Insan Beyninin Gücü

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • naz
    Aktif
    • 17 Ağustos 2008
    • 373

    #1

    Insan Beyninin Gücü

    !!! İNSAN BEYNİNİN GÜCÜ (Bu olay yaşanmıştır) !!!

    --------------------------------------------------------------------------------
    Polonya'daki Lodz kasabasından çıkan tren, dükkanlara dondurma dağıtır. Görevlilerden ikisi, dondurmaları dükkana taşımak için dondurma
    dolabının içine girer. O sırada dolabın kapağı kapanır ve içerde
    kalırlar. Dolabın kapağını vururlar ama onları duyan kimse yoktur. Öleceklerini anlarlar ve sürekli kendi kendilerine "Donucaz, donucaz..." diye mırıldanırlar. İçlerinden bir tanesi kağıda "Yavaş yavaş tenimiz donmaya başladı, artık dayanamıyoruz." diye yazı yazar. En sonunda bunlar donucaz diye diye donarak ölürler. O akşam onları orada bir kasabalı bulur ve polise haber verir. Olay yerine gelen polis bunların otopsisini yaparak donarak öldüklerini kamuoyuna açıklar.

    AMA DOLAP SABAHTAN BERİ ÇALIŞMIYORDUR...
    istedigini soyleyen istemedigini isitir
  • mehmet.17
    Katılımcı
    • 17 Aralık 2008
    • 66

    #2
    yok artık daha neler.... bence bu olay değilde saçmalama gibi. yanlış anlaşılmasın mesajım konuyu açana değil bunu uydurana
    [B]Ben hayatı çevrimdışı yaşıyorum, hayat beni engellese ne olur ! ! ![/B]

    Yorum

    • naz
      Aktif
      • 17 Ağustos 2008
      • 373

      #3
      Zenginlik

      Etrafında bir sürü insan olmasına rağmen, hükümdarın en çok güvendiği ve yegane dostu bir bilge kişi varmış. Bir gün otururlarken, hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru sormuş:

      - " Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun sana danışır ve ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?"

      Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerinin içine bakarak şu
      sözleri söylemiş:

      - " Diyelim ki hükümdarım uçsuz bucaksız kızgın bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?"

      - " Verirdim tabii."

      - "Zaman geçti diyelim ki susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?"

      Hükümdar biraz düşünmüş ve ardından "Ölmemek için evet" demiş. Bunun
      üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:

      - "Madem öyle, o zaman düşünmeye gerek yok fazlaca. Çünkü haşmetlim,
      sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudan ibarettir."

      Hepimiz hayatın içerisinde birtakım unvanlara, kimliklere veya servetlere sahip olabiliriz. Doktor, avukat, iş adamı, ev hanımı, memur, işçi, işveren, öğretmen, öğrenci, anne veya baba v.s. birtakım rollerimiz olabilir. Belki bir hükümdar gibi unvanımız olmayabilir, ancak hepimizin kendimizce birtakım varlıkları veya servetleri mevcut.

      Hepimizin algıladığı servet kendi zihin haritalarımıza veya hayata bakış açımıza göre değişkenlik göstermektedir. Kimisi için pırlantalara, yakutlara, zümrütlere v.s. sahip olmak büyük servet iken, kimisi için dünya klasikleri, Türk klasikleri, sanat tarihi, felsefe, biyografiler v.b. ile bir kütüphane dolusu kitapları okumuş
      olmak ve o kütüphaneye sahip olmak büyük bir servettir. Kimisi için yalı dairesine sahip olmak ve orada yaşamak büyük bir servet iken, kimisi için doksan yıllık iki göz evinde çocukları, torunları ile oturmak çok büyük bir servet olabilir.

      Profesyonel sporcular için kendi dallarında rekorlar kırmak ve muhtelif madalyalara sahip olmak bir servet iken, bir çocuk için kendi ilgi alanındaki oyuncak serisine (actionman, barbi bebekler, spiderman, kart oyunları, puzzle gibi) sahip olabilmek büyük bir servet olabilir.

      Ünlü işadamları veya cumhurbaşkanı, başbakan gibi unvanlara sahip olan
      insanlar için zaman fukarası olmamak bir servet sayılır iken, bazısı için çimlerde, kumlarda çıplak ayak dolaşabilmek, cırcır böceklerinin sesi eşliğinde uykuya dalabilmek, güneşin doğuşu ile bakir bir ortamda köy kahvaltısı yapabilmek büyük bir servet olabilir.

      Peki gerçekte servet sahibi olmak ne demektir? Gerçek zenginlik nedir?
      Zenginlik aslında sadece iki bardak sudan ibaret olabilir mi?

      Zenginlik, servet sahibi olmak bir doyum işidir. Zenginlik, ölçüsü ve miktarı kişiden kişiye değişen ve zihnimizde başlayıp yine zihnimizde sona eren bir doygunluktur. Çünkü doyum zihinde varolan bir şeydir. Zenginlik, servet sahibi olmak bolluk bilinci ile yaşayabilmektir.

      Önemli olan zihnimizde tatmin olabilmektir. Bir insan zihninde tatmin olduğu müddetçe, hem yüreğinde, hem bedeninde, hem ruhunda, her koşulda her alanda tatmin olabilir.

      New NLP der ki;
      gerçek zenginlik çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır.

      Mesele ne kadar az şeye ihtiyaç duyarak yaşıyoruz. Hayatın içerisinde ne kadar az şey ile doyumu yakalayabiliyoruz. Gerçek zenginlik gözünün gönlünün tok olabilmesidir. Mesele tok hissedip aç yaşayabilirken huzur içerisinde olabilmektir.

