Yiğit Bulut

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Timur
    Tecrübeli
    • 22 Mayıs 2007
    • 352

    #1

    Yiğit Bulut

    Geçen birkaç hafta içinde aşağıdaki yazıyı ele almış ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Genelkurmay Başkanı'nın ekonomik konsept ile ilgili çok önemli ifadeler ortaya koyduğunu belirtmiştim. Bu noktada bu yazıdan bazı alıntılar yapmak istiyorum. Genelkurmay Başkanı’nın geçtiğimiz hafta yaptığı konuşma seçim telaşı içine girmiş Türk kamuoyunda yeterince sorgulandı mı? Soruya algılamanıza göre, fazla bile sorgulandı veya hayır, detaylar algılanmadı, gibi cevaplar verebilirsiniz. İzin verirseniz yapılan açıklamada ekonomik anlamda çok önemli bulduğum bölümlerden yola çıkarak bazı tespitlerimi sizlere aktarmak istiyorum.

    Amacım 'Genelkurmay Başkanı ne kadar önemli şeyler söyledi' demek değil, 1946’dan bugüne uluslararası finans kapitalin elinde oyuncak olan ekonomik sistemimizin, ilk defa devletin içinden çıkan bir refleks ile ekonomik güvenlik kavramı eşliğinde yeniden sorgulanma yoluna girilmiş olması. Tekrar etmek istiyorum: Bugüne kadar laiklik kavramı dışında devletin ekonomik dinamiklerine karışmayan, hatta seçilmişlerin yaptıklarına bazı kavramlara dokunmadıkları sürece ses çıkarmayan kurumların, 1923-1946 sonrası dönemde ilk defa "sistemin tümü sorgulanmaz ise güvende olamayız" mesajı vermeleri çok önemli.



    Devlet reflekssiz kalmadı


    Bu noktada geriye dönmek ve ilk devalüasyon ile tam manipülasyona açık hale kademe kademe getirilen Türk ekonomik sisteminden, daha doğrusu ortaya çıkan temel çelişkiden bahsetmek istiyorum. 1946 sonrası ortaya çıkan soru çok net: Türk ekonomisinin ana unsuru ne? Üretim mi? Yoksa sıcak para akışı ile belli bir süre genleşen ve bir süre sonra kendi üstüne kapanıp halkın varlıklarını transfer eden yapı mı?

    Sonuç 1: Yukarıda aktardığım dinamikler ve bazı kavramlara dokunulmadığı sürece devletin kurumlarının reflekssiz kalması durumu Genelkurmay'ın son açıklamaları ile 1946’dan bugüne ilk defa değişti. Bazı kavramlara dokunulmadıkça ortaya çıkmayan devletin bir bölümü ilk defa Genelkurmay Başkanı’nın son iki konuşmasında değindiği ekonomik güvenlik ve yabancı unsurların ekonomik manipülasyonları gibi kavramlar ile konseptin değiştiğini çok net ortaya koydular.



    Ekonomik model değişmeli


    Sonuç 2: Bu değişimin anlamı çok açık. Askerin de müdahil olacağı bir ortamda Türkiye 1946’dan beri içine düştüğü temel ekonomik model çelişkisinde yeni bir arama-tarama eşiğine doğru itilecek. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir: Sorgulamanın başlaması yapının değişeceği anlamına gelir mi? Haklısınız, çok kısa vadede gelmez fakat sadece bazı kavramlara odaklanan ve devletin ana reflekslerini temsil eden kurumlardan biri olan Silahlı Kuvvetler'in ekonomik güvenlik kavramını ortaya atması büyük bir değişime veya en azından büyük bir değişime yol açabilecek sorgulamaya doğru itileceğimizi gösteriyor.

    Son söz: 2003 yılının ilk 6 ayı içinde dolar kuru 1.7 YTL seviyesini ve üstünü test etti. 2007 yılın ilk 6 ayı içindeyiz ve kur 1.3 YTL seviyesine doğru geriliyor. Bu süre içinde geçen 4 yıllık süreçte Türkiye dünyanın en yüksek faizini veren Hazine bonolarının neredeyse tamamını sıcak para arz edenlere sattı. Doların yüzde 20-25 arasında değer kaybettiği bu yapıya, YTL bazında kazanılan faizi de ekleyin ve lütfen şu soruya cevap verin: Sıcakçıların kâr ettiği aradaki fark nereden karşılandı? Cevap çok açık: Bizim olması gerekenlerin başkalarının cebine girmesiyle. Umarım, yıllardır anlatmaya çalıştığım kavramlar Genelkurmay’ın ekonomik güvenlik kavramının da ivmesiyle daha fazla yayılır ve varlıklarımızı transfer eden var olan sıcak para tabanlı modelden bir an önce kurtulabiliriz.”



    Bir dinamik yıkılıyor

    Değerli dostlar, bu yazıyı yazdığım saatten bugüne gelinen nokta: Oyakbank’ın tamamı yabancılara satıldı. Son 48 saattir telefonum susmuyor. Tasfiye edilen Türkiye fikrinden korkan ve sarılacak elde kalan son dal olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni gören birçok Türk vatandaşı, hayatını hiçe sayarak savaşan personel, yakınlarını şehit veren cesur insanlarımız sürekli arayarak hayal kırıklıklarını belirtiyorlar. Söyledikleri çok açık: Hepimiz şoktayız, hepimizin canı yanıyor, daha da acısı bizim canımız yanarken ulusalcı söylemleri her zaman varmak istedikleri nokta için tehlike görenler, yaşananlar üzerine şimdi zil takıp oynuyorlar.

    Sonuç 1: Güngör Uras iki gündür Milliyet gazetesinde net olarak ortaya koyuyor: Oyak bu satışa, Coşkun Ulusoy’un yaptığı hatalar sonucu geldi. Yola kırmızı-beyaz tişörtler giyip çıkan, ihale sürecinde salondakilere slogan attırmaya kadar işi vardıran Ulusoy’un hesap bilmezliği yüzünden Türk kamuoyu, tarihinin en büyük psikolojik darbesini aldı. Sorun sadece bankanın satılması değil. Türk insanı inandığı, güvendiği, geleceğinin garantisi olarak gördüğü bir dinamiğin, bir şahsın hataları sonucu yıkılmasını, yok olmasını seyrediyor. Türk insanına karşı yürütülen psikolojik harekâtta kazanılan bu safhayı inanın kimse beceremezdi. Ulusoy’u kutlamak gerekli.

    Sonuç 2: Dünden beri telefonlarım susmuyor. Özellikle bu ülke uğruna savaşırken şehit düşmüş canlarımızın aileleri, akrabaları arıyorlar. O insanların içinde bulundukları durumu, yıkılmışlıklarını duymanız, görmeniz gerekli.



    Satmayın, halka açın

    Son söz: Buradan Oyak yönetimine sesleniyorum. Oyakbank’ın satışı gibi Türk halkının psikolojik dinamiklerini etkileyecek bir olay sadece para ile değerlendirilemez. Bu hareket tamamlanırsa Türk halkına karşı yıllardır yürütülen psikolojik harekâtın dahi veremediği bir zarar ortaya çıkacak. Sizlere net bir tavsiyem var: Türk halkının bankalarda ve sistem dışında bugün itibariyle 80 milyar doların üzerinde birikimi var. Satışı iptal edin, Ulusoy’u görevden alın ve gelin bankanın tamamını yabancılara satılan fiyat üzerinden halka açalım. Aynı maddi giriş sağlanacağı gibi değeri milyarlarca dolarla ölçülemeyecek bir adım Türkiye adına atılmış olur.
  • Timur
    Tecrübeli
    • 22 Mayıs 2007
    • 352

    #2
    Bu ülkeye gerçekten inanıyorlarsa faiz düşer

    İddia edildiği gibi sistem iyi olma yolunda ilerliyorsa; her şeyden önce faizin düşmesi, yani sisteme para sokanların düşük risk primi talep eder hale gelmeleri gerekir. Dünyanın en yüksek faizinin ödendiği bir ortamda kimse 'Biz ekonomik mucize yarattık' diyemez.



    Perşembe günü öğleden sonra özellikle borsadaki yükselişle başlayan dalga içinde en sık yapılan yorum: "Siyasi risk düşüyor, ABD ile Kuzey Irak konusunda anlaşma sağlandı, yabancılar alıma geçti, Türkiye’ye inanılmaz bir güven var, algılanan herhangi bir sorun yok."

    Bu noktada aklıma bir soru geliyor: Madem her şey bu kadar parlak, faiz neden aynı tepkiyi vermiyor? Faiz neden net bir şekilde düşmüyor? Neden yüzde 18’li seviyelerin altına gelmiyor? Neden dünya genelinde ödenen en yüksek reel faiz Türkiye’de?



    Yüksek olması kime yarar


    Değerli dostlar, faizin neden düşmediğini salt piyasa dinamikleri açısından sorgulamayı başka bir yazıya bırakıyor ve defalarca bu detaylara dikkat çekmeme rağmen en zayıf noktamız olduğunu bildiğim için bir kez daha ele alarak bir soru sormak istiyorum: Yüksek kalan faiz kimin için olumlu?

    Cevabı çok zor değil; parayı veren, sistemi dengede tutmak açısından parayı alan için olumlu. Daha açıkçası; borç verenler, bankalar ve borç alıp kuyruğu dik tutmaya çalışan siyasi otorite için. Peki bu dengede vatandaş nerede? Sokaktaki vatandaş bu denklem içinde yok.

