Gelişmeler - Akıl Oyunları - Strateji - Komplo Teorileri

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ÇAKAL
    Ağa'nın Adamı
    • 27 Haziran 2007
    • 2545

    #91
    Seyreden Türkiye


    Türkler tarafından sözde soykırıma uğradıkları iftiralarıyla her yıl 24 Nisan'ı ve haftasını özel anma ve programlarla geçiren diyaspora Ermenileri ile Ermenistan'ın çirkin saldırılarına karşın Türkiye'nin tavizkar tutumu anlaşılır gibi değil. Maşallah; uzun zamandır, her şeyi; hakareti, iftirayı, dayatmayı, baskı ve zorlamaları paşa paşa kabullenip sindiren bir yönetim anlayışımız var. Türkiye'ye ve Türk milletine yönelik her türlü saldırı, iftira ve yalanlara karşı koyup direnileceği yerde, hatta çelik gibi karşı koyup mukabelede bulunulması gerekirken, her şeyi pamuk gibi içimize çekiyoruz.

    Herkes saldırıyor, biz bakıyoruz
    Bu nasıl anlayıştır ve hangi zihniyetin ürünüdür doğrusu tartışmak gerekir. Her fırsatta Türkiye'ye düşmanlık yapan Ermenistan'a ve diyaspora Ermenileri'ne artık anladıkları dilden karşılık verilmelidir. Erivan'da Ay-Yıldızlı Türk bayrağı yerde çiğneniyor, aval aval bakıyoruz. Türkler'e küfür-kafir her türlü hakaret ediliyor, güya umursamıyoruz! Doğu ve Güneydoğu Anadolumuz'un bazı bölgelerini kendi toprakları içinde gösteriyorlar, pişkince bakıyoruz!
    Diyaspora Ermenileri de aynı şekilde soy kırım, tazminat, özür, af dileme, (sözde) suçumuzu kabul etme gibi isteklerinden geri adım atmayıp Avrupa'dan Amerika'ya kadar her yerde dillendiriyorlar.
    Daha acısı ve alçakçasına Türkiye'de de rastlanıyor. Bir üniversitemizde, tam da 24 Nisan'da toplantı düzenleyen en fanatik ve en tahrikçi Ermeni konuşturuluyor. Bu ülkenin yurttaş ve bilimadamlarının gözü önünde soykırım iftiraları tekrarlanıyor.

    Kendimizi kandırmada ustalaştık
    Gerçekler bu kadar üzücü ve açık iken, kendimizi aldatıp tedavi edecek şeyler de buluyoruz. Mesela; Amerika'da Başkan Bush, 24 Nisan konuşmasında 'soykırım' demedi diye seviniyoruz. Üniversitede konuşturulan tahrikçi Ermeni profesör "Bu soykırımdan Türkiye'yi sorumlu tutmak yanlış olur" demiş diye alkışlayanlara rastlıyoruz. Adamın kurnazlığını yemiş görünüyorsunuz!
    Hepsinin yüzünegözüne dursun!
    Ermenistan ile diyaspora Ermenileri kendi politikalarını yapıyor ama, bunca hakaret ve şeytanlığa rağmen "Bu yıl kötü şeyler olmadı" diyebilen içimizdekiler kime yaranmak istiyor onu anlamakta zorlanıyoruz. Ermenistan'ın toprak taleplerine karşılık Ankara'dan gönderilen "Görüşelim ve barışalım" şeklindeki sıcak mesajlara hayret ediyoruz.
    Yeri gelmişken hatırlatalım; 24 Nisan vesilesiyle dış dünyada yaşananlar kadar, Türkiye'de olan bitenlere Anadolu toprağında birlikte yaşadığımız Ermeni kardeşlerimiz de inanamıyor. "Kimse bizim adımızı kullanıp siyaset yapmasın" diyorlar. Onlar böyle söylüyor ama Ankara'dakiler diyemiyor. Hepsinin ağzı, gözü ve kulağı kapanmış; dünyalık işlerine bakıyor!

    Nazif OKUMUŞ_Takvim
    Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
    Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

    Yorum

    • ÇAKAL
      Ağa'nın Adamı
      • 27 Haziran 2007
      • 2545

      #92
      Er Ryan'ı Kurtarmak filminin en etkili sahnesi

      Gülay Göktürk'e gelen mektupda ürpertici benzetme

      Geçenlerde bir okurum kapatma davasıyla ilgili bir mektup yazmış, Ak Parti'ye "Aman gerginlik çıkarma, savunma hakkını kullan, başka bir şey de yapma" diye telkinde bulunanlarla ilgili bir benzetme yapmış. Tüyler ürpertici bir benzetme: "Er Ryan'ı Kurtarmak filminin beni en çok etkileyen sahnesi nedir, biliyor musunuz" diyor; sonra o sahneyi hatırlatıyor okurum;

      "Hani bombalanmış bir binada Amerikalı bir askerin bir Alman askerini öldürüş sahnesi vardır; bıçağı Alman'ın karnına gömülmüşken neredeyse şefkatli bir ses tonuyla şuna benzer şeyler söyler kulağına:

      "Hadi direnmeyi bırak, kendini serbest bırak, göreceksin daha kolay olacak; zaten bu boktan hayatta yaşanmaya değer ne var ki..." Şu anda Ak Partililer dahil, siyasetin içinde olan herkesin ortak tahmini Anayasa Mahkemesi'nin kararının kapatma yönünde olacağı. Bu durumdayken Ak Parti'ye yalnızca hukuki savunmayla sınırlı bir mücadele tarzı önerenler filmdeki Amerikalı askere çok benziyor gerçekten de. "Direnmeyi bırak, göreceksin daha kolay olacak; zaten bu boktan sistemde siyaset yapmanın ne anlamı var ki..."

      Dikkat ediyorum, kapatmanın sonuçları daha çok, hatta sadece Ak Parti ya da Erdoğan açısından konuşuluyor. Parti kapatılırsa, yenisi nasıl, ne zaman kurulur; yeni parti 2009 Mart'ındaki yerel seçimlere yetişebilir mi; savunma için ek süre istenirse yeni parti için kalan zaman yeter mi, yetmez mi... Erdoğan'ın yasaklılığı delmesinin yolları yöntemleri nelerdir? Başbakanı bağımsız milletvekili sıfatıyla tekrar parlamentoya sokmanın en iyi yolu hangisidir; Parlamento'daki sandalye sayısının yüzde 5'ini boşaltmak mı daha kolaydır; yoksa bir seçim bölgesinin milletvekillerinin tamamen boşaltılması mı? Bugün sadece Ak Parti camiasında değil, bütün siyaset çevrelerinde dönüp dolaşan konular bunlar...

      Eğer mesele sadece, Ak Parti'lilerin ya da Erdoğan'ın geleceği olsaydı, açıkçası benim de içimden "Boşverin Allahaşkına, bu kaçıncı yasaklanışınız; bu kaçıncı kuşatma, kaçıncı barikat; size de yazık; gidin evinize ayaklarınızı uzatıp oturun biraz; torunlarınızla oynayın, ya da danışmanlık yapın; eğer hareketi çok seviyorsanız şehir şehir ülke ülke dolaşın" demek gelirdi. Ama yaşanan olay bu mudur?

      Şimdiye kadar defalarca yaşanan yok yere parti kapatma olaylarına yeni bir halka daha eklenmesi midir yalnızca yaşadığımız şey? Yoksa, bundan çok daha öte; Türkiye'de son 7-8 yıldır yaşanan transformasyonu durdurma ve geri döndürme hamlesi midir? Demokrasinin derinleşmesi yolunda atılan adımların geri püskürtülmesi ve yeni bir otoriterleşme sürecinin başlangıcı mıdır? Besbelli ki, karşımızda basit bir parti kapatma davası yok; karşımızda hepimize umut veren bir dönemi kapatma davası var. Ak Parti'nin kapatılması teşebbüsü, son yıllarda güç kaybeden bürokratik iktidarın kaybettiği gücü geri almak için giriştiği en pervasız hamledir.