      Aslı akşam bir davette giymek için yeni bir elbise almayı çok istemişti. Birkaç gündür bunun planını ve bütçe hazırlığını yapmıştı.Ancak bir an her şey değişti. O gün sokakta gördüğü herhangi bir çocuktan etkilenmiş ve aniden elbise almaktan vazgeçmişti. Birkaç saat sonra, elbise almak için ayırdığı para ile ihtiyacı olan o çocuğa okul gereçleri, okul kıyafetleri almıştı. İşte Aslı o an müthiş bir doyum yaşamıştı zihninde. Beş saat kendince önemli saydığı bir davette şık olmak yerine, bir çocuğu mutlu etmek, bir aileyi bir sıkıntıdan bir
      dertten kurtarmış olmaktı onu huzura kavuşturan, ona doyum sağlayan şey.

      Sahip olduğumuz unvanları, varlıkları veya servetleri görmeden ve hissetmeden yaşayabilmektir gerçek zenginlik. Hayatın her alanında yukarıdakileri değil, aşağıdakileri görerek yaşayabilmektir gerçek zenginlik.

      Hayata teşekkür edebilmek, hayata şükredebilmektir en büyük servet.

      İnsanoğlunun yaşamını devam ettirebilmesi için, sudan başka hiçbir içeceğe ihtiyacı yoktur.
      Mesele yaşamı devam ettirebilmek ise,servet sadece iki bardak sudan ibarettir aslında.

      Doyum içerisinde bir ömür geçirmeniz dileğiyle…
      [/QUOTE]
      Last edited by naz; 15 Şubat 2009, 00:00.
      istedigini soyleyen istemedigini isitir

      Yorum

      • naz
        Aktif
        • 17 Ağustos 2008
        • 373

        #4
        mutlaka okuyun


        Geçenlerde Stephen Glenn'den ünlü bir araştırmacı bilim adamı hakkında bir öykü okudum.Bu bilim adamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu.Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine,ortalama bir insandan nasıl olup da farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özelllik neymiş ?

        Bilim adamı bu soruyu "iki yaşındayken annemin yaşattığı deneyim nedeniyle" diye yanıtlamış.

        Bilim adamı buz dolabından süt şişesini çıkartmaya çalışırken,şise elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş.

        Annesi mutfağa geldiğinde,ona bağırmak,söylenmek ya da onu cezalandırmak yerine : "Robert,ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar güzel bir süt gölü görmemiştim. Evet,olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerde süt oynamak ister misin?" demiş. O da eğilip oynamış yere dökülen sütle.
        Birkaç dakika sonra annesi "Robert,bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, yoksa bir havlu ya da bez mi? Hangisini istersin? " demiş.
        Robert süngeri seçmiş ve yere dökülen sütü temizlemişler.

        Daha sonra annesi "Biliyor musun, burada yaşadığımız olay senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlayalım" demiş.
        Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.

        Yapılan hataların yeni birşeyler öğrenmek için güzel fırsatlar olduğunu anlamış. İşte bilimsel arastırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten.

        Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir.

        Jack Canfield

        "çocuklar ne ister" yazar : Canten Kaya-Selim Uzunoğlu
        istedigini soyleyen istemedigini isitir

        Yorum

        • naz
          Aktif
          • 17 Ağustos 2008
          • 373

          #5
          kücük ama büyük hikaye

          Afrika`da dev filleri yere cakilmis kucuk kaziklara baglarlar.3-5
          tonluk koca filleri yerinde bekletir yere cakilmis bu kucuk
          kaziklar..Neden mi? Soyleki: Filler daha dogar dogmaz kucuk bir kaziga
          baglanirlar, kacip kurtulmak isterler ama nafile! Buyudukce o
          psikolojiyle buyurler. Sonra anlarlarki, buradan kurtulmak mumkun
          degil. Sonrasindaysa koca filler hayatlarini bir kaziga emanet devam
          ettirirler. KISSADAN HISSE: Hayattlarini kucuk menfaat ve hedeflere
          baglayanlarin , efsunlasmis insanimizin bu halden kurtulmasi sarttir.


          istedigini soyleyen istemedigini isitir

          Yorum

          • naz
            Aktif
            • 17 Ağustos 2008
            • 373

            #6
            Bir İnternet Aşkı..Azra ile Emre

            Emre’ye göre her şey çok güzel gidiyordu. 2 ay olmuştu Azra ile ilişkileri. Azra için de her şey yolundaydı. Azra ile Emre İnternette tanışmışlardı. Herkesin “Bu ilişki yürümez” sözlerini hiç dikkate almadan 2 ayı bitirmişlerdi. Bildiklerini yaptılar ve çok da mutlu oldular. Emre Türkiye’de Azra Bulgaristan’da yaşıyordu.

            Emre sevgilisinin Türkiye’ye gelme ümidiyle yaşıyordu. Nasıl olsa gelecek deyip günleri tüketiyordu. Emre kıskanç biriydi. Azra da genellikle kıskanır ama sevgilisine güveni sonsuzdu. Aslında içten içe kıskanılmak isterdi Azra. İnsanoğlu için genellik hoşa gider kıskanılmak. Emre üniversitede okuyor Azra ise Bulgaristan’da dans hocalığı yapıyordu. Biri internete gireceği zaman mesaj gönderip buluşurlardı. Yine bir gün muhabbet ederlerken Azra 2 gün internete giremeyeceğini söyledi. Neden olarak da arkadaşlarıyla birlikte dağ evine gideceklerini Emre’ye açıkladı. Emre sevdiğini iki gün göremeyeceği için bu duruma üzüldü.

