ODTÜ'lü robotlar mayın avlayacak

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • Yeşil Zeytin
    Tecrübeli
    • 11 Mart 2007
    • 527

    #1

    ODTÜ'lü robotlar mayın avlayacak

    ODTÜ'lü bilim adamları 3 pille çalışan CD büyüklüğündeki robotlarla geleceğin teknolojisini yakaladı.


    Sosyal yaşam bakımından en gelişmiş hayvanlardan olan arı ve karıncaların örgütlenme ve iletişim sistemleri, robot teknolojisine ilham kaynağı oldu.

    ODTÜ’lü bilim adamları, arı ve karıncaların örgütlenme ve iletişim yeteneklerinden esinlenerek, bir araya geldiklerinde sürü zekası özellikleri gösteren "oğul robotlar" üzerinde çalışıyor.

    "Sürü Robotlar" da denilen robotların "çekirge sürüleri" gibi uçarak, insansız hava araçlarının koordinasyonlarında ve mayınlı bir alanda güvenli bir koridor açmak ya da savaş alanında iletişim ağı oluşturmak gibi görevlerde kullanılması öngörülüyor.

    Pil ile çalışan CD büyüklüğündeki robotlar, etraflarını ve birbirlerini algılayabilip kablosuz ağ ile birbirleriyle haberleşebiliyor.

    Şu anda karada hareket yeteneğine sahip örnekleri yapılan robotların, gelecekte suda ve havada da hareket edebilecek türlerinin yapılabileceği belirtiliyor.

    Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erol Şahin, robotların yapımının gerçekleştirildiği KOVAN Araştırma Laboratuvarı’nın güncel ve teknik açıdan ileri seviye otonom robot bilimi araştırmaları yürüttüğünü söyledi.

    Laboratuvarın 6. Çerçeve Programında desteklenen "Avrupa Robotik Mükemmeliyet Ağı"nın Türkiye’deki ilk üyesi olduğunu kaydeden Şahin, karıncaların ve arıların örgütlenmelerinden ve iletişim kabiliyetlerinden esinlenerek 12 adet hareketli robottan oluşan bir "robot sürüsü"nü ürettiklerini ifade etti.

    Şahin, çalışmalarının TÜBİTAK tarafından da desteklendiğini belirterek, robotların CD büyüklüğünde olduğunu ve çevresindeki diğer robotları doğrudan ayırt edebilme özelliğine sahip olduklarını söyledi. Robotların kablosuz iletişim kurabildiklerine işaret eden Şahin, tüm robotların aynı anda programlanabildiğini dile getirdi.

    Robotların, geliştirilmekte olan çok yönlü kamera ile çevrelerinin 360 derece görüntülerini alıp Linux adlı özgür işletim sistemi üzerinde gerçek zamanda işleyebileceklerini belirten Şahin, robotların üç kalem pille 7 saat çalışma özellikleri ile dünyadaki benzerlerinden daha üstün teknolojide olduğunu bildirdi.

    Şahin’in verdiği bilgiye göre, robotlar, modüler tasarımları ile bilimsel araştırma düzeyinden eğitim düzeyine kadar birçok farklı alanda kullanılabilecek esneklikte... Şu anda karada hareket yeteneğine sahip olan robotlarda geliştirilecek koordinasyon mekanizmalarının, yakında suda veya havada hareket edebilecek robotlar veya insansız araçların kontrollerine de uygulanabileceği öngörülüyor.

    Yakın zamanda mikro insansız hava araçlarının, çoklu sayılarda savaş alanlarının üzerlerinde "çekirge sürüleri" gibi uçarak muharip kuvvetlere bilgi ve ateş gücü desteği sağlamasının öngörüldüğüne işaret eden Şahin, geliştirmekte oldukları teknolojinin bunların koordinasyonlarında da kullanılmasının beklendiğini belirtti.

    Otonom robot araştırmaları hakkında da bilgi veren Şahin, bu tür araştırmaların amacının belirsizlikler ve bilinmeyenlerle dolu ortamlarda çalışabilen robotlar yapmak olduğunu söyledi. Şahin, şunları kaydetti:

    "NASA tarafından gönderilmiş olan Sojourner ve sonrasında Spirit ve Opportunity isimli yarı-otonom (kısmi olarak insan tarafından kontrol edilen) robotlar, Mars üzerinde dolaşıp ölçümlerde bulunarak, otonom robot teknolojisinin insanlar için tehlikeli ve ulaşılması güç olan görevleri başarıyla üstlenebileceğini göstermiştir. Afganistan ve Irak gibi riskli bölgelerde insansız uçaklar, tehlikeli keşif görevlerinde kullanılmaktadır. Benzer şekilde yarı-otonom robotlardan afet bölgelerinde insan hayatını kurtarabilmek için ön inceleme amaçlı olarak yararlanılmaya başlanmıştır.’