      Hamlenin görünen hedefi Ak Parti'yi ya yok etmek ya da yok etme tehdidiyle ehlileştirmek, teslim almaktır. Ama eğer başarırlarsa yok edilen ya da teslim alınan sadece Ak Parti değil, son yılların bütün kazanımları olacaktır. Kendilerini Cumhuriyetin yegane ve ebedi sahibi gören kesimler bu operasyonla, Türkiye'de dokunulmaz devlet politikalarını değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini dosta düşmana göstermek istiyorlar. Bu, bütün topluma karşı bir meydan okumadır. Öyleyle cevabı da toplumun bütün demokratik güçleri tarafından topyekun bir şekilde verilmelidir.


      Evet, hükümetin ve Ak Parti'nin bu meydan okuma karşısında bocaladığı, zaman zaman sindiği, bazen kaş yapayım derken göz çıkardığı, kendi içindeki uzlaşma eğilimlerinin arttığı, köklü bir demokrasi geleneğine sahip olamamaktan gelen vahim hatalar yaptığı doğrudur. Bütün bu zaafları ortaya döküp Ak Parti'yi eleştirmek ve hatta asıl sorumlu göstermek de kolaydır. Zor olan ise, rejimin karşı karşıya olduğu tehlikeyi göğüsleme görevinin tek başına Ak Parti'nin taşıyamayacağı kadar ağır olduğunu görmek ve bu tarihi saldırının püskürtülmesinde sorumluluk almaktır.
      Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
      Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

      Yorum

      • ÇAKAL
        Ağa'nın Adamı
        • 27 Haziran 2007
        • 2545

        #93
        İbrahim Kahveci
        08 Mayıs 2008 Perşembe

        Sayın Baykal Yeni Şafak okuyun ki kandırılmayın

        Sayın Baykal hesap sordu. "Bunların iktidarında borçlar 200 milyar dolardan 500 milyar dolara çıktı. Bu kadar parayı ne yaptınız?"

        Hükümet için bulunmaz nimet. Ama millet için felaket. Neden? Çünkü doğru olmayan eleştiri ancak yanlışı artırır. Borç hesabını neden hâlâ anlamazlar ki. Hani onların taraftarları en çok okuyanlardı.

        Sayın Baykal yanlış hesaba dayalı muhalefetin sonucunu seçimde gördünüz. Neden hâlâ bu yanlışa düşersiniz ki. Kim kandırıyor sizi? Gelin şu borç hesabını size anlatayım:

        Türkiye'nin borçlarını bir kişi gibi düşünün. Ali'nin 2002'de Türk parası türünden borcu 100 lira ama dolar 1,75 lira ise Ali'nin borcu dolar bazında 100/1,75=57 dolar eder.

        Şimdi hesabı sürdürelim. Ali'nin borcu 2008'de aynı yani 100 lira, ama dolar artık 1,30 lira ise Ali hiç yeni borç almamış olmasına rağmen dolar bazında borcu artmış görülür. Ali'nin dolar bazında borcu 100/1,30= 77 dolara çıkmıştır. Türk parası borç alan ve kullanan Ali hiç yeni borç almamasına rağmen dolar kurunun düşmesi sonucu borcu 57 dolardan 77 dolara çıkmıştır. Siz çıkıp "Ali 20 dolar yeni borcu nerede kullandın" diye hesap sorabilir misiniz?

        Meydanlara çıkıp 57 dolardan 77 dolara yani yüzde 35 borçları artırmışsın diye Ali'yi suçlar mısın?

        Sayın Baykal Ali hesabını anladıysanız şimdi ikinci hesaba geçelim: Ali'nin 100 lira borcu var ama faizi yüzde 80. Yani bir yıl sonra borcun 180 lira olacağı daha alınırken belirlenmiş. Ali'nin arkadaşı Veli'nin de 100 lira borcu var ama faizi yüzde 15. Yani Veli'nin de borcu bir yıl sonra 115 lira olacaktır. İlk başta borcu eşit olanlar acaba aynı borç oranına mı sahiptir?

        Ali ile Veli hesabını alın ve 2002 sonunda Türkiye'nin borç stoku ile faizini çarpın. Ortaya çıkan sonucu bir sonraki yıl ve faizi ile çarparak 2008'e gelin. Yani 2002 sonunda devletin borç batağı hiç yeni borç alınmasa ve sadece faizleri ile yükselse bugün kaç lira olurdu? Ben size söyleyeyim: yaklaşık bugünkü borçların iki katı.

        Şimdi iki hesabı birleştirin: Borçlar yüksek TL faizi ile devredilmiş. Dolar kuru hem dünyada hem de Türkiye'de inanılmaz bir değer kaybı yaşamış. Hiç yeni borç kullanılmadığı gibi eski borç faizleri önemli miktarda ödenmiş ise nasıl borç hesabı sorarsınız? Evet tabii ki yine de sorarsınız da, millet de size inanmaz.

        Sayın Baykal doğru ekonomik muhalefet etmeyi düşünüyorsanız eski yazılarımı okuyabilirsiniz. Örneğin son iki yıldır kredi hacmi patlarken ekonomi neden büyümüyor? Türkler neden sermaye piyasalarından kovuldu? Doğrudan yatırım değil de sıcak para politikası neden yabancılara dayandırılıyor?

        Emin olun; Yeni Şafak okursanız yapıcı muhalefeti öğrenir ve kandırılmazsınız.
        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

        Yorum

        • ÇAKAL
          Ağa'nın Adamı
          • 27 Haziran 2007
          • 2545

          #94
          İnterli futbolcular, Vatikan'da Papa'nın haftalık sohbetine katıldı


          İtalya'nın İnter Milan takımında forma giyen futbolcular Olivier Dacourt, Mario Balotelli, Patrick Vieira, Crespo ve Materazzi, Papa 16. Benedict'in Vatikan'da haftalık sohbetine katıldı.


          İtalya Ligi Serie A'da şampiyonluk mücadelesi veren ve mutlu sona ulaşmak için gün sayan İnter Milanlı oyuncular, Papa'nın sohbetini dinlerken ilginç bir görüntü oluşturdu. Ziyarete İnter Kulübü'nün Başkanı Massimo Moratti de katıldı. Mavi-Siyahlı takımın kaptanı Zanetti, Papa Benedict'e altın yaldızlı 16 numaralı İnter formasını hediye etti. İnter Başkanı Moratti de Papa'ya kulübün 100 yılını anlatan bir almanak verdi.

          Türkiye'de ise durum çok farklı. F.Bahçe derbisi öncesinde 'Kutlu Doğum Haftası'nı hatırlatarak karşılaşmanın centilmence geçmesi yönünde açıklama yapan Hakan Şükür, olayı farklı boyutlara çeken bazı çevrelerce eleştirilmişti. Tecrübeli futbolcunun taraftarlara yapmak istediği centilmenlik çağrısını farklı yorumlayan kesimler, ağır bir eleştiri bombardımanına başlamıştı. Hakan yaptığı açıklamada, "Geçen sezon F.Bahçe derbisinde taraftarlarımızın çıkardığı olaylar sebebiyle sahamız 5 maç kapanmıştı. O yüzden içinde bulunduğumuz Kutlu Doğum Haftası'na yakışan centilmence bir derbi olsun." demişti.

          Hakan Şükür'ün iyi niyetli centilmenlik çağrısına yapılan eleştirilere karşılık, İnterli futbolcuların Hristiyan dünyasının en büyük temsilcisi Papa'ya yaptığı ziyaret İtalyan kamuoyunda büyük övgü görüyor.


          08 Mayıs 2008, Perşembe


          Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
          Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

          Yorum

          • ÇAKAL
            Ağa'nın Adamı
            • 27 Haziran 2007
            • 2545

            #95
            İbrahim Karagül
            08 Mayıs 2008 Perşembe

            Beş yıl sonra nasıl bir dünyada yaşayacağız!

            Dört/beş yıl sonra petrol fiyatları ne kadar olacak? Altın kaç dolara yükselecek? Ya doların küresel gücü ne olacak? Daha ilk dönemlerini yaşadığımız küresel ekonomik krizin dünyaya bedeli ne olacak? Asıl etkisini bu yılın ikinci yarısında göstermeye mi başlayacak? Gıda krizi, açlık krizi ve milyonların isyanın yanısıra, finansal sistemin kendini kurtarmak için dünyayı ateşe vermesini mi izleyeceğiz? Dünya ne tür siyasi ve sosyal sarsıntılar yaşayacak? Birlikte bakalım…




            Goldman Sachs öngörüsüne göre ise petrol fiyatları iki yıl içinde önce 150, sonra 200 dolara yükselecek. Bunun yüzde kaçının spekülasyon olacağını, finansal sistemin çöküşü engellemek için fiyatlar üzerinde nasıl oynayacağını hep birlikte göreceğiz. 100 milyon kişinin daha açlığa sürükleneceği söylenirken para patronları finans sistemini kurtarmak için dünyayı büyük bir felakete sürükleyecekler.

