeye odaklanacak ya da enflasyon hedefini gözetecek. O da zor bir karar ile karşı karşıya. Seçime giderken enflasyon hedefine ulaşmak için politikaları biraz sıksa, büyüme ve zaten kötü durumda olan istihdam tarafında başı ağrıyacak. Seçim kaygısı ile büyüme pahasına enflasyonu boşlasa, seçime enflasyonda başarısız olmuş bir hükümet olarak gitme riski var. Geçmiş örnekler de göstermiştir ki, bu durumda yani bir enflasyon-büyüme tercihi yapma durumunda kalan siyasi iktidarlar seçim arefesinde hep büyümeyi olabildiğince yüksek tutmayı tercih etmişlerdir. Bu noktada bir süre sonra anlamını yitirecek ve sürekli olarak hükümetin karşısına çıkarılacak enflasyon hedefinin revizyonu gündeme gelebilir mi? Şimdi değil ama yılın ilerleyen döneminde böyle bir tartışmanın başlaması bana çok olasılık dışı gelmiyor.
                      darağacında olsak bile son sözüm FENERBAHÇE........

                      Yorum

                      Working...
                      X

                      Debug Information