            Üzüldü üzülmesine ama belli etmedi. Ama Emre kıskançtı “Kim kim gidiyorsunuz” dedi. “Arkadaşlarımla” dedi Azra “Hem kuzenim de gelecek Yeliz”. Emre Yeliz’i Azradan önce tanımıştı araları çok iyiydi. Yeliz’in olması Emre’nin az da olsa yüreğine su sermişti. Ne yani Azra’ya güveni yok muydu? Hayır tabiki vardı. Emre fark etmeden “Bak bu arkadaşlık aşka dönüşmesin ne de olsa iki gün aynı evde kalacaksınız?” dedi. “Saçmalama normal arkdaşlarım onlar asla öyle bir şey olmaz” dedi öfkeyle karışık Azra. Bu yanıt Emre’yi biraz rahatlatmıştı. Ertesi gün Azra’nın yokluğunda Emre internete girmedi. Kitap okumaya çalıştıysa da sevgilsi aklından çıkmadı. Her kelimesinde sevdiğinin resmi belirdi. Bir gün de özlemişti onu. Vakit çok nazlıydı bugün.

            Telefonu çaldı arkadaşlarının dolaşma teklifini kabul etti. Hem böylece zaman da geçerdi. Ertesi gün Emre’nin sevgilisine olan özlemi daha da arttı. Artık bir şeyin farkına varmıştı Azra’yı çok seviyordu. Emre bu günü de sevgilisi ara ara aklına gelse de arkadaşlarıyla geçirdi.
            Emre yatağına uzandığında “Acaba” dedi. “Acaba ben de benim onu özlediğim kadar özleniyor muyum?” Zor bir soruydu kendisi de kabul etti. Nihayet sabah olmuştu. Emre her sabah yaptığı meşhur –Azranın her zaman söylediği- kahvaltısını yapmadan internete girdi. Azra’ya kavuşabilecek olmanın ateşiyle yanıyordu. Evet evet Azra da interetteydi. “Merhaba canım” dedi Emre heycanlıydı. “Selam canım” diye karşılık verdi Azra. Emre “Seni o kadar özledim ki iki gün geçmek bilmediği. Yokluğunda öğrendim varlığının kıymetini (Bu sözü kendisi de beğendi.) dedi sonra. “Bende canım” dedi Azra.

            “Sanki uzun bir süredir konuşmuyoruz gibi hissediyorum kendimi” diye devam ettirdi sözlerini. Bu söz içten içe hoşuna gitmişti Emre’nin. “Nasıl geçti?” diye sordu Emre. “Çok güzel geçti” diye cevap aldı. “Sen neler yaptın?” diye sordu Azra. “Seni özlemekten başka bir şey yapmadım” diye cevap aldı. “Annemle çok büyük kavga ettim” dedi tekrar Azra. “Bıktım artık bir gün kaçacam bu evden her şeye karışıyorlar para da vermeyeceklermiş” diye devam etti. Emre Azra’nın bu yorumuna kızdı evden kaçma gibi bir cahilliği asla yapmaması gerektiğini annesinin bir şeye canın sıkkın olabileceğini söylese de Azra pek oralı olmadı.

            “Canım bir şey konuşmamız gerek dedi Azra.” Emre’ye heycan bastı. Emre’nin ateşi yükselirken Azra devam etti. “Bak canım sana yalan söyleyecek değilim. Dağ evinde bir arkadaş benden hoşlandığını söyledi. Ben de şaşırıdm arkadaş olduğumuzu söyledim. Israr edince de düşünmem gerektiğini belirttim.” Kelimeler Emre’nin beyninde zincirleme kaza yapmışçasına vuruyordu. Emre’nin kafası fren iziyle doldu. Çok sinirlendi Emre yazmaya çalıştı ama ellerinin titremesinde harfleri tutturamadı.

            Yazmadığı her saniye Azra’nın yazdıklarını tekrar okuyarak geçiyordu bu onu daha da deli ediyordu. Daha baştan biliyormuş da ondan uyarmış gibiydi. İnanılır gibi değildi. Delicesine sevilirken bu yapılamazdı. “Hayır olmaz” diye geçirdi içinden Ama kelimeler gözüne girecek şekilde duruyordu. Bişeyler yazmalıydı parmakları hafif hafif klavye üzerinde hareketlendi. “Yazık!” dedi. “Yine aşkın b.ktan kısmı bana kalan. Farklı zamanda farklı duygular sırasında geldiğin için farklı sanmıştım seni. (bu söz de güzeldi ama bir yere kaydetmenin zamanı değildi.) Ben seni çok sevmiştim. Sen de diğerleri gibi yalanmışsın. Artık yapabilecek bişeyim yok. Tüm yaşanılmışlar için teşekkür ederim mutluluklar… Ama ben seni gerçekten çok sevdim…” deyip hızlıca laptobunun kapağını kapattı. Kan beynine sıçramış gibydi bir süre kıpırdamadı öylece baktı. Arkadaşlarına da hiç bişey anlatamazdı artık bıkmışlardı ayrılıklarından. Bu 4. terkediliş olmakla beraber 3 tane de ihanete uğramıştı. Azra’yla beraber olmaya başladığından itibaren geçmişi az da olsa unutmuştu.