            Bir yandan artan gıda sıkıntıları yüzünden ayaklanan milyonlar diğer yanda refahın zirvesinde yaşayanların kaybetmek istemedikleri zenginlik. Dünya büyük bir çatışmaya doğru sürükleniyor. Bu durum, güvenlik politikalarının ve şirketlerin etkisini artırırken, insani değerler üzerinden tamir edilemez yıkımlara yol açabilir. Bu da; “Kanlı elmas” ve “kanlı petrol”den sonra “kanlı gıda” dönemi başlayacak demektir.
            Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
            Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

            Yorum

            • ÇAKAL
              Ağa'nın Adamı
              • 27 Haziran 2007
              • 2545

              #96
              Tamer Korkmaz
              tkorkmaz@yenisafak.com.tr
              09 Mayıs 2008 Cuma

              Gerçek Haberler
              Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Kandil Dağı'na yönelik son hava harekatı hakkında gazetecilerin sorularını cevaplarken şunları söylemiş:

              “PKK çok ağır darbeler yedi. Bu darbeler sürecek. Terörle mücadelede psikolojik üstünlüğü ele geçirdik. Yakında sonuçlarını göreceksiniz…”

              ***

              5 Kasım Zirvesi'ni müteakip PKK'nın bitirilme sürecine girildiğini ısrarla vurguluyorum…

              Son hava harekatında 150 terörist etkisiz hale getirildi…

              Şubat'ın son haftasında ağır kış şartlarına rağmen başarıyla gerçekleştirilen kara harekatında PKK'ya vurulan büyük darbe resmi rakamlarda ifade edilenden çok daha fazlaydı!

              Kamuoyuna açıklanmayan bir başka önemli gelişmeyi tekrar hatırlatayım: Kasım ayının ikinci yarısından itibaren Kandil'den tam 1670 terör örgütü mensubu indirilmiş bulunuyor!

              PKK elebaşlarından bazılarının 1-2 Mayıs'taki son hava harekatında öldürülmüş olabileceğinden söz edilmişti…

              Terör örgütünün lider kadrosundan birkaç ismin K.Irak'ta yakalandığına dair kimi haberler de 21 Kasım gecesinden itibaren kısa bir süre Ankara kulislerini dalgalandırmıştı:

              Bunlar ciddi bilgilerdi!

              ***

              PKK'ya hayati darbeler vurulurken; bir diğer yandan da Ankara'nın Kürt sorununa ve K.Irak'a yaklaşımında köklü değişiklikler meydana geldiğini gösteren gelişmeler birbirini izliyor…

              Güneydoğu için hazırlanan “sosyal ve ekonomik paket” Ankara'daki değişimin ileri adımlardan birini oluşturacak…

              Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, Milliyet'e “Son dönemde teslim olan PKK'lı sayısında gözle görülür bir artış var. Çünkü TSK mensupları, çocuklarını örgütten ayrılmaya ikna etmeleri için dağdakilerin aileleriyle sık sık görüşüyor” demişti. (16 Nisan'08)

              Devletin hadiseye yaklaşımının değiştiğini gösteren bu “ikna” çabaları yeni ortaya çıkmış değil: Sözü edilen görüşmeler 2006'nın ikinci yarısından beri titizlikle sürdürülüyor…

              ***

              Ankara'da Statüko'nun değiştiğini, “Devletin K.Irak'a yeni bakışı” bağlamında da gözleyebilmek mümkün:

              24 Nisan'daki MGK toplantısında “Tüm Irak'lı grup ve oluşumlarla istişarelerin sürdürülmesi” kararı alındı!

              Türkiye ile Irak Bölgesel Kürt yönetimi arasındaki “ilk resmi temas” 1 Mayıs'ta Bağdat'ta gerçekleştirildi: Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ile Türkiye'nin Irak Özel temsilcisi Murat Özçelik, Neçirvan Barzani ile görüştü…

              Bu noktaya bir süredir perde arkasında hayata geçirilen görüşmeler sonunda gelindi: Mesut Barzani Kasım'ın sonu ile Aralık ayının başında “üç haftalık bir süre ile ortadan kaybolduğunda” Türkiye'ye gizli bir ziyarette bulunmuştu...

              Barzani, Diyarbakır'daydı: Kürt lider, artık bölgedeki süreci yönlendiren gücün Ankara olduğunun farkına varmış durumda!

              11 Aralık'ta Erbil'e dönüşünde “Kürt devleti kurmamız sözkonusu değil” diye konuşması bu yüzdendi. Dikkat ediniz, o günden bu yana Barzani'nin açıklamalarında çok belirgin bir değişiklik var…

              Son olarak “Türkiye ile aralarındaki psikolojik engelin kalktığını” söyledi, Barzani…

              Bu vesileyle Org. Büyükanıt'ın “Barzani'de olumlu yönde üslup değişikliği var” şeklindeki sözlerini de not edelim…

              K.Irak'la yeni sayfa açıldığı gerçeğini kabul etmeyenler “Asker farklı yaklaşım içinde” diyorlardı…

              MGK'da K.Irak'la ilgili olarak alınan kararlar, o cenahtakilerin yanıldıklarının resmidir…

              Büyükanıt'ın sözleri de MGK'da alınan kararların yansımasıdır.

              ***

              ABD, Irak'ta mahvoldu; Türkiye ise artık bölgesel güç…

              “K.Irak'ın Türkiyesiz olamayacağı” kaçınılmaz bir gerçek!

              Bir süre önce bölgeyi ziyaret eden eski milletvekili Haşim Haşimi'nin “Kürtler, Türkiye'ye bağlanmak istiyor” şeklindeki izlenimleri, Kuzey Irak'ta oluşan yeni atmosferi gayet iyi anlatıyor…

              Demek ki neymiş?

              Musul Vilayet Konseyi'nin BM Daimi Temsilcisi İsviçreli hukukçu Anton Keller'ın “63 Kürt aşiretinin (K.Irak nüfusunun yüzde 70'i) Türkiye'ye bağlanmak istediği” yolundaki açıklamasına aylardır vurgu yapıyor olmamız boşuna değilmiş!
              Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
              Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

              Yorum

              • ÇAKAL
                Ağa'nın Adamı
                • 27 Haziran 2007
                • 2545

                #97
                Buyur burdan yak.Vatanperver Tuncay'dan sonra Yalçın KÜÇÜK'te ÇAKMA çıktı.

                Küçük'ten Apo'ya övgü


                Abdullah Gül ve Erdoğan'a Yahudi suçlamasında bulunan Yalçın Küçük, Abdullah Öcalan'a övgüler düzmüş.

                Yalçın Küçük'ün 1993 yılında Abdullah Öcalan ile yaptığı röportaj 'Diriliş Öyküsü' adıyla yayınlandı. Küçük'ün Abdullah Öcalan'a, 'Sizi çok sağlıklı ve güzelleşmiş gördüm. Bütün bu gürültülere, savaşa rağmen herhalde içiniz rahat olmalı' dediği ortaya çıktı. Yalçın Küçük'ün Abdullah Öcalan'ı öve öve bitiremediği sözlerini Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak köşesine taşıdı. İşte çok konuşulacak o sözler..

                Şu ulusalcılara bakın!

                Kendilerine ulusalcı deyip, Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini teşvik edenlere ise "vatan haini" gözüyle bakanlara şaşıyorum. Oysa, bu ulusalcıların arasında öyleleri var ki!


                İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek'in, 1991 yılında Abdullah Öcalan'ı ziyaret edip, Bekaa Vadisi'nde PKK kıtasını teftiş ettiği, Apo'dan gülerek çiçek aldığı fotoğraflara yansımıştı. Sonra ne hikmetse, en büyük Kemalist, en büyük ulusalcı o oldu. Perinçek ile aynı çizgide bulunan Yalçın Küçük'ün ise, cemazi-ül evvelini, Önder Aytaç ile Emre Uslu'nun Taraf gazetesindeki makalesinden öğrendim. Sizlerle paylaşıyorum:

                Yalçın Küçük, 1993 yılında, Abdullah Öcalan ile yaptığı söyleşiyi "Dirilişin öyküsü" adıyla yayınlamış. İşte bazı bölümler:

                Yalçın Küçük: Sizi çok sağlıklı, çok güzelleşmiş gördüm. Bütün bu gürültülere, savaşa rağmen herhalde içiniz rahat olmalı... Sevgili Başkanım, mücadele sürüyor, savaş devam ediyor. Geçen yaz hem Halkın Emek Birliği için, hem de Bochum'daki Uluslararası Festival için gittiğimde şunları söyledim: 'Harran'ın altından kanallar açılıyor, üstü yeşerecek. Bu güzel ama, PKK ve özellikle lideri Apo, Kürt insanının başında gül bahçesi açtırıyor' dedim.

                Abdullah Öcalan: Evet o cümleniz hayli anlamlı geldi. Ben de yazdığım kitapta 'Kürt başkaldırısı, Bedirhan isimli bir prensle başladı, sonra yoksul bir Kürt çocuğunun liderliğine geldi; şimdi halk emekçi bir Kürt'ün liderliğinde büyüyor' diyorum.

                Y.K: Panellerde söylediğim şu: 'PKK ve lideri Abdullah Öcalan Kürtlüğü değiştirerek yükseltmek istiyor.' Bunun övgüyle kaydedilmesi lâzım... Sevgili Başkanım, bana göre de, 1920'de Kemal Paşa, o lider kadrosu içinde en geride olan insandı. Ama çeşitli nedenlerle başkanlığı aldı ve sonunda 1930'lu yıllarda Kemalizm denilen yüzeysel, bir zaman için işleyen bir sistemi ortaya koydu. Ve bir müddet için Kürtlüğün üstünü örttü. Kemalizm'in arabesk bir yanı vardı; Arap dünyasında her şey yüzeyseldir, bütün figürler, derinliği olmayan figürlerdir. Kemalizm'i de felsefi alanda arabesk bir ideoloji olarak düşünebiliriz... Kemal Paşa Fransızları taklit etti; şimdikiler Amerikan taklidi oluyor. Yani ben artık Türklüğümden utanç duyuyorum. Kürtler o kadar yükselecek ki, Türkler yerin dibine girecek!

                Bir yorum yapmak gerekirse, kısaca şunu söyleyebilirim: Ulusalcılıktan Ergenekon'a uzanan bir yolda böyle hasta ruhlara rastlamak şaşırtıcı olmasa gerek.


                Bu vatanperver Yalçın Küçük,Veli Küçük'ün soyisim benzerliği tesadüf mü ki!!
                Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                Yorum

                • KUTERO
                  Beybaba
                  • 19 Temmuz 2007
                  • 437

                  #98
                  CIA ajanı Mahkeme Başkanı iddiası

                  Yasa dışı terör örgütleri ile ilgili olarak şimdiye kadar ele geçen belgelerde açıkça görülen ama görmezden gelinen gerçekler neler? 'Kod Adı Darbe'de şok iddialar var.


                  Türk demokrasi tarihini sürekli olarak kesintiye uğratan girişimler farklı kulvarlarda kendini gösterirken, bu girişimlere zemin hazırlayan gizli yapılanmalarla mücadele yolları neden geliştirilemedi? Siyasal aktörler, yasa dışı örgütlerin tamamı ile çökertilememesinde nasıl bir etkiye sahip oldu?
                  Yasa dışı terör örgütleri ile ilgili olarak şimdiye kadar ele geçen belgelerde açıkça görülen ama görmezden gelinen gerçekler nelerdi? Son zamanda adı gündemden hiç düşmeyen Ergenekon terör örgütü ile ilgili son olarak hangi iddialar gündeme geldi?
                  Son dönemde Ergenekon Terör Örgütü’ne yönelik yazdığı kitapları ile tanınan araştırmacı yazar Zihni Çakır’ın son kitabı “Kod Adı Darbe”de örgütün sansasyonel eylemlerine yönelik yayınlanan şok belgeler de neler var?
                  Belgelere dayandırılan açıklamalar da amacın ne olduğu söyleniyor? Belgelerdeki iddiaları reddeden isimler hakkında kitabın yazarı ne açıklama yapıyor?
                  Konu ile ilgili olarak kitabın yazarı gazeteci yazar Zihni Çakır Hilal TV Basında Bugün Programında Feridun ve Arzu Erdoğral’a açıklamalar da bulundu..

                  Çakır, soruları şu şekilde cevapladı:
                  HİLAL TV: Daha önce Ergenekonun çöküşü 1 ve Ergenekonun çöküşü 2 adlı kitaplarla büyük bir yankı uyandırdınız,son kitabınız “Kod adı Darbe” kitabınızda ise önemli iddialar var .Özellikle Yekta Güngör Özden,Sabancı suikastı ve Genelkurmaya yönelik yapılacağı iddia edilen saldırı ile ilgili.. Dün bu konular Medya da da geniş yer buldu. MİT’TENDE kitapta yer alan konuyla ilgili bir yalanlama geldi. Özden den de ben ABD’ye dahi gitmedim bu iddiaların hepsi asılsız avukatlarım bu konuyla ilgili gerekeni yapacaktır açıklaması geldi.. Kitabın yazarı olarak gelinen bu noktayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

                  ZİHNİ ÇAKIR: Bu kitabın çalışması sürecinde zaten benim belgelere dayanmak için beklemiş olmamın sebebi karşıma çıkacak bu tarz eleştirilerin bu tarz saldırıların ve bu tarz yalanlamaların altını doldurmak amaçlıydı. Neticede gazeteciyiz ve gazeteci haber kaynağına sadık kalarak elinde bulundurmuş olduğu belgeleri yayınlayarak kamuoyunu bilgilendirme görevini yürütmektedir.

                  Bu anlamda bu belgelerle ilgili yalanlanan haberlerin çıkması zaten beklenen bir durumdu zira örneğin MİT ile ilgili 96 yılında hazırlandığı iddia edilen ve bu belgede de görülen suikastın araştırılması raporu elbette ki MİT’in üst düzey yetkilileri tarafından yalanlanacaktı çünkü yalanlanmasaydı birileri onlara çok rahat kalkar derlerdi ki “siz 12 yıldır nerdeydiniz”derlerdi. Böyle bir saldırının karşısına sağlam çıkabilmek için doğal olarak gazeteciyi hele kitapları ile piyasayı bilgilendirmeye çalışan, kendini belli köşelerde savunma şansı olmayan bir gazeteciyi yalanlamak çok kolay olacaktı ve bunu bekliyordum neticede sürpriz bir gelişme olmadı

                  Yekta Güngör Özden ile ilgili bölüme gelecek olursak bir şahıs ben CIA ajanıyım diyerek ortada gezecek hali yok ama bu suçlarla isnat edilen şahısların geçmişte ülke için yaptıklarına ülkenin bugün için içinde bulunmuş olduğu çıkmazın geçmişte atılan temellerinde ki pozisyonlarına baktığınız zaman bu insanların kimlere hangi amaçlarla hizmet ettiklerini çok daha iyi algılarsınız
                  İhtimal dahilinde olan hiçbir şey gözardı edilemez..
                  İhtimal dahilinde olan her şey için tedbirli olmak gerekir..

                  [SIZE=3][I][FONT=Comic Sans MS]Grafiklerimi toplu halde görmek için[/FONT][/I] [/SIZE]:

                  [url]http://kutero.blogspot.com/[/url][COLOR="#000000"][/COLOR]

                  Yorum

                  • ÇAKAL
                    Ağa'nın Adamı
                    • 27 Haziran 2007
                    • 2545

                    #99
                    Ekopolitik
                    Metiner Sezer
                    13 Mayıs 2008 Salı


                    Ey laikler, şifreniz çözüldü!