    "Karıncalardan ilham aldık"

    Karıncaların ve arıların kendi aralarında iyi örgütlendiklerini ve bir düzen içinde yaşadıklarını anımsatan Şahin, karınca topluluklarında her bir üyenin üzerine düşeni eksiksiz yaptığını belirterek, "robot sürüleri"nde de karıncaların bu çalışma prensibini örnek aldıklarını anlattı.

    Karınca, termit, arı gibi sosyal böceklerin bir araya gelerek oldukça karmaşık işleri gerçekleştirebildiklerine dikkati çeken Şahin, bu türlerin kimi zaman onlarca, kimi zaman ise on binlercesinin bir araya gelerek çalışabildiğine işaret etti. Bu sistemlerden esinlenip bireyler arasındaki etkileşimi, esneklik ve sağlamlığı önde tutup çözümlere odaklanan yaklaşıma "sürü zekası" dendiğini ifade eden Şahin, robotlardan oluşan oğulların, istenen bir kolektif davranışı ortaya çıkarabilmeleri için tasarlandıklarını söyledi.

    "Mayın temizleyebilirler"

    Robot sürülerinin gündelik yaşamda tehlikeli olan, zamana bağlı olarak ölçeklenmesi gereken ve dayanıklılık gerektiren işlerde kullanılabilirliğini vurgulayan Şahin, şöyle devam etti:

    "Bir gölün çevresel takibi, robot sürülerinin olası kullanım alanlarındandır. Robot sürülerinin dağıtık algılama yeteneği, zehirli bir kimyasal maddenin göle karışması gibi tehlikeli durumların anında tespit edilebilmesine olanak tanır. Robotlar, hareketli oldukları için tehlike bölgesinde odaklanabilirler, dolayısıyla problemin kaynağını ve yayıldığı alanı daha net belirleyebilirler. Ayrıca, sürü kendi kendine örgütlenerek kaçağın önünü kesecek bir yama oluşturmak suretiyle hızlı bir şekilde müdahalede de bulunabilir." Bir veya az sayıda karmaşık robotun insan güvenlik görevlisi yerine de kullanılabileceğini söyleyen Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    "Yangın gibi çeşitli tehlikeli durumlar, robotların alana yayılmış olmalarından dolayı hızla tespit edilebilir. Mayınlı bir alanda güvenli bir koridor açmak veya savaş alanında iletişim ağı oluşturmak gibi görevler ise yine robot sürüleri tarafından yerine getirilebilecek tehlikeli ve başarısızlık veya eksikliklere karşı dayanıklılık gerektiren işlerdir. Daha karmaşık ve pahalı tek bir robot mayın temizleyiciden farklı olarak, robot sürülerindeki bireylerin bir kısmı bilerek (mayını patlatmak için robotun kendini feda etmesi gibi) veya bilmeyerek kaybedilse bile robot sürüsü verilen görevi başarıyla tamamlayabilir. Kaybedilen bireylerin yerine yenisi kolaylıkla konulabilir."
  • Yeşil Zeytin
    Tecrübeli
    • 11 Mart 2007
    • 527

    #2
    Uzay'dan Enerji Desteği

    Küresel ısınma ve dünya nüfusunun artması nedeniyle enerji kaynaklarının kısıtlı hale gelmesi bilim adamlarını yeni arayışlara yönlendirdi.


    NASA’nın da içinde olduğu proje kapsamında uzayda elektrik enerjisi üreterek dünyada kullanmak için proje hazırlandı. Güneş ışınlarından üretilecek enerji, dünyaya mikroviyole ışınları ile yansıtılarak, kurulacak istasyonlarda elektriğe dönüştürülecek. Bu sayede sera gazlarının küresel ısınmaya etkisi de yok edilecek.

    Pennsylvania Üniversitesi Mekanik Mühendisliği Bölümünden Prof. Dr. Noam Lior, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 35 yıl önce düşünce olarak doğan uzayda güneş ışınlarından elektrik enerjisi elde etme ve bunu dünyaya ileterek kullanma düşüncesinin projeye dönüştüğünü söyledi. Projenin hayata geçirilmesinin önündeki tek engelin para olduğunu ifade eden Lior, kaynak bulunması halinde 15 yıl içerisinde uzayda üretilecek enerjinin dünyada elektrik olarak kullanılabileceğini vurguladı.

