Insan Beyninin Gücü

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • naz
    Aktif
    • 17 Ağustos 2008
    • 373

    #16
    Zayiflama Ilaci

    İmam Şafiî Muhammed b. İdris Hazretleri anlatıyor:

    Eski zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden birinden kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle demiş:
    - Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca anladım ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz ki!
    Bunun üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle bir üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar.
    Bir aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de yanına çağırır. Der ki:
    - Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena halde cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir:
    - Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah'ın en düşük kuluyum. Fakat ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim!
    Bunun üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur.'
    İmam Şafiî bu hikayeyi şu maksatla anlatmış: 'Fazla dert ve tasa, bedeni zayıflatan ve solduran şeylerdendir.' (Tabii ki sıkıntıdan fazla yeme durumu hariç)
    Yine o şöyle derdi:
    'Sana dininden bilgi verecek bir alimin ve beden durumundan bilgi verecek bir doktorun bulunmadığı bir memlekette oturma.'
    istedigini soyleyen istemedigini isitir

    Yorum

    • naz
      Aktif
      • 17 Ağustos 2008
      • 373

      #17
      Yalnız Allah bilsin

      Büyüklerden bir zat, ahaliden para toplamak istedi, düşmana karşı tedbir almak, bazı mevkileri tamir ve tahkim için... Hak bu parayı vermedi. o büyük zat, bundan mahzun oldu ve ağladı. Geceleyin, yatsı namazından sonra birdenbire bir adam peydahlandı ve o büyük zatın önüne bir kese içinde iki bin akçe bıraktı ve dedi.
      - Bu parayı dilediğiniz işe sarfediniz!...
      Bu meçhul insan, ebu Amr... O büyük zat parayı kabul ve ona iyi dualar etti.
      Sabahleyin o büyük zat, dostlarından ve yakınlarından ibaret bir kjalabalık topladı, keseyi meydana çıkardı ve sevinç içinde:
      - Biz, dedi; Ebu Amr hakkında çok ümide düştük. dün gece bana, müslümanların kendilerini düşmana karşı müdafaa etmeleri için iki bin akçe getirdi. Allah iyiliğin karşılığını versin.
      Birdenbire Ebu Amr'ın kalabalık içinde doğrulduğu görüldü. Ebu Amr haykırdı:
      - Dün gece size verdiğim para anneme aitti. Annem paranın bu işe sarfolunmasına razı değildir. Lütfen bana iade ediniz ki, ben de kendisne vereyim!...
      Büyük zat hemen elini keseye atıp Ebu Amr'a uzattı. Ebu amr keseyi aldı, uzaklaştı.
      Yine akşam, gece, yatsı namazından sonra... O büyük zat odasında bire köşeye çekilmiş düşüncede... Yine Ebu amr birdenbire peydahlanıyor... Yine elinde aynı kese ve kesenin içinde iki bin akçe... Ebu amr parayı o büyük zatın önüne koyuyor ve fısıldıyor:
      - Parayı getiriyorum ve sizden tek bir şey rica ediyorum: Bu parayı o türlü sarfediniz ki, ikimizden başka kimse birşey bilmesin... Onun nereden geldiğini yalnız Allah bilsin....
      istedigini soyleyen istemedigini isitir

      Yorum

      • naz
        Aktif
        • 17 Ağustos 2008
        • 373

        #18
        İran Hikayeleri

        Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. "Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"

        "Bakın göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

        Ermiş

        "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.

        "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.

        Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan.

        Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe" Yüzleri aydınlık gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.

        "Buyrun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

        "İşte" demiş ermiş.