                    Laiklerin şifresi çözüldü, hem de halk tarafından!.. Elinizde bulundurduğunuz ve yanınızdan hiç eksik etmediğiniz cumhuriyet zarının hileli olduğu anlaşıldı. Cıva mı var, nedir? Daima laiklik yüzü üste geliyor! Demokrasi, hukuk, insan hakları gibi mefhumlar da olmalı halbuki bu zarda. Ahali ütülmekten bezdi, üstüne üstlük laik adına yapılan baskıdan bıktı usandı.
                    Bu, bugünlük bir uyanış değil haa, onu da söyleyeyim. 50-60 senedir devam edip gelen bir kurtuluş hareketinden söz ediyorum ben. Hemen belirteyim ki, halkın arzu ve isteği, cumhuriyeti yıkıp yerine şeriat getirmek falan değil. Asla değil, kat’a değil. Sadece, sırtındaki siz asalakları atmak istiyor, hepsi o! Başka bir derdi yok milletin.
                    Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan... Bu liderlerin hepsi halkın bu tercihinden dolayı iktidar olmuş ve icraat yapmıştır. Vatandaş, kendisine birinci sınıf diyen ve diğerlerini tıpkı Aysun Kayacı manken kızımız gibi “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” kefesine koyan “katı” laik zihniyetin hegemonyasına son vermek için yapmıştır bu değişimi.
                    Demokrasi her ne kadar halkın kendi kendini yönetmesi ise de vatandaş bir hamlede kavuşamadı bu masum isteğine. Fakat, tünelin ucu göründü! Bir dahaki seçimde vatandaş yüzde 60’dan aşağı olmayan bir oy patlamasıyla, isteğini gerçekleştirecek; bu kesin. Bunu gerçekleştirecek bir partiyi iktidar; onun liderini de başbakan yapacaktır. Bundan şüpheniz olmasın! Bu liderin Erdoğan olması şartı da yok. Önemli olan lider veya parti değil çünkü. Burada önemli olan halkın kararlılığı. Halk şimdiye kadar hiç olmadığı kadar kararlı.
                    Menderes’in boşluğunu Demirel doldurdu. Ona yasak geldi, Özal çıktı. Bu yol hiç boş kalmadı. Erdoğan giderse, bir gelen daha olur mu? Hiç endişe etmeyin; gelir. Halk kararlı çünkü.
                    Mutlaka birini bulur ve o yolculuğuna o bulduğuyla birlikte devam eder.
                    Ey laikler! Ey laik diktatörler! Maskeniz düştü, diyeceğim ama kıyamam size. Şifreniz çözüldü, deyip geçiyorum. Aha buraya yazıyorum. Laiklik dayatmanızın sonu geldi artık. Bir silkeleyişlik haliniz kaldı. Halk önümüzdeki seçimde sizi öyle bir silkeleyecek ki, değil laiklikten bahsetmek; demokrasiyi bile üfleyerek alacaksınız ağzınıza!..
                    Haa, kötü mü olacak? Hayır. Asla kötü olmayacak. Cumhuriyet laiklik kavramı, demokrasi anlayışı ve insan haklarıyla birlikte var olacak ve öyle işleyecek artık. Herkesin herkese saygı duyduğu bir dönem geliyor. Salt laiklik pirim yapmayacak yani.
                    Laik dindara, dindar laik’e hoşgörü gösterecek mutlaka. Daha ötesi, toleranslı davranacak herkes birbirine. Eninde sonunda birlikte yaşamayı öğreneceğiz. Başka yolu yok bunun.
                    Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                    Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                    Yorum

                    • ÇAKAL
                      Ağa'nın Adamı
                      • 27 Haziran 2007
                      • 2545

                      #100
                      MEHMET KAMIŞ

                      Derin statüko, derin PKK




                      27 Nisan 2007'deki e-muhtıra sonrasını hatırlayalım. Anayasa Mahkemesi, Meclis'in cumhurbaşkanı seçebilmesi için bir 367 ucubesi ortaya çıkarmış, hükümet de buna karşı erken seçim kararı almıştı.
                      Bütün kamuoyu yoklamaları Anayasa Mahkemesi'nin bu tavrına halkın tepkisinin büyük olacağını gösteriyor, AK Parti'nin seçimlerden büyük bir zaferle çıkacağını işaret ediyordu. 367'yi ortaya atıp bunu destekleyenler ise böyle bir zamanda seçime gitmenin büyük bir hata olacağını fark ediyor, o nedenle seçimleri erteleyecek bir formül bulmanın yollarını arıyorlardı.

                      İşte tam bu esnada PKK imdada yetişti. Örgütün eylemlerinde görülmemiş bir artış meydana gelmeye başladı. PKK saldırıyor, şehit cenazeleri artıyor, malum medya da ısrarla bu örgütü ortadan kaldırmak için seçimleri bir kenara bırakıp bir an önce Kuzey Irak'a girmek gerektiğini dillendiriyordu. Medya, 'Kuzey Irak'a girelim' dedikçe PKK eylemlerini arttırıyor, PKK eylemlerini arttırdıkça malum medya 'Kuzey Irak'a girelim' diyordu. Şehit cenazelerinde hükümet ıslıklanıyor, hep birbirine benzer kişiler hükümet üyelerine ve Meclis Başkanı'na saldırıya varan tacizlerde bulunuyordu. PKK her gün 'daha ne duruyorsunuz?' der gibi eylemler yapıyor, Türkiye her sabah bu eylemlerle ve ardından yapılan yorumlarla uyanıyordu. Ancak bütün bu çabalara rağmen PKK ve derin güçler, seçimleri iptal ettirmeyi beceremedi. Seçimlere gitmek derin statükonun işine hiç gelmiyordu; ancak bu işten PKK niye bu kadar rahatsız oluyordu, işte onu anlamak mümkün değildi.

                      Geçtiğimiz gün DTP Meclis Grup Başkanı Ahmet Türk'ün Kuzey Irak'ta söylediği, 'PKK'nın silahlı mücadelesi Kürtlere zarar veriyor, statükonun elini güçlendiriyor' şeklindeki sözler, bu örgütün kimin yararına iş gördüğünü bir kez daha tartışılır hale getirdi. Hafızalarımızdaki olaylarla PKK eylemleri bir kez daha örtüştü. En son 27 Nisan'daki e-muhtıradan sonra yaptıklarını bir kere daha hatırlamamıza neden oldu.

                      PKK ve diğer terör örgütleri, Türkiye'de bireysel özgürlüklerin arttırılmasının ve düşman odaklı derin devlet yapılanmasının değiştirilmesinin önündeki en önemli engel olarak duruyor. Türkiye'de etkili çevreler konuşurken düşmanları iç ve dış düşman olarak telaffuz ediyor. Peki bugüne kadar PKK eylemleri kimin işine yaradı? Binlerce ailenin yüreğine ateş düştü de ne oldu? Bu ülkede yaşayan binlerce Kürt, Türk, Çerkez kökenli genç öldü de ne değişti? Güneydoğu yıllarca olağanüstü hal ile yönetildi, Kürt halkı mutlu mu oldu? Pınarcık'ta, Başbağlar'da çocukların karınlarına kurşun dolduruldu da ne oldu?

                      Ne olduğunu söyleyeyim. Yıllarca iç ve dış düşman söylemiyle kişisel özgürlükleri kısıtlayanlar, kendilerine çok önemli bir gerekçe buldu. Çağdaş dünyadaki gibi insan merkezli devlet taleplerine karşı, 'Türkiye'nin şartları farklı. Bakın Güneydoğu'ya, PKK terörüne' diyenler, iddialarına dayanak elde etti. Terör, ülkedeki bütün demokratik hakların rafa kaldırılması ve hep orada tutulması için çok önemli bir gerekçe oldu. Bu kargaşa sadece uyuşturucu ticaretine yaradı. Uyuşturucu ağaları türedi ve bunun bedelini Türk gençleriyle birlikte bütün Batılı gençler ödedi ve hâlâ ödüyor. Yassıada'daki askerî cezaevinden terör örgütünü yöneten Abdullah Öcalan, kimin hanesine işler yaptığının, Kürt gençlerini hangi planın emrine verdiğinin, hangi oyunun bir parçası haline getirdiğinin herhalde farkındadır.

                      PKK 30 yıldır ölüyor, öldürüyor. Peki Güneydoğu daha mı müreffeh, Kürtler daha mı mutlu, demokratik haklarına daha mı kavuşmuş durumda? Hepsinin cevabı koca bir hayır.