    Daha açıkçası; Türkiye'de paranın yüzde 90'ından fazlasının yüzde 10'un elinde olduğunu bilir ve bu gerçeğe Türkiye'ye rant kazanmaya gelen yurtdışı kaynaklı para gerçeğini de eklerseniz, ortaya şöyle bir sonuç çıkar: Faiz yükselince, halk cebine girmesi gereken paranın daha büyük bir bölümünü risk görüp daha fazla prim talep edenlere aktarır. Uzağa gitmeyin; 2004'te 70 katrilyon, yani o günün kuru ile 52 milyar dolar faiz harcamamız var. Bu para nerede? Bakın bakalım cebinize girdi mi?



    Hastalık mı dengeleyici mi

    Çıkarımlar:

    1- Tarihte birçok belgeye, hatta kutsal kitaplara bile "haram" tespitiyle giren ve modern ekonomistlerin "katalizör" veya "dengeleyici" olarak tanımladıkları faiz dinamiği, ekonomideki hastalığın belirtisidir.

    2- Hastalık, daha doğrusu sistemdeki iltihap yayıldıkça faiz artar, hastalık azaldıkça faiz düşer.

    3- Hastalığın her zaman gerçek olması da gerekmez, sanal ve beklenti kırılması odaklı da olabilir. Sebebi çok açıktır; sağlıklı bir ortamda ülkede paralarını tutmak isteyenler düşük risk primi talep eder. Ortam bozuldukça risk primi istekleri artar ve sonunda, onları davet etmemenize rağmen sistem öyle kurulduğu için, aynen 2004'teki gibi, bütçenizin yarısını onlara aktarır hale gelirsiniz.

    4- Faiz bir ekonominin dengeleyicisi gibi görünse bile aslında sistemi kuranların kurnazlığı sonucu dengeleyen konumunda sistemdeki varlığı emen bir yapıdır. Faizin yüksek olduğu bir yapıda adil bir ekonomik paylaşımdan bahsedilemez.

    5- İddia edildiği gibi sistem iyi olma yolunda ilerliyorsa; her şeyden önce faizin düşmesi, yani sisteme para sokanların düşük risk primi talep eder hale gelmeleri gerekir.

    6- "İyiye gitme" kavramına "Referansınız ne" sorusu ile birlikte cevap aramak gerekir. Yüksek faiz sıcak para sahipleri için iyi olurken, birikimi olmayan yerli halkı bitirir.

    Son söz: Yüksek faiz hastalık belirtisi olduğu gibi dünyanın en yüksek faizinin ödendiği bir ortamda kimse "Biz ekonomik mucize yarattık" diyemez.

    Not: Türkiye’de mortgage ile ilgili dünya üzerinde örneği olmayan bir uygulama yapıldı ve borçlunun bütün varlığına ödememe durumunda el konabilecek şekilde hukuki zemin oluşturuldu. Bu ülkede banka alıp yüksek faizle borç dağıtan uluslararası sermayeyi koruma adına bu, halka atılmış bir kazıktır.

    Yorum

    • Timur
      Tecrübeli
      • 22 Mayıs 2007
      • 352

      #3
      Petkim'de taban fiyat 3 milyar dolar

      Petkim'de ihale bedeli 3 milyar taban ile oluşmaya başlamalı ve özellikle Tüpraş’la arasındaki rasyoyu da dikkate alırsak, sonuçta bu şirketi kontrol etmek isteyen en az 2 milyar dolar bir bedele hazır olmalı.


      Piyasada Petkim ile ilgili olarak, bana göre kasıtlı bir şekilde, şu anda piyasada işlem gördüğü değerin iyi bir fiyat olduğu ve bu fiyata yakın bir değer ile satılmasının doğru olabileceği konuşuluyor. Ne güzel 650-700 milyon dolar arası bir para veren Petkim’i kontrol edecek!

      Bu noktada ben de bunu söyleyen alıcılara veya dışarıdan yorum yapanlara diyorum ki; “Ne gerek var, bedava verelim!”

      Değerli dostlar, “Petkim ihalesinde oluşması gereken taban fiyat bugün piyasada işlem gördüğü değerin en az iki katı olmalıdır” tezini ortaya atmak ve sorular eşliğinde detaylandırmak istiyorum.



      İMKB geride kaldı


      Soru 1: Türk sermaye piyasaları bugün dünyada son dönemde oluşan hareketi yansıtıyor mu? Uzun süreden beri bu köşede “2006 Mart başından beri dünya genelinden koptuk, onlar gitti biz baktık" söylemini matematik ispatı ile aktarmaya çalışıyorum. Bu yazıyı yazdığım saate kadar okuduğum bütün gazetelerde Ali Babacan’ın da aynı tip sözlerine (ilk defa) rastladım. İşte Babacan’ın cümleleri:

      Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, nisan ayından bu yana gelişmekte olan ülkelerin borsalarının ortalama yüzde 10 arttığını, Türkiye’de ise yüzde 2 gerilediğini kaydederek, "12 puanlık makasımız açılmış durumda. Bu, 'acaba' soru işaretinin Türkiye’ye getirdiği maliyet. Bir şey olmuyor derken, dışarıda işler çok iyi gitti, bu dönemde."

      Gördüğünüz gibi hükümetin bakanı bile net olarak ortaya koyuyor, dünya genelindeki hareketten çok geri kaldık. Babacan’a göre Nisan 2007’den beri yüzde 12 geride kaldık, bana göre Mart 2006’dan beri yüzde 20-25.

      Soru 2: Dünya genelindeki harekete uyum sağlayamadık ise, Pektim ile bunun ilgisi ne? Çok açık, bugün “Petkim’in piyasa değeri iyi” diyenlerin tezi gerçekçi değil. Dünya genelinde geride kalmış bir genel piyasa yapısı içinde şirketin değeri iyi olamaz.

      Soru 3: Şirket piyasaya göre primli olamaz mı? Şirketin değeri “ederinde hatta üstünde” diyenler acaba şirketin dolar bazındaki hisse grafiğine hiç baktılar mı? İşte görünen...

      Dolar bazında 2000 yılı değerine ve hemen sonra bugün işlem gördüğü değere bakın ve sonra lütfen şu soruya cevap arayın: 2000 yılından bugüne Türkiye’de neler oldu? Neler hangi fiyatla satıldı? Dünya genelinde neler oldu? Finansal trendler nasıl değişti?

      Bu sorulara cevap arayalım ve sonra elimizi vicdanımıza koyup sonuca gidelim, ne dersiniz Petkim’in fiyatı iyi mi?

      Tüpraş 2000 yılını geçti


      Soru 4: Tüpraş ile Petkim’i 2000 yılı hisse değerlerine göre nasıl karşılaştırabiliriz? Tüpraş’ta ihale öncesi piyasada satıldığı fiyata göre oldukça düşük bir değerden işlem görüyordu, fiyat oldukça yüksek çıktı, sonrasında hisse değeri bu fiyata gelmedi ama 2000 yılı zirvesini geçti, bu dinamik nasıl sorgulanabilir?

      Tüpraş’ın dolar bazındaki grafiğini de aktarayım.

      Grafik üzerinde net olarak görüldüğü gibi, ihale sonrası fiyat “kontrol hissesini satın alan” seviyesine gelmiyor fakat 2000 yılı dolar bazındaki zirveyi geçiyor. Bu grafik sonrası lütfen bir kez daha Petkim’in dolar bazındaki yukarıdaki grafiğine bakın ve şu soruya cevap arayın. Genelden özele saydığımız bütün şartlar dahilinde sizce bugün görülen ve iyi olduğu hatta yüksek olduğu iddia edilen değer doğru olabilir mi?



      Taban 3 milyar dolar


      Sonuç 1: Bana göre ihale bedeli 3 milyar taban ile oluşmaya başlamalı ve özellikle Tüpraş’la arasındaki rasyoyu da dikkate alırsak, sonuçta bu şirketi kontrol etmek isteyen en az 2 milyar dolar bir bedele hazır olmalı.

      Sonuç 2: Madem iddia edildiği gibi işler iyi, umarım “fiyatı bu iyi havadan etkilenerek, bu şekilde tahmin etmemize de” bazıları bozulmazlar.

      Sonuç 3: Bu şirketler halkın malı ve ille de satılacaksa (bence satılmamalı) ne kadar yüksek fiyat ile satılırsa bizim için o kadar iyi.

      Not: Liman özelleştirmelerinde oluşan fiyatlara bir bakalım ve sonra gelip 6 rıhtımı, karayolu bağlantısı ve İzmir’e göre derinlik avantajı olan Petkim Limanı’nı da aynı dinamikler içinde sorgulayalım. Bu tesis, bazı fiyatlar “iyi diye” bize algılatılarak bedavaya elimizden alınmak üzere. Türk halkına duyurulur.

      Yorum

      • Timur
        Tecrübeli
        • 22 Mayıs 2007
        • 352

        #4
        Aşağıdaki olayların akşını okuyun, sonra bir soru soralım

        ABD ve Avrupa Birliği’nin bölgemizde uygulamak istedikleri politikalarda karşılarında gördükleri en büyük engel TSK. Böylesine organize büyük bir gücün varlığından rahatsız oldukları gibi, bu gücü kendi planları doğrultusunda kanalize edememeleri de onları adeta deli ediyor.



        Hiçbir yorum yapmadan bir kronolojiyi aktarmak istiyorum.

        1- Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi” adı verilen belgeyi imzaladı. Belgenin özü ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmişti. Aynı belgede Türkiye ve bulunduğumuz bölge ile ilgili şu cümleler yar aldı: “İki yüz milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır. Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir.”