            Emre’nin sorunları vardı bunlar iyice kendini belli ediyordu. Eski Emre yoktu. Her şeye sinirlenen bağıran çağıran bir Emre vardı. 5 gün girmedi internete. Psikologuna daha sık gider oldu. Ailesinin neler olduğu konusunda sıkıştırmaları nafileydi. 1 aya yakın geçen zamanla internetle ilişkisini kesmişti. Üniversitede gruplara takılıyordu. Bağımlılık hap yapan ilaçlar kullanmaya başladı. Üniversitede yaptıkları bir kavgada kolu kırıldı. Emre bu 1 ay da hiç eve uğramaz oldu. Parasız kalıp da cep telefonunu sattığı için ailesi ulaşamıyordu. Zaten ulaşsa da pek bir şey değişmez gibiydi. Bir zamanlar en sevmediği müzik türü olan metal müzik de dinlemeye başladı. Emre kendini tanımıyor tanımak için uğraşmıyordu. 2 ay hiç internete girmedi. Azra’yı unutmuş hissediyordu. Hani …

            Bu arkadaşlık aşka dönüşmesin sonra değip de bunun “imkansızlık” şeklinde cevap veren Azra’yı… Sözünde durmayan insanı. Unutmuştu onu. 2 ayın sonunda uyuşturucu haplara olan bagımlılığı iyice arttı. Her gün bir yerde kalıyordu. Ne evi belli ne yatağı. Bir gece de Mustafa’nın evinde kaldı. Beyni uyuşuk Mustafa internet başında şuusuzca bakmaktan vazgeçip yatağına gittiğinde Emre 2.5 ay sonra ilk defa internetle karşı karşıya kalıyordu. Saat 3.47’de maillerini kontrol etmek istedi.

            Mailinde 11 tane yeni mail vardı. Hepsi Azra’dan gelmişti. Emre ilk gelen maile tıkladı o an soğuk soğuk terledi. Beyaz sayfa ekranla birlikte Emre’nin yüzünü de aydınlattı:

            “Canım annem çok moralimi bozmuştu Ben de biraz seni kızdırmak istedim hepsi şakaydı. sanırım berbat oldu affet beni offfffff.”
            Emre öylece kalakaldı. Terkedildiği an gözlerinin önüne geldi. Her şey çok garipti. “Aşklar” dedi “Çok garip… Başlayıp ve bitişler çok garip… İnsanlar çok garip… Azra çok garip…”
            Emre diğer mailleri okumaya cesaret edemedi…

            inş dahaönce veriLmemiştir..
            istedigini soyleyen istemedigini isitir

            Yorum

            • naz
              Aktif
              • 17 Ağustos 2008
              • 373

              #7
              Umudumu soranlara cevabım





              Bir an oldu mu acaba umutlarım diye sordum o gece. Yalan sevdalardan eskiyen yüreğime ne kadar acı geldi yanıtlar. Demek ki umutlarımı kurak topraklara diktim diye geçti zihnimden. Yağmurla yeşerirken ben sen kendi hesaplarının peşinde sersefil olacaktın. Bunu bile bile kırdın yüreğimi. Aşk ihanet ve yalan….Köşe bucak kaçtığım tatmayı bırak koklamaya korktuğum sen ve...Neyse dilimi ve gönlümü yorsam ne çare. Öldük ve tekrar doğduk yalnız ve korkusuz olmak üzere.


              Sokak lambalarının etrafını sarmış ateş böcekleri. Kasımın hüznünde ağustos sevinci yaşamak kadar tezat bu hayat ve getirdikleri. Şiirler hikayeler hatta masalar yazılmış sevdaların üstüne. Öğreten ve yol gösteren bu kadar çok mefhum varken… Yine hazan yine hüsran… Gönlümün kapısına çekilen sürgüye baktım bu sabah. Hiç kımıldamamış bu kadar fırtınalıyken hayat. Belli ki sen de sevdan da yoktun aslında. Nasıl bir rüyaya dalmaktır bu? Kabusları hiç sevmem aslında çok gece hıçkırarak ve terler içinde uyandım sen çökünce rüyalarıma. Ama yine başladın kaldığın yerden. Çocukken dinlediğim arkası yarınlardan çıkıp gelmiş olamazsın diye düşündüm hep. Ya da ne bileyim işte her nereden geldiysen.



              Umutlarımı soranlara cevabım sen değilsin benim artık. İsyanım aşka dedim hayata değil. Aslında soruyu soran da bendim kendime. Umutlarımdan kime ne? Düzen ve sürekli dönen bu çarkların içinde umutlarımı umursayan sadece benim bunu biliyorum. Başka renklere ve kokulara ihtiyacım olmadan belki yürümeyi yeni öğrenen çocuk gibi düşe kalka bulacağım yolun sonunu. Kimin umurunda ! Varsın umutlarım bana sorsun bu sefer; hey sen ! Nereye böyle alelacele?

              Senin gidemeyeceğin yere……………


              Alıntıdır...
              istedigini soyleyen istemedigini isitir

              Yorum

              • ÇAKAL
                Ağa'nın Adamı
                • 27 Haziran 2007
                • 2545

                #8
                Hep yağmur mu yağar?
                Ki en güzel güneş en karanlık günlerin ardından gelir.
                Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                Yorum

                • naz
                  Aktif
                  • 17 Ağustos 2008
                  • 373

                  #9
                  günün hikayesi.....