        "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."
        istedigini soyleyen istemedigini isitir

        Yorum

        • naz
          Aktif
          • 17 Ağustos 2008
          • 373

          #19
          Her Kadın Bir Hikayedir

          Hayatınız boyunca kaç kadını tanıdınız? Ya da soruyu şöyle soralım kaç kadını GERÇEKten tanıdınız? Bir kadına bakarken aklınızdan geçenler neler? Her kadın kendi içinde bir yaşamdır.. Yaşamın iniş çıkışları onların da içindedir.. Eğer bir kadına baktığınızda aklınızdan göğüsleri bacakları ya da kalçaları geçiyorsa asla bir kadını tanıyamayacaksınız demektir.. Bir kadın duygularıyla vardır.. Güzellik gelip geçici olsa da içindekiler kalıcıdır.. Bir kadını tanıma serüveni hayatın en sürükleyici anıdır.. Kadın herkese sunmaz gerçek yüzünü.. Erkek egemen toplumun açmazları kadını da oyunculuğa iter.. Küçük yalanlar büyük yalanları doğurur.. Büyük yalanlar dev itiraflara yolculuktur.. İster 15 olsun ister 25 isterse 35 Her kadın bir hikayedir.. Kadının anlamı içindeki hikayelerdir.. Herşeyi bulabilirsiniz orda.. Aşkları.. Hayalleri.. Hayal kırıklıklarını.. Bırakıp gitmeleri.. Sevmeleri.. Çocuklukları.. Zekayı.. Yalanları.. Herşeyi.. Hikayelerin sonu mutlu ya da mutsuz olsun yıllar sonra bile orada kalacaktır.. * Erkeğin hayatı kadınları tanıdıkça yükselir.. Kadınları tanıdıkça hayata bakışı değişir erkeğin.. Komplekslerinden arınır erkek kadınlara değer vermeyi öğrenir.. Değer verdikçe kendi değerinin yükseldiği hisseder.. Değer verilen erkek sürprizlere hazırlıklı olmalıdır.. Herşey vardır bir kadının yüreğinde.. Erkekşüncelerinin tek düzeliği içinde anlayışsız olur.. Onlar için yaşam sadece içinde yaşananlardır.. Kadınların yaşamı uzun bir süreçtir.. Bu yüzden farklıdırlar.. Kadınlar oyun oynamayı da severler.. Mesajlarının ardında küçük gizemler yerleştirilmiştir.. Üşüdüm diyen kadın gerçekten üşümüştür belki.. Ama istediği bir palto ya da mont değildir erkeğin sevgisiyle ısınmak ister.. Hikayeler devam eder.. Hayattaki en güzel yolculuklarsa bir kadını tanıma evresindekilerdir.. Hayatın sırrı bir kadının küçük yüreğinde saklanmıştır.. Her erkek kadınların kendisinde bıraktığı izleri yaşamak zorundadır.. Kadını tanıdıkça izleri artar.. İzler arttıkça sürüklenen yerlerin derinliği de yükselir.. İzlerin kendisini sürüklediği yerler ne kadar derin olursa olsun adım atmaktan çekinmemelidir.. Orda hayatın özü vardır çünkü.. Hayatın her evresi kadının iç dünyasında saklıdır.. Kadın çocuktur. Kadın annedir Kadın sevgilidir Kadın gizemdir.. Kadın hayattır.. Kadın herşeydir.. Şimdi tekrar sorun kendinize.. Kaç kadını tanıyorsunuz?
          istedigini soyleyen istemedigini isitir