        2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD’nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay’ı, 1997 yılında “Milli Askeri Strateji Konseptini (MASK)” değiştirdi ve “aktif güvenlik politikası, bölgenin bağımsızlığı, TSK’nın modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların süratle tespit ve iyileştirilmesi” gibi dinamiklere farklı bakmaya başladı. Bu değişim aslında Orta Doğu’da yerleşme derdini yavaş yavaş ortaya döken ABD’nin en yapmak istediğini ilk algılayan yapı olma özelliğinden kaynaklanıyordu.



        ABD rahatsız oldu


        3- MASK’ın değişmesi ABD’yi herkesten fazla rahatsız etti. 1997-2000 arasında yaşananlar ve daha da ortaya dökülen ABD amaçları, 2000 yılında ABD Hava Harp Akademisi Türkiye Masası Şefi Albay Hitckok’un hazırladığı raporla iyice gün yüzüne çıktı. ABD, kendi yapmak istediklerine karşılık, TSK’nın bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara’dan alınmasından ciddi anlamda rahatsız olmuştu. Ayrıca MASK’ın ABD’ye danışmadan değiştirilmesi eleştiriliyor ve aynen şu ifade kullanılıyordu: “Türkiye’nin bölgede bağımsız bir güvenlik faktörü olarak güçlenmesi ve artan askeri gücü, bölgedeki istikrarsızlığı arttırmaktadır.”

        4- Aynı dönemde yazılan sorgulamaya yönelik ABD makamlarının raporlarında Türkiye’nin 2015 yılına kadar alacağı tavrın ve ülke içindeki gelişmelerin ABD’nin ana çıkarlarının bulunduğu Büyük Orta Doğu bölgesinde belirleyici olacağı belirtiliyordu.



        Karar sürecinde yokuz


        5- TBMM’den geçmeyen tezkere ve TSK’nın ABD’nin istekleri doğrultusunda Büyük Orta Doğu Projesi'ne dahil edilememiş olması okyanus ötesindekileri daha da kızdırdı. 2004 yılının nisan ayında BOP’u anlatan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel Türkiye’yi “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımladı ve aynen şu cümleyi kullandı: “Irak; Türkiye, Pakistan ve diğer İslam Cumhuriyetleri gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak.”

        6- Orta Doğu ve Orta Asya’da kendi amaçları doğrultusunda TSK’yı tasarrufu altına almak isteyen sadece ABD değildi. Avrupa Birliği de aynı amaçta birçok giriş yaptı ve maalesef kağıt üstünde bazı kazanımlar elde etti. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül (bu arada hatırlatalım; bazı çevrelerin cumhurbaşkanı adayı) 2005 yılında Avrupa Birliği Savunma Bakanları Konseyi toplantısına katıldı ve “Türkiye’nin Avrupa Birliği muharebe guruplarında” yer almasını öngören anlaşmayı imzaladı. Bu anlaşmaya göre, Türkiye, karar mekanizmalarında yer almayacak ama “Avrupa Birliği’nin herhangi bir bölgedeki olaylara müdahale etmesini” sağlamak amacıyla oluşturulacak yapıya güç verecekti. Lütfen dikkat buyurun: Karar mekanizmalarında yokuz ama kaynak sağlamada tam bağımlıyız aynen Gümrük Birliği ve diğer Avrupa Birliği ilişkilerimiz gibi.

        Değerli dostlar, yukarıdaki hatırlamalar sonrası yeniden gelelim başlıkta bahsettiğim “soralım” dediğim sorumuza. Son 5-6 yıldır ve özellikle son birkaç yıl içinde neden içeride ve dışarıda TSK’nın yıpratılmasına yönelik faaliyet arttı?

        Kronolojik olayları da hatırlayarak tartışalım, inanın cevap çok zor değil.



        En büyük engel TSK


        1- ABD ve Avrupa Birliği’nin bölgemizde uygulamak istedikleri politikalarda karşılarında gördükleri en büyük engel TSK. Böylesine organize büyük bir gücün varlığından rahatsız oldukları gibi, bu gücü kendi planları doğrultusunda kanalize edememeleri de onları adeta deli ediyor.

        2- Büyük Orta Doğu Projesi’nde, Türkiye’nin dönüştürülmeye çalışıldığı İslam Cumhuriyeti modeline de en büyü engel yine TSK.

        Sonuçlar;

        1- Bu amaçları, yukarıdaki detayları ve son dönemde TSK aleyhine yürütülen kampanyaları üst üste koyun, göreceksiniz ki, her şey yerine oturacak.

        2- Bu noktada bilerek, bilmeyerek, isteyerek, rüzgâra kapılarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sert eleştiriler getiren bu ülkenin finansal-entelektüel dinamiklerine (“asker piyasayı bozdu” diyenler olduğu için “finansal”ı da koydum) seslenmek istiyorum: Yukarıdaki makro planın bir parçasıysanız, yolunuz belli, size sözüm yok. Ama “hayır ben buna alet olmam” diyorsanız, yazdığınız her satıra, söylediğiniz her söze lütfen çok dikkat edin.

        Çok kritik bir dönemden geçiyoruz ve yukarıdaki kronolojiyi de gözden geçirince sonuç çok açık, bizim olan, bizim kalan bir orduya çok ihtiyacımız var.

        Yorum

        • Timur
          Tecrübeli
          • 22 Mayıs 2007
          • 352

          #5
          'Ekonomik anomali' önce parlar, ya sonra

          Bugünkü finansal yapı, dışarıdan akan paranın yüksek bir şekilde nemalandığı ve kendi yararına sistemin patlamasına yani, cari açık, siyasi risk gibi unsurların algılanmasına izin vermediği bir dinamik üzerine oturmuş durumda.



          Başlıktaki ifadeyi başka bir cümle ile anlatmaya çalışalım. Bataklık gazı birikir ve patladığı zaman ciddi bir ışıltı yaratır, ama bu ışığa yol açan sadece ve sadece sıkışan bataklık gazıdır.

          Değerli dostlar, bu ifadeleri neden yazdığımı merak ediyorsunuz, hemen aktarayım. Son günlerde Türkiye’nin ekonomik karnesinin aslında içinde yer aldığımız dünya dinamikleri referans alındığında ne kadar zayıf olduğunu gösteren çok gerçekçi analizler çıkmasına rağmen, hâlâ bazı siyasetçiler ve köşe yazarları ekonomik mucizeden bahsediyorlar.

          Peki hangi taraf doğru söylüyor? Parlayan daha doğrusu parlıyor görünen birikip patlayan bataklık gazı mı, yoksa gerçek bir gelişme mi var? Ekonomik anomali gösteren yapılar iyi algılanan bir dönem geçirirler mi? Sonrasında neler olabilir?



          Riskler algılanmıyor


          Sentezi size bırakıyor ve kendi düşüncelerimi aktarmak istiyorum.

          * Bir ülke ekonomisi sürekli artan cari açık ile kavruluyor ama finansal pozisyon sahiplerinin "Dünya piyasalarında hâlâ ana trend devam edebilir, pozisyonlarımızı koruyalım" kararı, diğerlerinin durumu algılamasına izin vermiyorsa,

          * Finansal pozisyonlar üzerine titrenmesine rağmen piyasalar dünya dinamikleri kadar tepki vermeyi dahi beceremiyorsa,

          * Bir ülke üretmeden dünyanın en yüksek faizini vererek varolan durumunu korumaya çalışıyorsa,

          * "Dünya genelinde 26 zengin çıkardık" deyip, o zenginlerin toplam serveti GSYİH'nın yüzde 10'una yakınsa,

          * O ülke, zengin sayısında ve ekonomik büyüklükte ilk 20'ye giriyor ama Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde ilk 100'de sonlara düşüyorsa,

          * Her 100 liralık gelirin yarısı daha dolaşıma çıkmadan, en zengin yüzde 10'luk gelir sahibi tarafından transfer ediliyorsa,

          * Kayıt dışı ekonomi kayıtlı ekonomiden daha büyükse,

          * Yabancılar sermaye ve para piyasalarındaki kazançlarından vergi ödemiyor, yerliler ödüyorsa,

          * Önemli şirketleri yabancılara satılmışsa,

          * Üretmeden tüketiyor ve artan ithalat rakamları yok sayılarak sadece artan ihracat dikkate alınıyorsa,

          O ülke ekonomisi dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir ekonomik anomalidir.



          Gerçekler örtülüyor


          Peki sistem nasıl çalışıyor? Bataklık gazı nasıl birikip, patlıyor ve parlak bir görüntü yaratıyor?

          Onu da detaylandıralım:

          1- Bugünkü finansal yapı, dışarıdan akan paranın yüksek bir şekilde nemalandığı ve kendi yararına sistemin patlamasına yani, cari açık, siyasi risk gibi unsurların algılanmasına izin vermediği bir dinamik üzerine oturmuş durumda. Riskler algılanmıyorsa, bu sistemden aşırı getiri sağlayanların yapının bozulmasından duyduklarının kaygının gerçekleri örtmesinden kaynaklanıyor.

          2- Sıcak para tabanlı sistemlerde dalga boyu düşer ama içerideki birikim, yani yerli tasarruf sahiplerinin varlıkları veya çalışanların katma değer ve ödedikleri vergileri yurtdışından gelen sıcak para tarafından emilir. Daha açıkçası; birikip patlayan bataklık gazı ortamın bileşenlerini de bu ışıltılı bayram sırasında yok eder.