                      17 Mayıs 2008, Cumartesi
                      Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                      Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                      Yorum

                      • ÇAKAL
                        Ağa'nın Adamı
                        • 27 Haziran 2007
                        • 2545

                        #101
                        'Piyasada ben de varım' dedi benzini 7 kuruş ucuza satıyor


                        Petrol Ofisi'ni Temmuz 2000'de İş-Doğan ortaklığına satan devlet, 8 yıl sonra yeniden akaryakıt sektöründe oyuncu olarak yerini aldı.



                        Kamunun petrol arama şirketi Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın kurduğu Türkiye Petrolleri Petrol Dağıtım (TP) şirketinin istasyon sayısı kısa sürede 39'a ulaştı. Sektörün diğer oyuncuları TPAO'nun bu hamlesini, 'Devlet yeniden akaryakıt piyasasında aktör mü oluyor?' endişesiyle karşılarken, yeni oyuncunun ilk hamlesi fiyatları düşürmek oldu. TP istasyonlarında benzinin litresi rakiplerinden 7 yeni kuruş daha ucuza satılıyor. Kendilerine yöneltilen, 'devletin gücüyle iş yaptıkları' eleştirilerine karşı çıkan TPAO'dan üst düzey bir yetkili, "Kesinlikle serbest piyasa mantığı ile hareket ediyoruz ve serbest piyasa kurallarına göre davranıyoruz. Akaryakıtı daha ucuza satmamızın sebebi, dağıtım ve bayi kârı marjlarını daha düşük tutmaktan kaynaklanıyor." ifadelerini kullanıyor.
                        Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                        Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                        Yorum

                        • ÇAKAL
                          Ağa'nın Adamı
                          • 27 Haziran 2007
                          • 2545

                          #102
                          19 Mayıs 2008

                          Fatih ÇEKİRGE


                          O İFTİRALAR KASAMDA, GÜNÜ GELDİKÇE YAYINLIYORLAR


                          ORGENERAL Yaşar Büyükanıt henüz Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı...Genelkurmay Başkanı olmasına aylar kala inanılmaz bir dedikodu fırtınası başlatılmıştı.


                          Şemdinli iddianamesi, çetelere destek verdiği, Aziz Yıldırım’dan boğazda hediye villa aldığı iddiaları peş peşe pompalanıyordu.

                          Son iddia şuydu:

                          - Eşi Filiz Hanım aşırı harcamalar yapıyordu. Paşa prostat kanseriydi ve bu ortaya çıkmasın diye eşinin üzerinden ilaçlar alınıyordu.

                          TAKVİMİ BELLİ

                          İşte o günlerde Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamında Yaşar Paşa’yla uzun bir sohbet yapmıştık.

                          Ağustosta Genelkurmay Başkanı olacaktı. O yüzden durum hassastı. Yıpratılmak isteniyordu. Konu iddialara gelince aynen şöyle demişti:

                          - Fatih, çok şükür bizim kimseden çekinecek bir şeyimiz yok. Şeref ve namusumuzdan önemli bir şey de yok. Bak her yerden iddia pompalıyorlar. Şu anda bu iddialar bana bir dosya halinde geldi. Düzmece belgeler var. Hepsini aldım kasaya koydum. Baktım teker teker günü geldikçe yayınlanıyor. Çünkü bana hazırlanan raporda iddiaların hangi takvimle yayınlanacağı bile yazılı.

                          Gerçekten de sonradan baktım kasadaki iddialar Büyükanıt’ın dediği takvimde ve hızda pompalandı.


                          Aslında bunları hiç yazmayacaktım. Peki şimdi neden aktardım?

                          Çünkü kuşku ve kirlilik artık, Başbakan’ı şantajcı, Genelkurmay Başkanı’nı da şantajdan korkmuş bir komutan durumuna düşürecek kadar iğrençleşti.

                          PARANOYA TÜCCARLIĞI

                          Fikri Sağlar’ın iddiasına göre Başbakan Dolmabahçe’de paşanın önüne bir dosya koymuş ve "eşinin harcamaları"nı içeren bu dosya üzerine Org. Büyükanıt sert tavırlarından vazgeçip, sessizleşmiş..

                          Paşanın emekliliğine birkaç ay kaldı. Ve giderken kasadaki son yalanı da pompalıyorlar.

                          İşte bu durumu ayıplamak için aktardım.

                          Gazetecilik mesleğini, "komplo ve paranoya tüccarlığı"na düşürenleri kınamak için yazdım.

                          İnsanların şeref ve haysiyetleri bu kadar ucuz saldırılarla deşilmesin diye yazdım.

                          Birilerinin bu toplumun üzerine sermeye çalıştığı "moral karartma"ya karşı çıkmak için yazdım.

                          Sözüm yalnız Fikri Sağlar’a değil.

                          Son yıllarda, paranoyayı, komployu iş edinenlere, "Ayıptır kardeşim bu mesleği bu kadar düşürmeyin" demek için yazdım.
                          Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                          Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                          Yorum

                          • ÇAKAL
                            Ağa'nın Adamı
                            • 27 Haziran 2007
                            • 2545

                            #103
                            İNGİLİZLERE DİKKAT!!!!

                            Böylelikle Türkiye, gücü sürgit artan İngiltere ile yakın ilişkiler kurmakla aslında hem ABD'ye, hem de AB'ye, özellikle de Almanya'ya karşı ciddî bir manevra alanı açmış gibi görünüyor.

                            İlk bakışta görünen manzara bu: Ama hiçbir zaman unutmamak gerekiyor ki, İngilizlere aslâ güvenilmez ve İngilizler, en zayıf ânınızda sizi arkanızdan vurma konusunda dünyanın en mâhir ve en tecrübeli “oyuncu”larıdır.

                            Burada aslâ unutulmaması gereken nokta şu: Bugün dünyanın yaşadığı büyük küresel ve bölgesel krizlerin hepsi, İngilizlerin dünyanın başına bela ettiği krizlerdir: Örneğin Osmanlı'nın parçalanması ve çökertilmesi, örneğin İsrail'in kurulması ve İslâm dünyasının başına belâ edilmesi, örneğin dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olacak Hindistan'ın parçalanması, örneğin Arap dünyasının paramparça edilerek Arap petrolünün bölgeden alınarak bölge dışına akıtılması gibi.Ben yakın tarihte hem bizim, hem de dünyanın başına örülen büyük çorapların arkasında İngilizlerin olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak İngilizlerle iş yaparken ikinci kez, üçüncü kez dikkatle ve defalara düşünülmesi gerektiğini hatırlatmak isterim. O yüzden “İngilizlere dikkat!” diyorum.

                            Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                            Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                            Yorum

                            • KUTERO
                              Beybaba
                              • 19 Temmuz 2007
                              • 437

                              #104
                              Bize kim saldırıyor?

                              Aslında bu bir kriz. Çapı da büyük. Ama bu krizin tanımı ve menşei konusunda konuşamıyoruz. Tek konuşabildiğimiz krizin çeşitli yönlerini etkileyen günlük vakalar. Bu olaylara o kadar batıyoruz ki, ne “bizim başımıza ne geldi” diye sorabiliyoruz ne de “bunu bize kim yapıyor” diyebiliyoruz. iyibilgi Ankara


                              Sanki bir tür paralizasyon halinde, yaşanan herşey “bizim dışımızda” gelişiyormuş gibi izliyoruz. Ama soğuk gerçek şu ki biz “seyirci” değiliz. Ve bakın biz niye seyirci değiliz?

                              Türkiye kadar bir çok küresel oyuncu şu an iki “beklenti”ye kilitlenmiş durumda. Ama bu “bekledikleri” anlamına gelmiyor. Bekleyen biziz. Bu yüzden bize zor geliyor.

                              Bunlardan biri, mâlum, AKP’nin kapatma davası. İkincisi ise, daha az mâlum, ama belki daha önemli, 30 Ağustos. Yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görev devir-teslim, Yüksek Askeri Şura eliyle yeni komuta kademesinin belirlenmesi.

                              İşte Türkiye’de yaşanan tüm olayların, “başımıza gökten taş bile düşse” bu iki olayla ilgisi var. Dahası bunlar birbirinden ayrı da değil. AKP’nin kapatılması da açık kalması da hem Türkiye’nin hem de bölgenin geleceğini etkileyecek.

                              Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yeni komuta kademesi de hem Türkiye’nin geleceğini hem de bölgenin geleceğini etkileyecek. Belki AKP davasının sonucundan da daha çok. TSK’nın bölgeyi yönetecek kişiyi seçeceğini bile söylemek iddialı olmaz. İşte bu kadar önemli Ağustos.