          Yorum

          • naz
            Aktif
            • 17 Ağustos 2008
            • 373

            #20
            1999 marmara depreminde yaşanan bir olay

            Her şey güzel olacaktı. Sen ben ve hayatımız... Hayallerimiz ve hedeflerimiz... Seni tanıyıp sevdikten sonra hayatıma dair verdiğim sözler… Hepsi çok güzel olacaktı sen de olsaydın…
            Seni tanımak bana hayatı tanımak gibi geldi. Seni tanımak ve senin ideallerini hayata taşıma yolunda beraber olmak için söz vermiş ve bu . beraberliği ömür boyu sürdürme kararımızı nikâhla noktalamıştık. Daima mutlu olacağız ve bir gün gelip ölüm muvakkaten ayırsa bile birbirimizi unutmayacağız. diye nikâh memuruna söz verdik. Önce kilometre taşımdın şimdi ise hayat arkadaşım…
            Henüz üç aydır seninle aynı evi paylaşıyordum. Henüz üç aydır seninle kitap okuyor çay içiyor ve hayata aynı pencereden bakıyordum. Evet henüz üç aydır inanç ve ideallerimizi birlikte paylaşıyor ve henüz üç aydır yaşıyordum.
            Mutluydun… Bunu biliyor ve görüyordum. Senin mutluluğun beni de mutlu ediyordu. Seninle sevginin tılsımını çözmüştük. Evet ebedî bir sevginin kaynağının irbirine bakmak değil irlikte aynı yöne bakmak olduğunu anlıyorduk... Senin baştan beri . kalıcı güzelliklere olan bağlılığındı seni bana sevdiren. Allahın kalblerimize koyduğu muhabbetullah hissi ve oradan yayılan varlık sevgisi etrafa dalga dalga yayılıyordu. Gece ve gündüzümüz hep o sevgiyle aydınlanıyordu sanki. Huzurluyduk… Ve yuvamızın huzur kaynağı belki de senin geceleri sessizce yaptığın o dualardı. Tâ ki o geceye kadar…
            17 Ağustos günü seninle alışverişe çıkmış epey yürüdükten sonra dönüşte annenlere uğramıştık. Onların dualarını almıştık iki dünya mutluluğu adına. Bulaşıcı bir yanı vardı mutluluğun bizi görenler de neredeyse bizim kadar mutlu oluyorlardı. Eve geç dönmüştük. Yorgun olmamıza rağmen uyumaya pek niyetimiz yoktu. Sen birer kahve yaptın ve uzun uzun sohbet ettik. Önümüzdeki günler hakkında hedeflerimiz adına niyetlerimiz adına konuştuk. Etrafımızdaki insanlara daha çok nasıl faydamız olur bildiklerimizi nasıl daha çok anlatabilir bilmediklerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz diye eserleri nasıl okumalıyız diye düşündük… O gece bir kez daha inandım senin gönül dünyandaki güzelliklere ve bilmenin sevginin başlangıcı olduğuna…
            Saate bakmıştım bir an üçe geliyordu. "Artık uyumalıyız." diye düşündüm. Sen her gün biraz okuduğun baş ucu kitabından birkaç sayfa okumak istedin. Ben ise tam sana iyi geceler dilemiştim. İşte o an… Ömrümde ilk defa duyduğum o uğultu koptu. Hiç bilmediğim bu uğultu korkunç bir sallantıya dönüştü. Bu neydi Allahım… Sehpanın üzerindeki bardağı bile anında yere fırlatan bu sarsıntı neydi? Evet Allahın Celâl isminin bir tecellisi olan bu sarsıntıyı kabullenmek gerekiyordu bu bir zelzeleydi… Gözlerindeki mânânın adı ise acziyetten gelen şaşkınlıktı… Hemen elinden tuttum ayağa kalkıp kapının eşiğine gittik; ama boşunaydı gayretlerimiz… Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm portmanto ise benim üzerime… Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum. Sen o kadar ince ruhluydun ki beni üzmemek için kendi acını unutup bana hissettirmemeye çalışıyordun.
            On sekiz saat bizi fark etmelerini feryadımızı duymalarını bekledik. On sekiz saat birbirimizin ellerini tutup birbirimize teselli verdik. O durumda iken bir aralık bana Eğer ölürsem seni orada bekleyeceğim. dedin. Ve on sekiz saat kim bilir belki de on sekiz ölümü bekledin.
            Aradan dört gün geçmişti. Şehir o şehir değildi. İzmit bambaşka bir mekân olmuştu. Ben felâketi biraz olsun atlatmıştım. Senin durumun ise kötüydü. Doktor bacağının kesileceğini söyledi. Bunu duyar duymaz ikinci bir zelzele ile dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sen hâlâ gülümsüyordun. Sen nasıl bir insandın? Ne dünyaya ne de dünyalığa önem veriyordun. Senin için maddenin ve kaybedecek olduğun bir bacağın hiç önemi yok muydu? Hattâ hayatta kalmanın bile…
            Sekizinci gündü… Bir kibrit kutusu gibi yıkılan evler evlerin altında kalan canlar ümitler... Çığlıklar Sesimi duyan var mı?lar... İsyanlar sabırlar… Nice hikâyeler mucizeler ve gönüllerde derin bir fay hattı… Şehirde keskin bir ceset kokusu ve insanlarda büyük bir hüzün hâkim… Boş arsalar kireçlenmiş toplu mezarlarla dolu… Evini annesini kendisini kaybetmiş insanlar… İnsanların dilinde tek kelime: Deprem.
            Fakat sadece bacağın gidecek derken sen birlikte olacağımız ebedî âleme gittin geride dolu dolu yaşanmış üç ay ve ideallerini yaşatma azmi kaldı… Elimde senin en çok sevdiğin çiçek naif bir kırmızı gülle mezarının başındayım. Artık sen yoksun yanımda ne . de gönül pınarının heyecanları… Sen gittin geride hüzün geride ben gâye-i hayâllerimiz… Şimdi omzumu sıvazlayan yakınlarım Bırakma kendini. Unutur yeni bir yuvayla yine mutlu olursun. diyorlar. Aslâ!.. Sen bana o zor dakikalarda ne demiştin? Biz seninle " ötelere" sevdalandık.
            Şimdi mezarının başında seninleyim. Bu bize yeter…
            Ey benim ötelerdeki eşim ve eş ruhum bana unutursun diyenlere sadece acı bir tebessümle bakıyorum. Biz seninle sürekli "öteleri" aradık. Sen buldun aradığını. Ben ise yoldayım hâlâ.
            İmtihanın bu en zor anında sabır diliyorum Rabbimden. Ne olur seni sevdiğimi her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar gibi beklediğimi bil.
            Vekillerin En Güzeli e emanet ol...