          Sonuç: 1999-2007 Şubat arasında bu ülkeye giren sıcak para içeride çalışıp, didinen halkımın sırtından, cebinden milyar dolarlar kazandı. İşte girişte de aktardığım ekonomik anomali de burada. Bugün bütün normal dışı verilere rağmen sistem patlamıyorsa işin sırrı yapının dünya genelindeki devam eden trend eşliğinde pozisyon sahipleri tarafından devam ettirilmesinde gizli.

          Daha açıkçası, alabilecekleri kadarını almaya devam edecekler, bataklık gazı birikecek patlayacak ve dışarıdan bakanlara bayram var havası vermeye devam edecek. Fakat bir gün gelecek ve bittiği, hatta hiç olmadığı ortaya çıkacak, işte o gün neyin ne olduğu ortaya dökülecek.

          Yorum

          • simurg
            Administrator
            • 10 Mart 2007
            • 9248

            #6
            Piyasalarımızda 'idrak' noktaları

            Piyasalarımızda 'idrak' noktaları

            21.07.2007 / Yiğit Bulut

            Perşembe sabahı gazetelerde paylaşılan anketler doğruysa, piyasada gördüğümüz değerler olması gerekenin çok altındaydı ve anketler sonrası olması gerekene doğru hamle yaptı.

            Türk piyasalarına, özellikle 2006 Mart başından beri dünya adeta uçarken “süt dökmüş kedi” gibi ancak yüzde 12 tepki yapan borsamıza ne oluyor? diyenlere tek bir cümle ile cevap vereceğim. Vereceğim ama o tek cümleye gitmeden kurguyu yapmamız ve özellikle anlatacaklarımızı aklileştirmemiz gerekli.
            Değerli dostlar, perşembe sabahı yani borsamızın aşırı tepkili olduğu iki seans öncesinde hemen hemen bütün gazetelerde, “yüzde 47,5 ile tek başına bir iktidarın” çıktığı, son anketlere dayanan, muhtemel seçim sonucundan bahsediliyordu.
            Anket KONDA tarafından yapılmıştı ve bir tek partinin yüzde 48’lik bir oy alması açısından bir ilkti. Bahsi geçen anketler nasıl yapıldı bilemem, konu halkkında uzmanlık alanım olmadığı için, teknik olarak "doğru olmuş, yanlış metot” gibi bazı yazarlar gibi, fikir de belirtmem.

            Global piyasalar zirvede

            Yalnız bildiğim bir şey var ve bu detay bize anket ve sonrası süreçte özellikle borsada ne olduğunu açıklayabilir. Bu noktada perşembe gününe dair bir not düşmemde yarar var. Bizim piyasalarımız anket algılaması içinde dünya ile korele olma yolunda eksik kalan adımları atmaya çalışırken, aynı gün öğleden sonra dünya piyasalarından yeni rekor” seviyeler geldi.
            BOVESPA 58.000-60.000 bandına girdi ve DOW 14.000 üstünde kalmayı başardı.
            Bu giriş sonrası girişte bahsettiğim “ne olduğunu açıklayan” tek cümleye ve ilgili detaylara dönersek. Kısaca aktarayım: Türk piyasaları küresel likidite dinamiği içinde 2003 yılından 2006 Mart başına kadar dünya ile eş zamanlı hareket etti ve 2006’nın ilk üç ayında yani en noktalarını test ettiğimiz süreçte, İMKB’de 48.192 seviyesini, dolarda 1.30-1.25 bandını ve en önemlisi faizde 13’lü rakamları gördük.
            Yandaki grafik dünya ile eşzamanlı olduğumuz dönemde oluşan faizi gösteriyor. Peki ne oldu da biz kendi zaman dilimimize kaydık?

            İMKB 60 bini geçmeli

            Dünya ile eş zamanlı olma durumumuz Merkez Bankası Başkanı atama sürecinin başlaması ile durdu. Atama sürecine bulaşan ideolji özellikle yabancıları yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tedirgin etti. 2006 Haziran döneminde bozulup-hızla düzelen küresel likidite dinamikleri, bu dönemden sonra dünya piyasalarını rekorlara taşırken, Türk piyasaları reel olarak hâlâ 2006 başında gördükleri değerlere gelemediler. Borsa "orayı geçti” diyorsanız, küçük bir hesap yapalım. 2006 Mart zirvesinden bugüne sadece bono faizini üstüne koyarsanız, İMKB’nin 60.000 üstünde olduğu bir değer o günün 48.192’sine eşit olur.
            Bu noktada BOVESPA ve İMKB’nin grafiklerini ve 2006’nın başından itibaren olan hareketleri karşılaştırabilirsiniz.
            Değerli dostlar, süreci yeterince açıkladık ve aklileştirebildiysek, bu noktada başlığa dönelim ve bahsettiğimiz gibi tek bir cümle ile sonuca gitmeyi deneyelim. Eğer iddia edildiği gibi “her türlü zıtlaşmayı” aldığı yüksek oy oranı ile bitirecek bir hükümet ortaya çıkabilecekse, yani perşembe sabahı gazetelerde paylaşılan anketler doğruysa, piyasada gördüğümüz değerler olması gerekenin çok altındaydı ve anketler sonrası olması gerekene doğru hamle yaptı. Perşembe oluşan hareketi anlatacak en doğru cümle bence bu.

            Kritik gün pazartesi

            Not: Bu noktada çok önemli iki soru daha var.
            1- Anketler doğru değilse pazartesi sabahı neler olabilir?
            2- İddia edildiği gibi anketler doğru ise kısa vadede her şey olumlu olabilir fakat özellikle orta ve uzun vadede durum nasıl değişir? Özellikle TSK ile yeni hükümet arasında cumhurbaşkanlığı seçiminde oluşacak sistemik risk piyasalara nasıl yansır?
            Sonuç: Dünya ile korele olma-eş zamanlı tepki verme yoluna girmekte haklı olup olmadığımızı pazartesi sabahı hep birlikte anlayacağız. Sizlere yapacağınız seçimin Türkiye Cumhuriyeti için hayırlı olmasını dileyerek, “yeni bir Türkiye’de buluşmak umuduyla” görüşmek üzere diyorum.
            https://twitter.com/keyborsa_simurg

            Yorum

            • Timur
              Tecrübeli
              • 22 Mayıs 2007
              • 352

              #7
              Seçimin ardından aklımda kalanlar ve takılanlar

              Adalet ve Kalkınma Partisi artık merkez sağın en güçlü partisi ve başarı, zıtlaşmadan ve ideolojik başkaldırıdan değil, sistemi daha iyiye taşıma iddiasından geliyor.



              Seçimi takip eden 24 saat içinde aklımda kalan ve aklıma takılanları maddeler halinde sizlere aktarmak ve bu detaylardan bazılarını özellikle önümüzdeki günlerde piyasa dinamiklerini sorgularken kullanmak üzere idetaylandırmak istiyorum.

              1- Seçim sonuçları bize net olarak, “mazot 1 YTL sloganıyla özetleyebileceğimiz” ekonomik popülizm dinamiklerine Türk halkının prim vermediğini gösterdi. Genç Parti’nin her türlü ekonomik vaade ve oynadığı mağduriyet dramasına rağmen oy alamaması, bu konuda Türkiye’deki sosyal-ekonomik dinamiklerin yeniden ciddi anlamda sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Türk halkı realist olma noktasına kayarken mağdur olduğunu iddia edene destek olmadı.



              Mumcu kime hizmet etti
              2- Bu seçimde “karşı tarafta” görünmesine rağmen, AKP’nin başarısına katkı sağlayan birçok isim var. Bana göre en önemli olan ikisini paylaşmak istiyorum. Kimler mi? Erkan Mumcu ve OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy. Erkan Mumcu AKP’den ayrılıp dışarıdan yaptığı atak ile AKP’yi daha güçlü kılarken, sona doğru çok önemli bir görevi daha yerine getirdi. DYP-ANAP birleşmesi öncesi DYP’nin anketlerdeki oyu yüzde 12-14 arasındaydı. Birleşme çalışmaları ve birleşememe süreci DYP’yi kulvar dışına iterken, son olarak DYP’nin DP’ye dönüşerek seçime girmesi ve Mumcu’nun kendini son anda dışarı atması, Mumcu hakkında çok ciddi bir “kime hizmet ediyor” sorgulaması yapmamızı gerektiriyor.



              Ulusoy da görevini yaptı
              OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy’a gelince. E-müdahale yapmış ve arkasından tepesindeki isim yani Genel Kurmay Başkanı, ekonomik düzen ile ilgili ciddi çekincelerini açıklamış bir kurumun, seçimden hemen önce sahip olduğu bankanın tamamını yabancılara satması, ulusalcı-millici tezi savunan kesime büyük darbe vurdu. Ulusoy da Mumcu gibi görevini yaptı. Seçim sonrası beklenemez miydi?

              Seçimden çok kısa bir süre önce Türk Silahlı Kuvvetleri'ni (TSK) bankanın tamamını yabancılara satmaya ikna ederek, varolan gidişe karşı çekincelerini ortaya koyan TSK'nın ortaya attığı teze derinden darbe vurdu. Bu hareket ile “gidişe” karşı duranların bütün dayanakları elinden alındı. AKP bu satış sonrası kazandığı psikolojik harekât etkisini başka hiçbir olayda kazanamazdı. Mumcu için sorduğumuz aynı soruyu Ulusoy için de soralım; kime hizmet etti?