                  VARIM!!
                  Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu hala beklediği mail
                  gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı?
                  Oooo! İki saatten fazla olmuş koskoca iki saat? Arkadaşları
                  yemeğe davet etmişti Sinan sinemaya oda arkadaşları ise fal
                  partisine.. Hiçbirini kabul etmemişti. Şimdi bu ücra internet
                  cafede gelecek o maili bekliyordu. Daha ne kadar sürecekti?
                  Kimbilir belki bugün hesabına bile girmemişti girmeyecekti?
                  Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki… Belki de
                  onun ona önem verdiği gibi o ona önem vermiyordu? Yok canım!
                  O da en az Sevgi kadar değer veriyordu Sevgi’ye yazdığı her
                  mesajın karşılığı ertesi güne geliyor hadi ertesi gün olmadı
                  birkaç gün içinde gecikmenin özürünü de içeren mail hesabında
                  bekliyordu Sevgi’yi. Aylar olmuştu yazışmaya başlayalı
                  bir kez bile aksamamıştı mailler. Ta ki bu haftaya kadar.
                  Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf!
                  Oysa kendisi yazacak bir şey bulamasa - ki bu da ayda yılda
                  bir olurdu- forward edilmis mesajlar gönderirdi güzel sözler
                  fıkralar ya da ufacık bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış
                  onu merak ettiğini söylediği bir mail göndermişti: Heeeey
                  öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye şakalaşmıştı
                  üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta beşinci gün
                  iyiden iyiye meraklanır olmuştu hatta bir sapığın onun
                  hesabına girip gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini
                  bile düşünmüştü. İyisi mi oturup bütün gün bekleyecekti
                  bilgisayar başında hem içinde de bir şüphe kalmayacaktı
                  böylece. Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir yazı
                  bile gelmemişti. Unuttu beni diye geçirdi içinden. “Tabii ne
                  bekliyordun ki!” diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu
                  çocukluğuyla. Hiç görmediği sadece yazılarıyla şiirleriyle
                  tanıdığı biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez
                  kalacaktı. Ne bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde
                  bu yazıları yazan kişiyi bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman
                  gözlerini kapasa sadece bir çift el görüyordu klavyenin tuşlarına
                  dokunan güzel parmaklar… Bu elin kime ait olduğunu görmeye
                  çalışıyor didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi yok
                  oluyordu. Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi
                  bekledi. Birkaç arkadaşından gelen mailleri yanıtladı hemencecik.
                  Aslında böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi
                  yapacak başka bir işi yoktu arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü
                  kalanlar ise onu çağırsa da o pek istemiyordu. Bu düşüncelere
                  dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret adres pek yabancıydi ona.
                  Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku içinde açtı. Mail
                  “merhaba ben Akın’ın yakın arkadaşıyım. Kendisini trafik kazasında
                  kaybettik telefon defterinin arasında sizin mail adresinizi bulduk ve
                  haber vermeyi uygun gördük. Başımız sağolsun” diyor ve devam
                  ediyordu ama mailin devamı onu ilgilendirmiyordu artık.Okuyacağını
                  okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu bu kaçıncı değer verdiği
                  insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde olduğunu
                  düşünüyordu. Sonra saçma geliyordu düşündükleri ama ne
                  farkederdi ki işte cok sevdiği her gün yazdıklarıyla onun gününe
                  renk katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı?
                  Ne yapacaktı şimdi? Beklediği mail gelmiş miydi? Ne yani
                  kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek miydi? Bir daha o güzel
                  mesajlari hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal edememenin
                  üzüntüsüyle doğruldu. “Cebinden size henüz yollamadığı
                  yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk.
                  Tıpkı sahibine ulaşmamış bir mektup gibi
                  duruyordu oracıkta. Aşağıda onun sizin
                  için yazdığı son şiiri bulacaksınız.
                  VAR MISIN ?
                  Biliyorum şaşıracaksın
                  Son sözler gibi gelecek kulağına
                  Yoo yanılmıyorsun.
                  Son sözler bunlar.
                  Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan
                  Sadece bir ufacık his’tik sen bana ben sana
                  İki satır lâf iki mısralık şiirdik
                  Bir gülücüktük
                  Bir soru isareti
                  Oysa daha fazlasını istemek bencillik mi?
                  Anla artık!
                  Sözler var ama satırlar yetersiz
                  Düşünceler var ama sayfalar yetersiz.
                  Duygular var ama mısralar yetersiz.
                  Anla artık biliyorum bir sen var bir de ben
                  Uzak uzak yerlerde ayrı ayrı şehirlerde.
                  Ama desem ki sana:
                  Biz demeye var mısın?
                  Desem ki ne sen olsun ne de ben.
                  Bir biz olalım.
                  Var mısın ?
                  Akın Yıldız
                  Şaşırmıştı istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın.
                  Hiç adeti değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan
                  öyle ol başkalarını boşver derdi. İşte her zamanki gibi yine
                  dinlemişti onun sözünü. Demek o da aynı şeyleri hissetmiş
                  o da artık bu uzakığı kaldırmak istemişti. Doğumgünü geçmişti
                  hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha girmişti işte
                  yepyeni bir yaş yepyeni umutlar acılar mutluluklar. Her yaş
                  olgunlaştırırmış biraz daha insanı belki de en çok bu yaşa
                  girdiğinde olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra
                  arkasına dönüp baktığında kimbilir… Akın! Kahretsin seni
                  şimdiden özledim diyerek hıçkırıklara gömüldü. Neden sonra
                  eli yanıta gitti. Akın’a geç kalmış bir yanıttı bu.
                  Sadece tek bir sözcük yazdı :
                  istedigini soyleyen istemedigini isitir

                  Yorum

                  • naz
                    Aktif
                    • 17 Ağustos 2008
                    • 373