            alıntı
            istedigini soyleyen istemedigini isitir

            Yorum

            • c1ci
              Katılımcı
              • 11 Nisan 2009
              • 112

              #21
              halil ibrahim bereketi

              Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

              Büyüğü Halil.


              Küçüğü ise İbrahim...


              Halil, evli çocuklu.


              İ
              brahim ise bekârmış...


              Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...


              Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.


              Bununla geçinip giderlermiş...


              Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.


              İ
              kiye ayırmışlar.


              İş
              kalmış taşımaya.


              Halil, bir teklif yapmış :


              İ
              brahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.


              Peki, abi demiş İbrahim...


              Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .


              O gidince, düşünmüş İbrahim:


              Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine


              Böyle demiş ve Kendi payından bir miktar atmış onunkine...


              Az sonra Halil çıkagelmiş.


              Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.


              Peki abi demiş.


              İ
              brahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşmüş yola.


              O gidince, Halil düşünmüş bu defa:


              Demiş ki:


              Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.


              Ama kardeşim bekâr.


              O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.


              Böyle düşünerek,


              Kendi payından atmış onunkine birkaç kürek.


              Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atmış onunkine.


              Bu, böyle sürüp gitmiş.


              Ama birbirlerinden habersizmişler.


              Nihayet akşam olmuş,


              Karanlık basmış,,


              Farketmişler ki, bitmiyor buğdaylar.


              Hatta azalmıyor bile.


              Hak teala bu hali çok beğenmiş.


              Buğdaylarına bir bereket vermiş, bir bereket vermiş ki sormayın...


              Günlerce taşımış iki kardeş, yine de bitirememişler.


              Ş
              aşmışlar bu işe...

              Azalması gereken buğdaylar artmış da artmış..


              Dolup taşmış ambarları.


              Bugün 'Bereket' denilince, bu iki karde
              ş akla gelir olmuş.
              yiğidi bir söz....güzeli bir göz öldürür...

              Yorum

              Working...
              X

              Debug Information