              3- Bu seçim sonucu ile Mumcu, Ağar ve Baykal’ın siyasi hayatları bitti. Mumcu ve Ağar bunu kabullenmiş görünürken hatta Ağar hemen gereğini yaparken, ortaya dökülen tabloya itiraz edebilecek tek isim, Baykal. Bu noktada Baykal’ın itirazlarının da odaklanacağı asıl konu, başarı. Ne dersiniz, Baykal başarılı oldu mu? Çok kesin ve net: Bir ülke, tarihinin en büyük ulusalcı tepkisini verdiği bir dönemden geçiyor, milyonlar sokaklara dökülüyor ve muhalefet partisi (CHP+DSP) son seçimlerde aldığı oy oranını bir “milim bile” ileri taşıyamıyorsa, o partinin lideri için gitme vakti gelmiş demektir. Baykal şunu anlamalı: Bu halk onu istemiyor.



              Yılmaz, Köşkü istiyor
              4- Birçok analizde Mesut Yılmaz merkez sağın lideri olarak içeri girdi şeklinde detaylar var. Buna kesinlikle katılmıyorum. Mesut Yılmaz’ın esas amacı: Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken ortaya çıkacak bir kaos durumunda, TBMM içinde “herkesin çözüm adayı” olarak yer almak. Yılmaz’ın amacı merkeze” yerleşmiş bir AKP varken merkeze oynamak değil merkezin cumhurbaşkanı adayı olabilmek…

              5- Seçim sonuçlarının açıklandığı saatlerde ve sonrasında, eski hayatlarında Türk devleti ile sorunlar yaşayan, bugün geldiğimiz noktada “İkinci Cumhuriyet”çi gibi kavramlar ile kendini tanımlayan birçok eski tüfek aydın, AKP’nin zaferini kendi çizgileri ile özdeşleştirmeye çalıştılar. “Sistemle zıtlaşma” ve “AKP’nin aldığı zafer” gibi kavramları aynı potada eritmeye çalışıp böyle sundular.

              Yaptıkları bu çıkışlar kesinlikle doğru değil. Evet, AKP uç noktadan gelen bir partiydi ama 4.5 yıllık iktidar ve son ortaya çıkan sonuç, bu gerçeği net olarak değiştirdi. AKP artık merkez sağın en güçlü partisi ve başarı, zıtlaşmadan-ideolojik başkaldırıdan değil, sistemi daha iyiye taşıma iddiasından geliyor.



              Merkez olma görevi
              Sonuç: Türk halkı AKP’ye merkez olma görevi verdi. Bu görev doğru anlaşılır ve özellikle yukarıda tarif ettiğim aydın kesimin zorlama etkisi devre dışı bırakılabilirse, sistem ile barışık bir merkez AKP iktidarı, özellikle küresel genleşmenin olduğu bir dönemde Türkiye için fazlasını yapabilir.

              Son söz: Adalet ve Kalkınma Partisi kadrolarına naçizane bir düşüncemi iletmek istiyorum. İdeolojik saplantılı bazı arkadaşların, sizlere Türk halkı tarafından verilen yeni merkez olma görevini gölgelemelerine ve başarınıza ortak olmalarına lütfen izin vermeyin. Yapılacak çok iş var ve küresel genleşme bozulmadan Türkiye için herkes elinden geleni yapmalı.

              Yorum

              • MAGGGMA
                ...................
                • 12 Haziran 2007
                • 1375

                #8
                yılmaz CB adayımı
                iddialı tahmin.bomba tahmin...

                Yorum

                • simurg
                  Administrator
                  • 10 Mart 2007
                  • 9248

                  #9
                  MAGGGMA Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                  yılmaz CB adayımı
                  iddialı tahmin.bomba tahmin...
                  Bu kadar bomba bir senaryo olmaz, çok düşündü mü bu teoriyi bulabilmek için sn. ekonomi yazarı...
                  https://twitter.com/keyborsa_simurg

                  Yorum

                  • MAGGGMA
                    ...................
                    • 12 Haziran 2007
                    • 1375

                    #10
                    simurg Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                    Bu kadar bomba bir senaryo olmaz, çok düşündü mü bu teoriyi bulabilmek için sn. ekonomi yazarı...
                    düşünmüştür herhalde
                    böyle bir dedikodu çıkarsa ilk ben düşündüm diyecek birşeyi olsun ...

                    yuuuuh ya bu olacak işmiki yani...

                    Yorum

                    • simurg
                      Administrator
                      • 10 Mart 2007
                      • 9248

                      #11
                      Türk borsası neden diğerlerinden fazla düşüyor

                      Türk borsası neden diğerlerinden fazla düşüyor17.08.2007

                      Bu yazıya alternatif başlıklar atalım.
                      * “Ekonomik mucize” ne oldu da bu kadar çabuk yerini telaşa bıraktı? * Türk piyasaları neden dünya genelindeki hareketten diğerlerinden daha fazla etkilendi?
                      * Algılanmayan “iç siyasi risk” ne oldu da, bir anda algılanır hale geldi?
                      Değerli dostlar, bu sayfada çok uzun süredir, “dünya genelinde 2003 sonrası ortaya çıkan yapı yüksek petrol fiyatı ve dolar-yen dengesine dayanıyor, bu yapı bozulmadığı sürece ne cari açık, ne iç siyasi risk algılanmıyor, fakat ne zaman bu yapı bozulacak her türlü risk algılanır hale gelecek" tezini aktarıyor ve denklemi tanımlarken “petrol yeni zirve yapamaz sonrasında 70 dolar altına gelirse, dolar-yen 117,80 bölgesini kırarsa” ciddi sorunlarımız olur çıkarımlarını da detaylandırıyorum. Konu hakkında bu köşenin arşivinde birçok yazı bulabilirsiniz.

                      Siyasi risk algılandı

                      Peki son 24 saat yaşananları da görünce “olanları” tek cümle ile nasıl özetleyebiliriz? İki madde halinde çıkarım yapabiliriz.
                      1- Dünya piyasalarındaki 2003 sonrası ortaya çıkan genleşme ilk etapta durdu, petrol 77-79 dolar bandını aşamadı. Daha sonra durma hali yerini büzüşmeye bıraktı ve şimdi dinamik kırılma sürecine dönüştü.
                      2- Genleşme zamanında algılanmayan makro gerçeklerimiz ve en önemlisi iç siyasi risk, yurtdışı bozulunca algılanır hale geldi ve piyasamız kendi özüne, olması gereken yere dönmeye başladı.
                      Bu noktada yeni bir soru soralım. Dünya genelindeki bozulmanın, Türkiye’yi, içerideki “uzlaşmasız adaylık” yüzünden, daha fazla etkilediği doğru mu?

                      Maliyet 40 milyar dolar

                      Yukarıda da belirttiğim gibi “iki doğru” var:
                      1- Dünya bozuluyor ama “Türkiye’yi bu hale sokacak kadar” bozulmuyor.
                      2- Gül’ün adaylığı uzlaşmasız olduğu için özellikle yabancılar tarafından risk olarak algılanıyor ve dışarıdaki bozulma Türkiye’ye yansırken etkisi artıyor.
                      Sonuç 1: Dünyadaki gelişmelerin uzlaşmasız adaylık çarpanı ile Türkiye’ye yansımasının iki günlük maliyeti “borsada düşen şirket değerleri, artan faiz ve yükselen kur ile ödenen borçları hesaba kattığınızda, 40 milyar doları geçti. Bu noktada aklıma şu soru geliyor: Bu faturayı ne için, ne adına ödüyoruz ve en önemlisi iç siyasi riskin arttığı bir yapıda daha ne kadar bu yükü kaldırabiliriz? Birileri zıtlaşıyor, bizim değerlerimiz eriyor, borçlarımız artıyor, vatandaş olarak biz bu denklemin çekişmenin neresindeyiz?

                      Gül'ün adaylığı risk

                      Bu tespit sonrası özellikle merak edilen bir detaya daha cevap arayalım. Bugüne kadar algılanmayan iç siyasi risk neden birden algılanır oldu?
                      Bu köşede daha önce “ıskalanan uzlaşma” kavramından sizlere bahsetmiş ve birçok yatırımcı, bankacı, gazeteci TV’lerde “Gül’ün adaylığı piyasa için sorun olmaz” derken, aksini iddia ederek “büyük sorun olur” tezini ortaya atmıştım. Gazetenin arşivinde de “Gül’ün adaylığı piyasa için risktir” başlıklı yazıyı bulabilirsiniz.
                      Peki “adaylık” neden bu kadar etkili oldu?
                      “Aday olsun mu olmasın mı” detayını dışarıda bırakalım, olaya tamamen objektif ve piyasa gözüyle bakan biri olarak gördüklerimizi analiz edelim.
                      Siyasi riskin artmasının ve özellikle yabancıları da panik etmesinin tek bir sebebi var: “AKP uzlaşma kavramını piyasanın risk algılamasından değişik tarif etti ve hayata geçirmeyi denedi.

                      Devletle uzlaşma şart

                      Bu ne demek? TBMM’de çıkan tablo içinde MHP’nin, CHP’nin veya bağımsızların desteğiyle bir uzlaşma kültürü yaratır ve cumhurbaşkanı seçersiniz. Bu, seçilmişlerin aralarında uzlaşmasıdır. Bu yöntemle istediğinizi seçersiniz ve sonuna kadar hakkınızdır. Bir uzlaşma tarifi daha yapılabilir ki birinciden farklıdır: Seçilmişler ile devletin uzlaşması. Türkiye gibi kurumların güçlü olduğu özellikle devlet çarkının askeri dinamikler ile algılandığı ülkelerde, asıl uzlaşma, aksi bir sivil yapı oluşana kadar, devlet ile seçilmişlerin uzlaşmasıdır. Bu noktada altını çizerek belirteyim; “iyi olan budur” demiyorum. Sivilleşemediğimiz sürece asıl olan budur diyorum.
                      Sonuç 2: Uzlaşma yolunda beklenen, piyasalara marjinal fayda sağlayacak adım atılamayınca uzlaşamama algılaması ve özellikle yabancı basında çıkan yorumlar, Türk finansal dinamiklerini vurdu. Daha açıkçası; yazılarda her zaman kullandığım ve bazı okuyucularımızın inanmadığı “iç siyasi risk” kavramı kendini gösterdi ve iki günlük faturası ağır oldu. Bugüne kadar iç siyasi riskin algılanmamasının tek bir sebebi vardı, dünya piyasaları iyiydi. Dünya bozulduğu anda iç siyasi risk algılanır hale geldi ve dinamikleri etkisi altına aldı.