                              Teferruat!..

                              Konuyu böyle koyduğunuzda hemen anlaşılıyor ki, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin izlendiği/dinlendiği vakası da, Fikri Sağlar’ın köşesinden Türkiye’ye yayılan Yaşar Büyükanıt ve eşine yönelik iddia da, ve onlarca diğeri de işte hep bu dengelerle ilgili.

                              Eğer bu iki saptamayı tek bir çatı altında toplamaya çalışırsak, şunu da eklemek zorundayız. Bu sürecin tamamı Türkiye’ye zarar veriyor. Bunun aksini iddia etmek, en hafif tabiriyle çocukluk olur.

                              Bu iki olayın etrafında hergün açılan “kartların” anlamı bu. Türkiye bir saldırı altında ve nedeni, Türkiye yönetiminin saldırı sahipleri tarafından belirlenmeye çalışılması. Özü bu.

                              Peki biz ne yapıyoruz? Başlayalım. Fikri Sağlar’ın köşesinden duyurduğu bu “bilgi” her yönüyle sakat. İddianın doğuruluğu yanlışlığı bir tarafa böyle bir iddianın gazetecilik etiği açısından ağır yaralı olduğu söylenmek zorunda.

                              Ankara’da her Allah’ın günü kuyruğu birbirine değmeyen bin iddia ortaya atılır. Bunların onda birini yazmaya kalksanız hem siz hem de iddiaların tüm tarafları mahkemelik olur.

                              Bunun için Ankara’da gazeteciler, özel bir eğitimden geçmeden, tecrübelerinden mayalanan bir “sezi” kullanırlar ve neyin yazılıp yazılmayacağını bilirler.

                              Böyle bir “iddia” yazılamaz. Yazarsanız muhakkak ispatlamak zorunda kalırsınız. İspatlarsanız ne âla, ama ispatlayamazsanız, taraflardan gelen tüm “reaksiyonları” hak edersiniz.

                              Şu an Türkiye’nin gündemine oturan bu konu artık, “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” basamağına çıkmış durumda. Bu şu demek; Yaşar Paşa sana söylüyoruz, “gelecek paşa” sen anla!

                              Türkiye’de, TSK’nın komutanını “ikaz” etme cesaretini bulan güç nedir? Ve bakın bu güç kendisine ne kadar güveniyor; Senaryoya göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanı’na “elimde böyle belgeler var ona göre davranın” diyor.

                              Bu iddiayı dillendirebilecek “güç” nasıl bir güçtür? Ve yine dikkatinizi isteyeceğiz, bu süreç içinde ortaya gelen bilgilerin tümü hem pis yollardan geçiyor.

                              Kastımız şu, internet sitelerinde önemli insanların konuşmaları yayınlanıyor, yüksek yargı organlarının temsilcileri takip mi ediliyor sorusu zihinlere yerleştiriliyor, belgeler şantaj için kullanılıyor vesaire. Hava bu.

                              Ve bu havanın muhatabı hep Türkiye’yi yöneten insanlar. Türkiye’yi yöneten insanları kim hedef alıyor?

                              Var mı böyle bir güç?

                              ABD Başkanı George W. Bush şu an Ortadoğu’da. Burada diyor ki, "bölgenin parlayan ülkeleri Irak, Afganistan, Fas, Ürdün ve Türkiye"dir. Bu neyin coğrafi tanımıdır? Başkan BOP’u haritalıyor.

                              Haritalıyor ama bir siyasi reform önderi de lazım. Onu da Mısır diye tarif ediyor. Kahire bölgede ABD için İsrail’den sonra gelen en önemli ülke. İlişkileri hep çok iyi. Mısır, ABD’den büyük yardımlar alıyor.

                              Buradaki iktidar açık biçimde Washington tarafından destekleniyor. Bu sözlerden bir-iki gün önce "İngiltere" Türkiye’ye geliyor. Sokaktaki insan Kraliçe’nin “türbanı” ile Cumhurbaşkanı Gül’ün papyonu hakkında herşeyi biliyor.

                              Ama “Kraliçe tek başına mı geldi, yanında gelenler kimlerdir, kimlerle görüşüldü” diye sorduğunuzda alacağınız yanıt “ha bir de uçak gemisi getirmiş yanında”dan öteye geçemiyor.

                              Basın susuyor! Kraliçe’nin patikleri manşetlere çıkıyor, İngiliz Dışişleri Bakanı burada ne yaptı “görülmüyor”. Medya bilerek kendini körleştiriyor.

                              Bu ziyaretten önce Türkiye ile İngiltere Londra’da stratejik ortaklık anlaşması imzalıyor ama bundan birkaç hafta önce de benzer anlaşmayı Mısır’la yapıyor. Bu ne anlama geliyor?

                              ABD Başkanı’nın Ortadoğu’nun göbeğinde daha dün çizdiği haritanın neresine otuyor? Bu oturulan koltukla, Ağustos’ta yeni komutanın oturacağı koltuk arasında nasıl bir ilgi bulunuyor?

                              Herkes kapatılacağını nasıl biliyor?

                              Yine hergün bir seri kaynak AKP’nin içinden, “partinin kapatılacağı”na ilişkin inancı yansıtıyor. Ankara’da herkes AKP’nin kapatılacağını biliyor! Bunu AKP’li milletvekilleri söylüyor.

                              CHP Genel Başkanı Deniz Baykal son bir haftadır seçmenlerini sandığa davet ediyor. “Daha fazla konuşmayayım ama kendinizi ona göre ayarlayın, kimse ‘ebed müddet’ değildir diyor.

                              MHP de aynı durumda. Genel Başkan Bahçeli yerel ve belki önceye çekilmiş bir genel seçim için hazırlık talimatları veriyor.

                              Bu nasıl biliniyor. Herkes bu bilgiden nasıl bu kadar emin? Üstelik yine Ankara’da korku havası var. İstisnasız herkes dinlendiğini söylüyor. Yani mahrem yok. Herkes dinlendiğini söylüyorsa herkes dinleniyor manasına geliyor.

                              Güvensizlik kesif bir sis gibi yayılıyor. AKP-eğer gerçekten kapatılırsa-ne olacağını görebilen var mı? O kadar yok ki, “istihbarat servisleri” dünyaca ünlü ülkelerin büyükelçileri Güniz Sokağa “enformasyon turları” düzenliyor.

                              ABD Büyükelçisi Demirel’i ziyaret ediyor. Rusya, Çin birkaç ülke daha randevu sırasını bekliyor. Ekonomik kriz, petrolün fiyat patlamasını kimsenin gözü görmüyor. Biteviye bir dez-enformasyon dalgası hergün hakim medya üzerinden Türkiye’yi vuruyor.

                              Ortalıkta bir sürü isim dolaşıyor. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’ni dizlediği iddia edilen arabanın yakalandığı an, 30 metre ötede, Ankara’nın en bilinen kulüplerinden birinde, “herkes” bulunuyor.

                              Hürriyet Gazetesi ile kavgalı bıçaklı olan Emin Çölaşan’ın masasında Doğan Grubu’nun internet sitesinin patronu Fatih Çekirge ile özellikle ikircikli konularda uzmanlaşmış gazeteci Saygı Öztürk oturuyor.

                              Tesadüf bir kenara bu insanlar nasıl bir araya geliyor? Ankara küçük ve gazeteciler birbirini iyi tanır. Elbette oturup sohbet etmelerinde bir sorun yok ama Hürriyet’in üst yönetimi bu tesadüfe ne diyor?

                              O kadar Çömez değilmiş demek?

                              Vakt-i zamanında Başbakan’ın özel kalemini tutan Turhan Çömez bir iddiaya göre burada Başkanvekili Osman Paksüt ile buluşacak. Nasıl oluyor?

                              Yüksek yargıçlar kimseyle konuşamaz mı? Elbette konuşur. Daha önce Paksüt’ün AKP’li vekillerle de görüştüğü biliniyor. Aynı sırada kulüpte Yargıtay mensuplarının bulunduğu da bildiriliyor. Olsun ne olur? Bu kulüp Ankara elitini çeken bir sosyal faaliyet alanı, olur, oluyor.