                    #10
                    *****kanayan Kalp*****

                    Delikanlı alaca karanlıkta yürürken yumuşak bir şeye çarptığını fark etti. Eğildi baktı. Aman Allah'ım!...Ayaklarının arasında yuvasından ustalıkla sökülmüş bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi diri ve kanlıydı. Onu büyülenmişçesine avuçlarına aldığında dehşetinden çıldıracak oldu.Kalp tıp tıp atıyordu. Ve sıcacıktı. Delikanlı sanki ellerine yapışıp bir başka uzvu haline geliveren kalpten kurtulmak istiyor fakat ne olduğunu bilmediği kestiremediği duygular tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra sakinleştiğinde onun sahibini bulmak için en yakındaki evin kapısını çaldı ve zincir aralığından bakan genç kıza:- Bu kalp sizin mi? diye sordu. Biraz önce buldum onu. Kız mahcup bir ifadeyle;- Ben kalbimi üç ay önce rastladığım bir vefasıza kaptırdım dedi. Yandaki eve sorun onların olabilir.Kızın gösterdiği ev göz kamaştırıcı bir villaydı. Kapıyı açan hizmetkarlar onu üst kata çıkartarak evin beyine götürdüler. Delikanlı yumuşacık halıların üzerine damlayan kanları ayağıyla örtmeye çalışırken:- Bu kalp sizin mi acaba? diye sordu. Hala atıyor da...Beyefendi ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden höpürtülü bir yudum çekerek:- Ben kalbimi dünyaya sattım canikom diye sırıttı. Komşu evde bir meczup var o bilir sahibini.Delikanlı hızla soğumaya başlayan ve atışları gittikçe yavaşlayan kalbi bitişik kulübedeki ihtiyara koşturarak:- Bu sizin mi? diye sordu. Çabuk olun neredeyse duracak.Yaşlı adam okumakta olduğu İncil'i yavaşça kapatırken:- Ben kalbimi her şeyimle Allah'a verdim evlad diye gülümsedi. Elindekinin sahibini neden gidip anne ve babana sormuyorsun?- Her ikisi de yaşlanıp bunadı diye üfüldendi genç. Bir bebek gibi alaka görmek istediklerinden üç gün önce kavga edip onları terk etmiştim.İhtiyar adam büyük bir üzüntüyle:- Terk ettin ha..! diye mırıldandı. Terk ettin demek.Delikanlı söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu. Oysa ki yaşlı adam beklediği cevabı çoktan almıştı. Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki eliyle kavradığı gömleğini bir hamlede yırtarak açıverdi. Delikanlının sol göğsünde avuçlarında tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı bir boşluk vardı.
                    istedigini soyleyen istemedigini isitir

                    Yorum

                    • naz
                      Aktif
                      • 17 Ağustos 2008
                      • 373

                      #11
                      Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı?

                      Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında:

                      -Oğlumnamaz hiç bu vakte bırakılır mı?

                      Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmıştıama ezan okunduğu vakit yerinden
                      sıçraryaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.

                      Kendisi isenefsini bir türlü yenemiyordu.Hep ne oluyorsa?namaz son
                      dakikalara kalıyorbu sebeple namazını alelacele edâ ediyordu.Bunu düşünerek
                      kalktı yerindengözü saate kaydı.Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika
                      kalmıştı.Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak"Yine geciktirdim
                      namazı."dedi kendi kendine...

                      Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan
                      kendini odasına attı.Mecburenhızlı hareketlerle namazını edâ
                      etti.Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi...

                      "Bu halimi görsetatlı-sert kızardı yine bana."dedi.Çok seviyordu onu...Hele
                      öyle bir namaz kılışı vardı kionu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla
                      seyrederdi.Namazda öyle bir mahviyeti vardı kihicabından renkten renge
                      girerdi.
                      O gün akşama kadar derse girmişti.Müthiş bir ağırlık vardı
                      üzerinde...Duâsını yaparkenbaşını ellerinin arasına alıp secdeye
                      durdu.Namazdan sonra bir süre bu şekilde tefekkür etmeyi severdi.Gözleri
                      kapanır gibi oldu.
                      "Ne kadar da yorulmuşum"dedi.Daldı gitti öylece...

                      Kıyamet kopmuştu.Mahşeri bir kalabalık vardı.Her yön insanlarla doluydu.Kimi
                      dona kalmışhareketsiz bir şekilde etrafı izliyor;kimi sağa sola
                      koşuşturuyorkimisi de diz çökmüşbaşı ellerinin arasında bekliyordu.
                      Yüreğiyerinden fırlayacak gibi atıyor adeta kafesinden kurtulmaya
                      çalışıyorsoğuk terler döküyordu.Hayattayken kıyametsorgu sual ve mizan
                      hakkında çok şey duymuş ve âhiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için
                      köşe taşı olmuşlardı.Ama mahşer meydanındaki ürpertikorku ve bekleyişin bu
                      denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
                      Hesap ve sorgu devam ediyordu.Bu arada onun ismini de okudular.Hayretle bir
                      sağabir sola baktı."Benim ismimi mi
                      okudunuz?"dedidudakları titreyerek...

                      Kalabalık birden yarılmışbir yol oluşmuştu önünde...İki kişi kollarına
                      girdi.Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi.Kalabalık arasından
                      şaşkın bakışlarla yürüdü.Merkezi bir yere gelmişlerdi.Melekler her iki
                      yanından uzaklaştılar.

                      Başı önündeydi.Bütün hayatıbir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin
                      önünden...Şükürler olsun dedikendi kendine ve devam etti;Gözlerimi dünyaya
                      açtımhep hizmet eden insanları gördüm.Babam sohbetlerden sohbetlere
                      koşturuyormalını İslâm yolunda harcıyordu.Annem eve gelen misafirleri
                      ağırlıyoryemek sofralarının biri kalkıpbir yenisi kuruluyordu.Ben isehep
                      bu yolda oldum.İnsanlara hizmete çalıştım.Onlara Allah'ı anlattım.Namazımı
                      kıldım.Orucumu tuttum.Farz olan ne varsa yerine getirdim.Haramlardan
                      kaçındım.

                      Kirpiklerinden aşağıya gözyaşları dökülürken"Rabbimi seviyorumen azından
                      sevdiğimi zannediyorum"diyordu.Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam
                      azCennet'i kazanmaya yetmez diye düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın
                      rahmetiydi.

                      Hesap sürdükçe sürdü.Boncuk boncuk terliyor;sırılısıklam olmuşzangır zangır
                      titriyordu.Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu.