                      Yurtdışı kurtarabilir

                      Gelelim bundan sonra neler olabileceğine. Bundan sonrası için yine iki çıkarım yapabiliriz:
                      1- İç siyasi riski dağıtacak bir gelişme olması çok zor. Gül bu saatten sonra adaylıktan çekilmeyeceğine göre içeride çatışma her türlü göze alınmış olarak görülmeli.
                      2- İç siyasi riskin algılanma katsayısını düşürecek yurtdışı düzelme, Türk piyasaları için kurtarıcı olabilir. Dolar-yen 115 ve 117.80 bölgelerine doğru atak yapmaz, DOW 13.000 üstüne kendini atamaz, Brent petrol 70 dolar üstünde taban oluşturmaz, BOVESPA 50 binin üstüne dönmez ise eldeki iç veriler ile düzelme kolay değil.
                      Son söz: Türkiye’de olanları tek cümle ile özetleyebiliriz, “takke düştü, kel göründü”. Uzun süredir küresel konjonktür üstünde sörf yapan Türk piyasa dinamikleri “rüzgar kesilip, küresel deniz” durunca yelkenleri indirmek zorunda kaldılar.
                      https://twitter.com/keyborsa_simurg

                      Yorum

                      • simurg
                        Administrator
                        • 10 Mart 2007
                        • 9248

                        #12
                        Mortgage ile alım bu faiz ile kârlı olabilir mi

                        Mortgage ile alım bu faiz ile kârlı olabilir mi23.08.2007 / Yiğit Bulut / YorumAnapara artar yani faiz düşsün diye beklerken, almayı planladığımız emlak prim yapar ise ciddi bir sorun var demektir. Böyle bir durumda ne kadar prim yapabileceğini ve faizin ne kadar düşebileceğini doğru tahmin etmek çok önemli.



                        Başlığa sığmayan soruya devam edelim, almazsak ve sonrasında düşen faiz ile fiyat artarsa zarar etmez miyiz?
                        Tez: “Nasıl olsa mortgage çıktı, faiz düşecek” diye beklerken, almayı planladığımız evin fiyatı artarsa sorun büyük. Böyle bir durumda evin fiyatının ne kadar daha artabileceğini ve faizin de ne kadar düşebileceğini doğru tahmin etmek gerekiyor.
                        Çok tartışılan ipoteğe dayalı konut finansman sistemi (mortgage) sonunda yasalaştı. Şimdi herkes mortgage ile ev almanın bir avantaj sağlayıp sağlamayacağını merak ediyor. Faiz düşerken, konut fiyatları yükselirse ne olacak? Ev almak için en doğru zamanı nasıl belirleyeceğiz?

                        Yüksek faizle borçlanmayın

                        Konunun detayına geçmeden yeni bir soru soralım. Bugün ortalama 120 ay vade ile aylık yüzde 1,50-1,70 aralığında bir faizle konut kredisi alabiliyorsunuz. Diyelim ki ilk etapta bu faizin geçen yıl düştüğü aralık olan yüzde 0,90-1,10 bandına, daha sonra da orta vadede özellikle mortgage ile aylık yüzde 0,50-0,70 aralığına gerilediğini varsayalım. Böyle bir geri çekilme dikkate alındığında, istediğimiz evi şimdi mi almalı yoksa biraz daha beklemeli miyiz?
                        Değerli dostlar, kararımızı vermemizi sağlayacak olan kriter, faizin düştüğü ortamda ev satın almak için beklemeyle satın alacağımız evin prim yapıp yapmayacağı ve ödenilecek toplam anaparadır.
                        Peki 100 bin YTL'yi bugün gördüğümüz yüzde 1,60 yerine yüzde 0,90 veya 0,70 ile borçlanırsanız, vade sonunda ne kadar geri ödeme yaparsınız?
                        1- 100 bin YTL'yi yüzde 1,60 ile 120 ay borçlanırsanız toplamda 233 bin YTL geri ödersiniz.
                        2- 100 bin YTL'yi yüzde 0,90 ile 120 ay vadede borçlanırsanız, toplamda 178 bin 920 YTL geri ödersiniz.
                        3- Aynı miktarı, aynı vadede yüzde 0,70 ile kullanırsanız, 159 bin 120 YTL geri ödersiniz.
                        “Bu kadar yüksek faiz ile borçlanmayın” diyoruz peki fiyat artarken ne yapılacak?
                        Görüldüğü gibi düşen faiz toplam ödemede çok ciddi farklara yol açıyor. Kaldığımız yerden sorgulamaya devam edelim. Faiz düşüyor, toplam ödeme düşüyor ama, alacağımız evin fiyatı da artıyor, nasıl karar vereceğiz?
                        Faiz ve ödeme tablosu (YTL)Evin değeriFaiz(%)Aylık ödemeToplam ödeme100.0000,991462175.400110.0000,91536184.320110.0000,81459175.080120.0000,691500180.000135.0000,61607193.000150.0000,51688203.000

                        Prim yaparsa sorun var

                        Durum 1: Anapara artmaz yani faiz düşsün diye beklerken almayı planladığımız konut prim yapmaz ise sorun yok. Faiz düştükçe toplam ödeme düşeceği için ev almak için beklemekte yarar var.
                        Durum 2: Anapara artar yani faiz düşsün diye beklerken, almayı planladığımız emlak prim yapar ise ciddi bir sorun var demektir. Böyle bir durumda ne kadar prim yapabileceğini ve faizin ne kadar düşebileceğini doğru tahmin etmek çok önemli. Birkaç seçeneği birlikte sorgulayalım. (Bir not aktarmamda yarar var. 100 bin YTL'yi yüzde 1,60 ile 120 ay borçlanırsanız toplamda 233 bin YTL geri ödersiniz. Çok yüksek olduğu için tablo dışında bırakıyorum.)
                        Tablomuzdan da görülebileceği gibi faiz düşerken, almayı planladığınız emlak prim yapıyorsa, karşımıza toplam ödeme bazında daha yüksek maliyetli durumlar çıkabilir.

                        Doğru tahmin önemli

                        Sonuç 1- Senaryolar ve altlarında verdiğimiz tablolardan da görüldüğü gibi "bekleyelim nasıl olsa faiz düşecek" önermesi almak istediğimiz konutun fiyatının artması durumunda her zaman doğru olmuyor.
                        Sonuç 2- Bu tip piyasalarda daha açıkçası, Türk emlak piyasasının son dönemde içinden geçtiği dinamik içinde, birkaç değişkeni birden tespit etmek, nasıl değişeceklerini doğru tahmin etmek ve en önemlisi varsayımlarımızın, sonucu nasıl değiştireceğini analitik açıdan rakamlarla yansıtabilmek çok önemli. Bu dengeyi kurabilenler bu süreçten kârlı çıkabilirler.
                        Sonuç 3- Siz de kendi durumunuzu bu tablolara uygun senaryolar içinde oluşturacağınız denklemlerle sorgulayabilirsiniz. Anapara olarak kabul ettiğimiz 100 bin YTL'yi katlarına göre değiştirebilir ve almak istediğiniz evin toplam ödeme tablolarına sahip olabilirsiniz. Burada en önemli ayrıntı ev almak için bekleme yapmanız durumunda faiz düşüşü ve evin değer artışını doğru tahmin etmenizdir.
                        Sonuç: Bana göre mortgage ile bugünkü faizden uzun vadeli borçlanma yapmak doğru değil. Bu noktada ortaya “faiz düşerse, alacağımız malın değeri talep sonucu artacak” dinamiği ortaya çıkıyor. Görünüşte bu bir paradoks. Yukarıdaki tablolar ve özellikle toplam değer dinamiği bu paradoksu yenmenin en kolay yöntemi. Analiz bizden, sentez ve karar sizden.
                        https://twitter.com/keyborsa_simurg

                        Yorum

                        • simurg
                          Administrator
                          • 10 Mart 2007
                          • 9248

                          #13
                          Bugün size, halkımıza kredi veren 'iyi insanlar'dan bahsedeceğim

                          Bugün size, halkımıza kredi veren 'iyi insanlar'dan bahsedeceğim08.09.2007 / Yiğit Bulut / Yorum
                          Bu ülkede “pırlanta” değerinde insanlar ve onların çalıştığı “elmas gerdanlık değerinde” kurumlar var. Nereden mi biliyorum? Yazının devamını okuyarak siz de öğrenin!
                          Türkiye’de yeni pazara giren yabancı bir bankanın temsilcisi, bir toplantıda konuşuyor, bu konuşmanın bir kısmı da “çok saygıdeğer bir ekonomi kanalından” yayımlanıyor. Kullandığı cümleler daha önce “aynı pozisyonda” olanlardan dinlediklerimizden farklı değil; Türkiye'ye geldiklerinden bugüne Türk halkına kolay ve ucuz kredi vermişler, onlar sayesinde halkımız "kredi" ile tanışmış, ihtiyaçlarını gidermiş, ev-bark sahibi olmuş... Ne kadar iyisiniz, gerçekten minnettarız. Değerli dostlar, iki gün önceki yazımda “finansal kurumların kredi reklamlarına” rağmen aslında maliyetin “ek istenenlerle” birlikte arttığını sorgulamış ve detayları size aktarmıştım.
                          Bugün konuya kaldığım yerden devam etmek ve sizden gelen sorulardan da yola çıkarak “ucuz” denilen kredi maliyetlerine göz atmak istiyorum. Daha açıkçası, “Biz, size kredi verdik”, “faizler çok düşük” gibi içi boş ifadelerin; “bu faizden kredi kullanana yani bankaların iyilik yaptıklarına” ne kadar büyük zarar veren bir dinamiğin üstünü örtmeye çalıştığını matematiksel olarak detaylandırmak istiyorum...