                              Turhan Çömez kısa süre önce Deniz Baykal’ı ziyaret ediyor. Ne söylüyor? Bilinmiyor. Baykal’la konuştuğunu Paksüt’e söylüyor mu bilinmiyor. Ama merak ediliyor.

                              Aynı Turhan Çömez kısa süre önce Yeniçağ Gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar’ı üzüyor. Başbakan Erdoğan’ın, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında irtica yüzünden tartıştığı Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil Paşa’nın önüne yolsuzluk dosyasını fırlatmış, Erdil Paşa yargılanmış ve cezalandırılmış. Bu yazılıyor.

                              Yazıdaki inanılmaz hata hemen fark ediliyor. Erdil Paşa, 2001 yılı Ağustos ayında emekliye ayrılmış, Erdoğan 2003 yılı Mart ayında başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Herhangi bir MGK toplantısında yan yana gelmemişlerdi.

                              İnanılmaz bir başka gazetecilik hatası. Önkibar suçluyu ilan ediyor “beni Çömez yanılttı” diyor. Kime kızacağınıza şaşırıyorsunuz. Yanlış bilgiyi veren Çömez’e mi yoksa bu kadar basit bir kontrol mekanizmasını harekete geçirmeyen yılların gazetecisi Önkibar’a mı?

                              Bu gazetecilik hataları hep oluyor! Fikri Sağlar da bir benzerini yapıyor. İspatlanması imkansız bir iddiayı, milli görüş ekolünden bir hukukçuya AKP etiketi yapıştırarak sunuyor. Sunuyor ama bir başka gazeteci Şamil Tayyar bugün o şahsın, “Erdoğan’ın dışladığı ve Refah-Fazilet kökenli eski bir siyasetçi” olduğunu yazıyor.

                              Gazeteciler hep hata yapıyor. Fakat Sağlar neticede gazetecilikten gelmiyor. Peki Yavuz Donat bu denli bir hatayı nasıl yapıyor. Bugün Sabah Gazetesi’nin manşetine TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın kapatma davasına ilişkin bakışını, “Üçüncü Yol Formülü” başlığıyla kalın puntolarla oturtuyor.

                              Oturtuyor ama haber en az 1 haftalık! Daha önce tüm gazetelerde yayınlanmış haberi allayıp pullayıp Sabah’ın manşetine sürüyor! Sabah kime konuşuyor?

                              Garip tesadüf-ki kesinlikle tesadüf ama Sabah’ın manşetinin eski olduğunu ispatlıyor-Yeni Şafak’da Taha Kıvanç (Fehmi Koru) “Köksal Toptan geçen hafta önemli bir konuşma” yaptı diyerek aynı beyanlardan bahsediyor.

                              Bize kim saldırıyor?

                              Bu örnek olayları daha çoğaltmak, açılımlarından ve etkileşimlerinden sayfalar dolusu yazmak mümkün. Ama ihtiyaç yok. Biri bize saldırıyor!

                              Ve bu saldırının kapatma davası ve Ağustos ayı yaklaştıkça daha da artacağı hissediliyor. Sonuçta Türkiye zaman ve enerji kaybediyor. Hep patinaj çekiyor. Bu saldırı yapanların kimlikleri de çok önemli değil aslında.

                              Mühim olan ne yanıt verildiği. Çünkü ortada bir yanıt varmış gibi durmuyor. Siyasi erk kapatma davası ile sıkışmış görünüyor.

                              Türkiye’yi ayakta tutan ve olası saldırılara en sert müstakbel yanıt olan TSK, Ağustos dengeleri yüzünden saçma sapan psikolojik operasyonlara uğruyor, alternatif siyasi yapılar yaklaşan bir erken seçimden nemalanma peşinde koşuyor, yeni partiler kuruluyor, eski liderler göreve çağrılıyor, birleşmeler gündeme geliyor.

                              Ya Türkiye?

                              Oysa şimdi tam zamanı değil mi? Şimdi bütün tarafların “inadına” bir araya gelmesi gerekmiyor mu? Türkiye’de sokakta yürüyen kime sorsanız, “evet hepsi hem de hepsi bir araya gelsin, bizi bir an önce bu ayak oyunlarından kurtarsın” demez mi?

                              İçerideki dışarıdaki heveslere top yekün bir şamar atmanın tek yolunun “birlik” olduğunu göremeyecek kadar körleştik mi? Oyunu bozacak aklımız ve irademiz yok mu?

                              Her insanımızın görüşleri ne kadar farklı olursa olsun tek isteğinin Türkiye’nin ayakta durması inancı olduğunu görmemek, görememek ne demek? Aklımızı bu kadar mı kaybettik?

                              Tüm siyasi partilerin ve tüm kritik devlet odaklarının bir arada durması kadar, şimdi, şu anda keyif ve güç verecek başka bir şey olabilir mi? Devlet bu demek değil mi?

                              Evet birisi, “bir şey” bize saldırıyor! Ama cümledeki önemli kelime saldırı ya da “kim” değil. “Biz”e! Peki “biz”i kim savunacak?

                              Söyleyelim… “BİZ”!

                              İhtimal dahilinde olan hiçbir şey gözardı edilemez..
                              İhtimal dahilinde olan her şey için tedbirli olmak gerekir..

                              [SIZE=3][I][FONT=Comic Sans MS]Grafiklerimi toplu halde görmek için[/FONT][/I] [/SIZE]:

                              [url]http://kutero.blogspot.com/[/url][COLOR="#000000"][/COLOR]

                              Yorum

                              • ÇAKAL
                                Ağa'nın Adamı
                                • 27 Haziran 2007
                                • 2545

                                #105
                                Petrol zengini Körfez ülkeleri kömür ithal edecek


                                Petrol ve gaz fiyatlarının rekor seviyelere çıkması Körfez ülkelerini de zor duruma soktu.

                                Körfez ülkeleri, ekonomilerini canlı tutmak ve devasa altyapı projelerini sürdürebilmek için kömür ithal etmeye hazırlanıyor.

                                İngiliz Sunday Times gazetesinin haberine göre doğalgazdaki arz sıkıntısı ve yüksek fiyat özellikle Birleşik Arap Emirlikleri'ni zor durumda bırakırken, yetkililer alternatif yakıt kaynakları aramaya başladı.

                                Birleşik Arap Emirlikleri'ni oluşturan emirliklerden Abu Dabi'nin, Fransız Suez firmasıyla birlikte nükleer güç santrali projesi üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Ancak yetkililer, yaz döneminde büyük çapta elektrik kesintisi ya da enerji sıkıntısı yaşanabileceği ihtimalini dikkate alarak, soruna daha çabuk çözüm olması beklenen kömür ithaline karar verdi.

                                Times, petrol ve gaz fiyatlarındaki rekor seviyelerin, dünyanın birçok büyük ekonomisini de, bu alanda başlıca ihraç ülkesi olan GÜney Afrika'dan kömür ithaline zorlayacağı tahmininde bulundu.

                                Abu Dabi'nin milli enerji şirketi Taqa'nın kömürle çalışan bir enerji santraline ortak olacağı, Dubai Elektrik ve Su İdaresi'nin de bu yönde bir projeyi hayata geçireceği belirtiliyor. Umman Elektrik ve Su Üretim Şirketi de daha önce yaptığı açıklamada, yapımı planlanan elektrik ve su artırım tesisinde, doğalgaz yerine kömür kullanılabileceğini belirtmişti.

                                Körfez'deki çarpıcı bir dönüşüm yaşandığı ve fosil yakıt zengini ülkelerin, rekor düzeylere çıkan yakıt fiyatlarının yükünü ilk kez hissetmeye başladığı belirtiliyor.

                                Uzmanlar, petrol fiyatlarının 130 dolara yaklaştığına işaret ederek, petrol sahibi ülkeler için ellerindeki malı satmanın daha cazip hale geldiğini, içeride arzedilen petrol ve doğalgaz oranının azaldığına işaret ediyor.

                                Bu durumda da Körfez ülkeleri, kendi ekonomilerini canlı tutmak ve başlayan projeleri devam ettirmek için kömür gibi daha uzun enerji kaynaklarına yönelmek zorunda kalıyor.



                                19.05.2008
                                Herkes Pinokyo gibi tahtadan insana dönüşme şansı bulamadı,
                                Kimileri hep odun kaldı...(Goethe)

                                Yorum

                                Working...
                                X

                                Debug Information