                      Sonunda hüküm verilecekti.Vazifeli melekler ellerinde bir kâğıtmahşer
                      meydanındaki kalabalığa döndüler.Önce ismi okundu.Artık ayakları tutmaz
                      olmuştu.Neredeyse yığılıp kalacaktı.Heyecandan gözlerini kapamışokunacak
                      hükme kulak kesilmişti.

                      Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi.Kulakları yanlış mı duyuyordu?İsmi
                      Cehennemlikler listesindeydi.Dizlerinin üstüne yığıldı.Hayretten
                      donakalmıştı.

                      "Olamaaaaz."diye bağırdı.Sağa-sola koşturdu.İnanamıyordu."Ben nasıl
                      Cehennemlik olurum?Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte
                      oldum.Onlarla beraber koşturdum.Hep Rabbimi anlattım."diyordu.
                      Gözleri sağanak olmuştitrek vücudunu ıslatıyordu.Vazifeli iki melek
                      kollarından tuttu.Ayaklarından sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri
                      göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar.Çırpınıyordu.Medet yok
                      muydu?Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?

                      Dudaklarından kelimeler kırık dökükyalvarmayla karışık döküldü.

                      "Hizmetlerim...Oruçlarım...Okuduğum Kur'an'lar...Namazım...Hiçbiri beni
                      kurtarmayacak mı?"diyordu...
                      Bağıra bağıra yalvarıyordu.Cehennem melekleri onu hiç
                      dinlemedilersürüklemeye devam ettiler.Alevlere çok yaklaşmışlardı.Başını
                      geriye çevirdi.Son çırpınışlarıydı.

                      Resûlullah(s.a.v)"Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan
                      bir insanı o ırmak nasıl temizlergünde beş vakit namazda insanı günâhlardan
                      öyle temizler"buyuruyordu."Oysa ki benim namazlarım da mı beni
                      kurtarmayacak?diye düşünüyordu.

                      "Namazlarım...Namazlarım...Namazlarım."diye diye hıçkırdı.Vazifeli melekler
                      hiç durmadılar.Yürümeye devam ettiler;Cehennem çukurunun başına
                      geldiler.Alevlerin hareketi yüzünü yakıyordu.Son bir defa dönüp geriye
                      baktı.Artık gözleri de kurumuştu.Ümitleri sönmüştü.Başını öne eğdi.İki
                      büklüm oldu.

                      Kollarını sıkan parmaklar çözüldü.Cehennem meleklerinden birisi onu
                      itiverdi.Vücudunu birdenbire havada buldu.Alevlere doğru düşüyordu.Tam iki
                      metre düşmüştü kibir el kolundan tuttu.Başını kaldırdı.Yukarıya baktı.Uzun
                      beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı.Kendisini yukarıya
                      çekti.Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı."Siz de
                      kimsiniz?dedi.

                      İhtiyar gülümsedi:
                      "Ben senin namazlarınım"

                      "Neden bu kadar geç kaldınız?Son anda yetiştiniz.Neredeyse
                      düşüyordum."dedi...İhtiyar yüzünü gererektekrar güldü;başını salladı;

                      "Sen beni hep son anda yetiştirirdinhatırladın mı?..."

                      Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı.Kan-ter içinde kalmıştı.Dışarıdan
                      gelen sese kulak kabarttı.Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden
                      fırladı.Abdest almaya gidiyordu...


                      istedigini soyleyen istemedigini isitir

                      Yorum

                      • naz
                        Aktif
                        • 17 Ağustos 2008
                        • 373

                        #12
                        Zahidem Türküsünün Hikayesi

                        Halk arasinda “Zahidem” adiyla un yapan turkunun sairi Asik Arap Mustafa 1901 yilinda Cicekdagi’na bagli Orta Haci Ahmetli koyunde dunyaya gelmistir. Babasini annesini cok kucuk yaslarda yitirdi. Ilk once bir akrabasinin himayesinde daha sonralari da onun bunun yaninda buyudu.

                        Arap Mustafa’nin babasi dugunlerde toplantilarda “Koca Oyunu” adi verilen oyunda “Arap” rolunu ustlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabi takilmistir. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yasina gelince Yukari Haci Ahmetli koyunden Haci Burozadeler’den Mehmet’e ciftci durdu. Zaman icinde caliskan babayigit giyimine ozen gosteren yakisikli bir delikanli olan Arap Mustafa Agasinin yeni yetisen Zahide’ye gonlunu kaptirdi. Fakir ve kimsesiz oldugundan bu sirrini bir turlu aciga vuramadi.

                        20’sinde askere giden Mustafa’nin akli deliler gibi sevdigi Zahide’de kalmisti. Koydeki dostlarina mektuplar gondererek Zahide’den haber almaya calisan Arap Mustafa Zahide’nin baska biriyle evlendirildigini ve dugunun’un de bir hafta sonra olacagini duyunca uzuntusunu asagida icli misralara dokmustur. Turkuyu Neset Ertas plaga okuyup tanitmistir. (1)

                        Zahide Kurbanim n'olacak Halim
                        Gene bir laf duydum kirildi belim
                        Gelenden gidenden haber sorarim
                        Zahidem bu hafta oluyor gelin

                        Hezeli de deli gonul hezeli
                        Cicekdagi doktu m'ola gazeli
                        Dolastim alemi gurbet gezeli
                        Bulamadim Zahidem'den guzeli

                        Ay ile dogar da gun ile asar
                        Zahide’mi gorenin tebdili sasar
                        Iyinin kaderi kotuye duser
                        Diken arasinda kalmis gul gibi.

                        Zahide’m kurbanim kurtar bu dardan
                        Baban anlamadi bizim bu haldan
                        Kekiline surmus kokulu yagdan
                        Derdin beni del’ediyor Zahide’m.