                          Yüksekten sat düşükten al

                          Bu noktada soralım; ne dersiniz "bizlere" yani Türk halkına verilen krediler, iddia edildiği gibi gerçekten "bağ bağışladık" tadında mı? Gerçek öyle mi? İddia edildiği gibi faiz gerçekten düştü mü?
                          Konuyu "kredi veren" tarafından örneklendirerek devam edelim. Lütfen aşağıdaki dolar-YTL ilişkisini gösteren grafiğe bakın ve şu detayı sorgulayın: Türkiye'de banka satın alarak yerleşmiş bir kurumsunuz, yurtdışından dövizi getirip YTL'ye çeviriyorsunuz, Türk halkına yıllık yüzde 20 üzerinde bir faiz ile satıyorsunuz ve aynı anda paranızı geri tahsil ettiğiniz anda (aylık faizli geri ödemeler halinde) dönüp daha düşük bir kurdan dövizinizi yerine koyabiliyorsunuz.
                          Bugün gördüğüm bono faizinin yüzde 18-18,50 civarında olduğunu düşünürseniz, yukarıdaki mekanizmanın "parayı satana ne kadar büyük kâr, alana yani kredi kullanana ne kadar büyük zarar yazdığını" siz sorgulayın... Dünya üzerinde en kârlı iş; yüksek faiz olan bir ülkeye para sok, kur düşük-yatay kalabiliyorsa, hatta düşmeye devam ediyorsa, senden kârlısı olmaz...

                          Sonuç 1: Türkiye'de faiz çok ama çok yüksek. Bu gerçeğe "düşen kuru ve kurun yurtdışından gelen sıcak para kontrolünde" olduğunu da eklersek varacağımız sonuç çok açık; kredi veren dünya üzerinde asla elde edemeyeceği bir kâr elde ediyor.

                          Sonuç 2: Bu noktada bankalara da çağrı yapmak istiyorum; dünyanın hiçbir bölgesinde uygulamadığınız faiz oranlarını Türkiye'de uyguluyor ve üstüne bir de düşen kur ile inanılmaz paralar kazanıyorsunuz. Bu faiz böyle gitmez, Türkiye, "bu faizi hak edecek kadar" riskli değil. Gelin; bu faizlerin seviyesini "halk tüketimden gelen gücünü kullanıp, talebi kesmeden" bir kez daha düşünün.

                          Son söz: Bizlere "bağ bağışladık" havası içinde "kredi veriyoruz" algılaması yaymaya çalışanlar "yemediğimizi" bilsinler ve "Türkiye'den kazandıkları" dolar bazında getiriyi hiçbir yerde elde edemeyeceklerini asla atlamadığımızı da.

                          Not: Son dönemde Ankara’da bankacılık sektörüyle ilgili en çok tartışılan konulardan biri de “Oyakbank’ın satışına BDDK’nın onay verip vermeyeceği.” Konu hakkında şahsi fikrim “Oyak’ın satılmaması gerektiği” yönünde. Silahlı Kuvvetler’in her türlü iç ve dış silah alımları, bunların ödemeleri, ithalat işlemleri Oyakbank’tan geçiyor. Bundan sekiz yıl önce alınan bir karara dayalı olarak karargâhlarda sadece Oyakbank faaliyet gösterebiliyor. Silahlı Kuvvetler mensuplarının maaş ödemeleri, kredi kartları, bireysel kredileri, konut kredileri, taşıt kredileri hepsi Oyakbank’ın tekelinde. Kısacası: Askeri personelin her türlü bilgisinin yabancı bir banka eline geçmesi “ekonomik güvenlik” açısından “sakıncalı”. Bu, Oyakbank’a özel bir durum. Bir de bu konu üzerinden “genel” bir örnek vermek istiyorum, bu soru Türkiye’de banka alan “bütün finansal kurumlar için” geçerli. ING’nin “gözetici yönetim kurulu” içinden bir isim seçelim, tamamen tesadüf: Eric Bourdais de Charbonnière... Çok değerli bu beyefendi aynı zamanda Michelin ve Thomson firmalarının da “yönetim katında üye.” Şimdi bütün bankalar için aynı sakıncanın geçerli olduğunu tekrarlayarak soruyorum: Türkiye’de reel sektör, yabancı bankaların “yöneticilerinin” yönetiminde olduğu Avrupalı firmalar ile Gümrük Birliği içinde rekabet ederken onların Türkiye’de satın aldıkları bankalardan “kredi kullanabilir mi? Ne oldu; bu soru çok mu ayıp oldu!
                          https://twitter.com/keyborsa_simurg

                          Yorum

                          • simurg
                            Administrator
                            • 10 Mart 2007
                            • 9248

                            #14
                            Dünya nereye gidiyor? Hangi yatırım aracı ideal?

                            Dünya nereye gidiyor? Hangi yatırım aracı ideal?
                            31.08.2007 / Yiğit Bulut / Yorum





                            Cumhurbaşkanlığı seçimi ve yeni hükümetin kurulması gibi etkenler yurtdışı verilerle birleşince, dünyadaki gelişmeler bize kısa vadeli olumlu yansıyacak. Ama ana yapının nereye gideceği hala kesin değil.




                            Bilen varsa, bize de söylesin. Değerli dostlar, işin şakası bir yana inanın bütün dünya aynı sorunu yaşıyor. 2003 yılının başından 2007 Temmuz dönemine kadar emlak değerleri, sermaye piyasası araçları, emtia fiyatları, kısacası prim potansiyeli olan bütün dinamik yapılar, aynı anda değerleniyor. Ev fiyatları da artıyor, hisse senedi fiyatları da altın da yükseliyor, normalde ters korelasyon gösterdiği araçlar da.

                            İşte sorun da burada başlıyor. Bu gidiş güzel de peki nereye kadar? Son yaşadıklarımız "sonun başlangıcı” mı? Bütün dinamikler kağıt üstünde aynı anda yukarı gitti ama ana yapı bozulur ve realizasyon zorunluluğu ortaya çıkar, daha doğrusu sistem devam edemediği noktada kendi üstüne büzüşmeye başlarsa, o zaman ne olacak? İleriye dönük ortaya çıkan yapıyı sorguladığımızda bir şirketin hissesini alıp, ortak olmak mı yoksa aynı değeri ödeyerek emlak almak mı daha kârlı olabilir? Altına yatırım kaotik bir dönemde koruyucu olabilir mi?



                            Cevabı dünya arıyor


                            Girişte de belirttiğim gibi; bu soruları sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde herkes soruyor. Bu yazıyı okuduğunuz saatte New York’ta da birçok insanın aklında aynı detaylar var: DOW’un durumu ne olacak? DOW çok yüksek, acaba hisselerimi satıp ev alsam mı? Ama ev fiyatları da çok primli, mortgage çökmeye devam ederse, ev fiyatları düşmez mi? Joseph Dela Vega’nın dediği gibi; “confusion de confusiones” ya da Türkçe ifadesiyle “Karışıklığın Karmaşası”.

                            Değerli dostlar, bu sorgulamalar herkesin kafasını bulandıran ve halen masa üstünde bekleyen ana dinamiğin özü. Daha açıkçası, son dönemde dünya genelinde emlak fiyatları da dahil olmak üzere, 2003 sonrası yukarı giden bütün dinamiklerde kırılma oluşmasına yol açan ana sorgulama. Dünya borsalarında yaşadığımız düşüşlerin de altında yatan mantık da bu.

                            Peki bundan sonra ne olabilir? Türkiye’de hangi araç daha kârlı veya en azından koruyucu olabilir?



                            Petrolün seyri önemli


                            Bu soruya cevap ararken iki yeni alt soru sormamız gerekli.

                            Soru 1: Dünya genelinde borsalar, emlak değerleri ve para piyasalarına akış sağlayan yapının özü nasıl tarif edilebilir? Nasıl oluyor da 2003 sonrası ortaya çıkan yapı içinde bütün dinamikler aynı anda değerlendi?

                            Cevap çok zor değil. Bu yazıyı yazdığım saatte brent petrol fiyatı, bütün kırılmalara rağmen hala 70 dolar üzerinde taban oluşturmaya çalışıyor. Temmuz 2007’de 79 dolar üstünü dahi test ettik. Bu zorlamanın veya en azından yerinde kalmaya çalışmanın anlamı çok net; yüksek bant içinde kalan petrol fiyatı, ortaya marjinal bir kazanç çıkmasına yol açıyor ve bu fazla para dünyadaki menkul-gayrimenkul değerlere akmaya veya en azından tersine genel bir kaçışı önlemeye devam ediyor.

                            Aynı anda değerlenen borsalar ve emlak değerleri bu şekilde mümkün oluyor. Bu noktada önemli bir uyarı; 70 dolar tabanı kırılmanın artmasına karşı önemli bir seviye ama yapının devam etmesi için yeterli değil. Brent petrol 77-79 dolar bandına doğru hareketlenemez ise dünyayı besleyen finansal pompa sorun yaratmaya başlar.



                            Kısa vadede dikkat


                            Soru 2: Türkiye’ye gelirsek, yukarıdaki mantık Türkiye’ye de yansıyor mu?

                            Türk piyasalarında 2006 Mart sonrası dünya genelindeki duraklamaların haricinde, cumhurbaşkanlığı seçiminin geleceği ile ilgili net bir baskı olduğunu gözlemledik. Türkiye, 2006 başından itibaren siyasi risk ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldı. Geldiğimiz noktada iç siyasi risk dağılsa bile dünya genelinde varolanın devam edip etmeyeceği sorgulaması bizi de etkiliyor. Kısa vadede Türkiye’de genel kırılma denklemi içine girmiş durumda. Her şey aynı anda değerlenemez tespiti bizim piyasalarımız için de ciddi bir paradoks.

                            Sonuç 1: 2003 yılından itibaren hisse senetleri, emlak değerleri gibi aslında korele olmaları zor yapılar aynı anda yukarı gidiyor. Şirket fiyatlarında da emlak değerlerinde de aşırıya kaçan yapılar ortaya çıktı. Şimdi herkes aynı soruyu soruyor. Kağıt üstünde ortaya çıkan bu değerler, test edilmek zorunda kalırsa, yani relizasyon olursa ne kadar dayanırlar? Çok hızlı aşağı gelecekleri kesin. Böyle bir yapı içinde benim size tavsiyem; Türkiye’de her dinamiğin, birbirinden ayırmıyorum, geldiği seviye hakkında kısa vadede çok dikkatli olun.



                            İbre artıya döndü


                            Sonuç 2: Yukarıdaki uyarı bugün için hemen hayata geçecek anlamında değil. Çarşamba günü dolar-yen yeniden 115 üstüne çıktı, BOVESPA ve DOW yukarı tepki verdiler, şu saat itibariyle brent petrol 70 dolar üzerinde. Yeni hükümet, cumhurbaşkanı seçiminin bitmesi gibi etkenler yurtdışı veriler ile birleşince, dünyadaki gelişmeler bize kısa vadeli olumlu yansıyacak. Ama ne olumlu trendler gördük aslında yoktular.

                            Son söz: Yukarıdaki yazının amacı ana yapıyı sorgulamak ve kısa vadeli iyimserliklerin ana stratejinize karışmasına engel olma yolunda size fikir vermek. Evet, kısa vadede ibre yeniden artıya döndü ama ana yapının nereye gideceği hala kesin değil.
                            https://twitter.com/keyborsa_simurg

                            Yorum

                            • ilker
                              Tecrübeli
                              • 02 Haziran 2007
                              • 196

                              #15
                              Dünyayı kim düdüklüyor?

                              Yiğit Bulut ybulut@gazetevatan.com 20.09.2007

                              Dünyayı kim düdüklüyor?


                              Hep özeniyorum, bizim gazetenin bazı yazarları sokakta konuşulduğu gibi “başlık” atıyor. Bugün ben de onlar kadar olmasa da “biraz” olaya girmek, “sömürüyor” yerine “düdüklüyor” ifadesini kullanmak istedim... Konuya ülkemizden girelim ve vatandaş olarak dünyada ve Türkiye’de yaşananları nasıl algıladığımızı önemli noktalardan başlayarak geriye doğru sararak birlikte hatırlayalım: İlk etapta dünyaya bakalım:
                              * Putin Rusya’yı yeniden “nükleer tehdit” olarak konumladı...
                              * ABD, Irak’tan çekilme sinyali verdi...
                              * İran sorunu BM gündemine geldi...
                              * Bush, son yaptığı konuşmada ABD halkından ve Senato’dan, halkının özgürlüğünü korumak adına, İran’a karşı manevi destek ve en önemlisi ek bütçe istedi...
                              * Karikatür krizi büyüdü, ilk etapta geri adım atan Avrupa, sonrasında biz bunu ifade özgürlüğü adına yapabiliriz noktasına geldi. Dinlerin arası açılıyor...
                              * ABD, İran ve Suriye’nin tehdit olduğunu açıklayıp dünyayla işbirliği yapma konusunda uyardı.
                              * Türk askerlerinin başına çuval geçirildi, ABD, Ortadoğu’da Türkiye’ye meydan okudu...
                              * ABD, dünya barışını koruma adına Irak’ı işgal etti, nükleer tesislerini saklayan Saddam’ın ülkesi, ABD ordusu tarafından ele geçirildi.
                              Türkiye’ye dönelim:
                              * Kurtlar Vadisi bir ilk, yapılan yorumlara göre; Türk milliyetçilerinin yapısı değişti, Amerikan destekli özel harekâtçılar artık Amerikan askerine karşı savaşır hale geldi.
                              * Türkiye, İran için de ABD’ye destek olmama yoluna girdi...
                              * Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik krizinden çıktı. Dolar 5 yıldır ortalamada sabit kalırken, borsa tarihi rekorlara imza attı. 2001 sonrası Türkiye’ye giren her 1 dolar 5 ile 55 dolar arasında kâr sağladı...
                              * Sıcak para tarihi rekor getirilere imza atarken, bazı akademisyen ekonomistler karamsar yorumlar yaptı: Derviş’in ‘aman dolar satmayın’ açıklamasından sonra 3 yıl boyunca kendisini evinde ağırlayanlar TV programlarında ‘dolar 1 milyon 700 bin TL’de mi durur yoksa 2 milyon TL’de mi durur’u tartıştılar...
                              * Ekonominin başındaki isim Kemal Derviş ‘dolar satanın eli yanar’ dedi. Doların ilk defa 1 milyon 300 bin TL seviyesini aşağı zorladığı dönemde, Türk halkını dolar satmaması konusunda uyardı...
                              * Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizine girdi. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında Anayasa fırlattı krizi çıktı. Ekonomik ve finansal dinamikler çöktü...
                              Sevgili dostlar, yukarıdaki olaylar yaşadıklarımızın onda birinin, detay vermeden sadece hatırladığımız kısmı. Bunları, ana hatları ile sizler de hatırlayın diye aktardım. Bu noktada başa dönmek ve sistemin özünü anlamak açısından, biz bunları bu şekilde yaşar ve algılarken acaba bu olayların yarattığı dinamiklerin sonuçları ne oldu, sorusunu sormak istiyorum...
                              Gelin, dünya genelinden başlayarak birlikte cevap arayalım. Son 20 yılda zaman zaman savaşa dönen ama son 5 yıl içinde 11 Eylül saldırısı ve Irak işgali ile dünya düzenine hâkim olan gerilim dinamiğinden en çok kim kazandı?
                              Tek bir kazanan var: Diyalektik yapı içinde yıllarca kızıl tehdit ile varımızı yoğumuzu silaha yatırtan, tez-antitezin çökmesi ile Orta Doğu kökenli tehdit unsuru yaratarak yeni bir diyalektik yapı kuran ve bugün de artık tartışmasız olarak ABD yönetimine hakim olduğu görülen askeri-endüstriyel kompleks... Bu noktada konuyu detaylandırmak isteyenler; petrol şirketlerini son 5 yıldaki piyasa değeri artışına, kârlarının nasıl katlandığına ve son 5 yılda silah şirketlerine aktarılan trilyon dolarlık bütçeye bakabilirler... Peki bu lobi nasıl kazanmaya devam edebilir? Tek bir yol var: Orta Doğu’da patırtı bitmeyecek, petrol 60 doların üstünde kalacak hatta İran ile birlikte zirveyi de kıracak ve bütün dünya özgür olma yolunda savaşıldığını düşünürken yeni diyalektik sistem ayakta tutularak, kaynaklar onlara akacak... Aynen kızıl tehdit adı altında yıllarca paramızı hurdalara yatırmamız gibi...
                              Bu yapı ne zamandır var? ABD Başkanı Eisenhower’in Ocak 1961’de yaptığı Ulusa Veda konuşmasından birkaç cümle: “(...) muazzam boyutlardaki askeri kurumlaşma, silah endüstrisi ile işbirliği içindedir. Bu Amerika için yeni bir durum. Yarattığı sonuç iktisadi, siyasi hatta manevi olarak her kentte, her eyalette, her hükümet dairesinde hissedilmektedir. Askeri yapı ile endüstrisi arasındaki sıkı ilişkilerin kasıtlı ve kasıtsız olarak yetki dışı kullanımına karşı tetikte olmalıyız. Bu yeni oluşumun ağırlığının haklarımızı veya demokrasimizi tehlikeye atmasına izin veremeyiz...”
                              Sonuç: İçinde yaşadığımız “nasıl bir sistem, neyi, nasıl algılıyoruz” ve “bizim devre dışı kaldığımız ana bölümde kimler, neler kazanıyor?”
                              Son söz: Aynı mantığı; Türkiye-ABD düşmanlığı kimin işine yarar, Türkiye’de kurulan, makro ekonomiyi devre dışı bırakarak sıcak paraya yüksek getiriler sağlayan yapı kimin eseri, Türk halkına dolar sattırmazken yabancılar neden 5 yılda 50 milyardan fazla satış yaptı gibi dinamikler için sorgulayabilirsiniz.

                              Yorum

                              Working...
                              X

                              Debug Information