                        Ziyaret’ten ciktim Cender’in ozu
                        Kum gibi kayniyor Zahide’m gozu
                        Aslini sorarsan esalet yerden
                        Haci Burolardan Mehmet’in kizi.

                        Gurbet ellerinde esinim esir
                        Zahide’m kurbanim hep bende kusur
                        Eger baban seni bana verirse
                        Nemize yetmiyor el kadar hasir.

                        Cicekdagi’nda da hic gitmez duman
                        Zahide’rn kurbanim hallarim yaman
                        Yapamadim su babayin gonlunu
                        Fakir diye bana vermedi baban.

                        Anamdan dogali cok cektim cefa
                        Su yalan dunyada surmedim sefa
                        Adimi namimi soran olursa
                        Orta Haci Ahmetli Arap Mustafa.

                        Arapoglu Mustafa’nin kendisine Mecnun gibi asik oldugundan etkilenen Zahide Mustafa icin siirler soylemistir. Bu siirin uc kitasini H. Vahit
                        Bulut 1973 yilinda Yukari Haci Ahmetli koyunden Zahide’nin yakin arkadasi ve sirdasi Fatik’ten derlemistir.(2) Bastaki iki kita tarafimizdan derlenmistir.

                        Bu nasil sevdaymis geldi basima
                        Felek agu katti tatli asima
                        Sevda cekenlere zor gelir gurbet
                        Gece gunduz elim kalkmaz isime.

                        Asagida sap kagnisi geliyo
                        Derdin beni elik elik eliyo
                        Kurbanlar olayim gara Mustafam
                        Babam beni yad ellere veriyo.

                        Arapoglu derler gayeten atik
                        Gozleri kara da kaslari catik
                        Git nazli y de bir haber getir
                        Bastigin yerlere kurbanim Fatik.

                        Aglayarak yayigimi yayarim
                        Yarim gitti gunlerini sayarim
                        Ciksa Buyukoz’e mendil sallasa
                        Islik calsa isligini duyarim.

                        Coskuna da deli gonul coskuna
                        Askindan Zahide dondu saskina
                        Sensiz edemiyom nazli civanim
                        N’olur bir yol gorun Allah askina.
                        Last edited by EDY; 19 Mart 2009, 10:37.
                        istedigini soyleyen istemedigini isitir

                        Yorum

                        • naz
                          Aktif
                          • 17 Ağustos 2008
                          • 373

                          #13
                          Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

                          Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:
                          – Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

                          Sonra da ilave etmiş.

                          – Bak, demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim vardır. Onları Yaratan öyle yaratmış, öylesine uygun görmüş. Benim tercihim değil...

                          Evet, insanların yüz güzelliği, yahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allâh-ü azimüşşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından sorumludur
                          istedigini soyleyen istemedigini isitir

                          Yorum

                          • naz
                            Aktif
                            • 17 Ağustos 2008
                            • 373

                            #14
                            Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır

                            İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu:
                            – Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!.. Hazret-i İsa kötürüm adama yaklaştı:

                            – Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor? Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?

                            Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam dedi ki:

                            – Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple Onu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de ona şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde Onu tanıma sevinci, dilinde de Ona şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:

                            – Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! Diye teşekkürden kendimi alamıyorum.

                            Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu adama yaklaşan İsa aleyhisselam:

                            – Ver şu elini öyle ise! diyerek elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.

                            Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

                            – Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi Peygamber değil misin? der. İsa Peygamber:

                            – Belli olmuyor mu? deyince:

                            – Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:

                            – Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! Deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.

                            Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

                            – Ey Allahın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim, diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:

                            – Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?

                            Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allahın Nebisi işaret eder:

                            – Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini öpün!..

                            Derler ki:

                            – Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç birimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.

                            – Öyle ise, der, tefekkür edin, siz de düşünün.

                            Sözünü şöyle bağlar Allahın Nebi’si:

                            – Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!
                            istedigini soyleyen istemedigini isitir

                            Yorum

                            • naz
                              Aktif
                              • 17 Ağustos 2008
                              • 373

                              #15
                              Felsefenin sonu

                              Kadızade Hızır Bey'in oğlu olan ve sonradan üstün zekâsı ve son derece kaabiliyeti sayesinde büyük ilim adamlarından olan Sinan Paşa, gençlik çağlarında felsefeye çok önem verirmiş. Babası Hızır Bey her ne kadar oğlunu bu yoldan çevirmeye çalışmışsa da bir türlü başaramazmış. Hatta öyle olmuş ki, bir gün baba-oğul beraber yemek yerlerken yine münakaşaya başlamışlar. Baba oğlunun her şey hakkında şüphe etmesine çok sinirlenmiş.
                              Bir ara demiş ki:
                              -Yahu Sinan, sende o kadar evham var ki, her şey için o kadar şüpheye düşüyorsun ki, neredeyse şu yemek yediğimiz tabağa bile bakır değil diyeceksin, demiş.
                              -Doğru söylüyorsun baba! İnsanın hisleri bazan o kadar galip gelir ki, ben bu tabağa "bakır değildir" diyebilirim, demiş.
                              Bunun üzerine son derece sinirlenen Hızır Bey, yemek yedikleri tabağı kaldırdığı gibi, oğlunun kafasına geçirmiş.
                              Sinan Paşa, daha sonra ilmini ilerletip hakikatı anlayınca bu vehim sevdasından tamamen vazgeçip, değerli ilim adamlarından olmuştur.
                              Hatta o kadar yükselmiş ki, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Edirne medreselerinden birine, hadis müderrisi olarak tayin edilmiş, bilahare, Fatih onu sarayına alarak maiyetinde bulundurmuştur.
                              istedigini soyleyen istemedigini isitir

                              Yorum

                              Working...
                              X

                              Debug Information