    Lior, başta ABD, Japonya, Fransa, Almanya olmak üzere uzay araştırması yapma kapasitesine sahip bütün ülkelerin projeyle ilgilendiğini söyledi.

    Dünyanın enerji kaynakları

    Dünya nüfusunun 50 yıl içerisinde ikiye katlanmasının beklendiğini belirten Lior, bu nedenle enerji kullanımının da üç kat artacağını kaydetti. Enerji tüketiminin son 20 yılda iki kat arttığını vurgulayan Lior, "Yeryüzündeki enerji kaynakları, tahminen yüz yıl daha yeter" dedi.

    Dünyada enerji üretiminin küresel ısınmaya etkisi nedeniyle muhalif eylemlerin başladığını belirten Lior, buna karşın gelişen uzay teknolojileri ve enerji çevirme sistemlerindeki gelişmelerin, uzayda enerji üretiminin cazibesini artırdığını söyledi. Lior, "Uzayda elektrik üretimiyle sera gazlarının atmosfere olumsuz etkisi yok edilecek. Ayrıca uzayda ısı çok düşük olduğu için güneş ışığı mümkün olan en etkili şekilde elektriğe çevrilebilir. Isı çok düşük olduğu için yüzde yüz oranında daha etkili üretim yapılabilir" diye konuştu.

    Uzayda, nükleer enerji de üretilebileceğine işaret eden Lior, bununla ilgili tehlikelerin henüz tam olarak tespit edilememesi nedeniyle ülkelerin çekinceleri olduğunu bildirdi. Lior, güneş ışınlarından yararlanma konusunda ise ülkelerin hem fikir olduğunu kaydetti.

    Uzay boşluğunda veya ayda

    Güneş enerjisinden yararlanabilmek için uzaya gönderilecek istasyonların uzay boşluğuna bırakılabileceğini ya da aya yerleştirilebileceğini belirten Prof. Dr. Noam Lior, şöyle devam etti:

    "NASA, en uygun yerin ekvatorun 35.785 kilometre üzerindeki yörünge olduğunu açıkladı. Oradan geniş kitlelere enerji transferinin daha uygun olacağını söyledi. Bir diğer seçenek olarak kutup yörüngeleri araştırılıyor. Ay da diğer önemli bir alternatif. Oradan çıkarılabilecek madenlerle istasyonun inşası çok daha ucuz ve kolayca yapılabilir.

    Dünyadan ayın sürekli aynı yüzünün görülmesi ve ayda bulunan demir magnezyum gibi madenler ve az da olsa bulunan oksijen ve diğer gazlar, hem istasyonun yapılmasına hem de üretim için gerekli olan yakıtın bulunmasına uygun bir ortam sağlıyor.

    İstasyonun yapımında robot teknolojisiyle, insan kullanımı asgari seviyeye indirilebilir. Ayın kullanımı halinde tahmin edilen giderler yüzde 30 oranında azalır. Ayda üretilen enerji, mikroviyole ışınları ile uzaya yerleştirilecek yansıtıcılarla dünyanın her köşesine ulaştırılabilir.

    Ayda, güneş ışınlarından elde edilecek enerji, yeryüzünde üretilen her türlü enerjiden daha etkili olacaktır. Ay toprağı aynı zamanda izotop barındırdığı için enerji istasyonlarında yakıt olarak da kullanılabilir. 20 tonluk izotop ile ABD’ye bir yıl yetecek elektrik üretilebilir."

    Uzayda üretilen enerjinin mikroviyole ışınlarıyla transferinin prensip olarak onaylandığını kaydeden Lior, "Bu naklin yapılabilmesi için, ışınların diğer bütün dalga boylarından 1 ghz fazla olması gerekir. Ve kullanılacak bandın halen kullanılmakta olan kablosuz iletişim frekanslarına etki etmemesi gerekir" diye konuştu.

    Prof. Dr. Lior, enerji transferine alternatif yöntemin de lazer ışınları olduğunu vurguladı.

    Dünyadan malzeme nakli

    Uzayda enerji üretim tesisi kurmak için dünyadan malzeme gönderilmesi gerektiğine dikkat çeken Lior, şu anki roketlerle bunun mümkün olmadığını söyledi. Lior, kullanılabilir uzay taşıtı yapılmasının projenin en önemli ayağı olduğunu belirterek, NASA’nın bu konudaki çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

    Prof. Dr. Lior, sistemin insanoğluna aslında yabancı olmadığını da belirterek, şöyle konuştu:

    "Biz şu anda zaten cep telefonları, uydu yayınları ile transfer uygulaması kullanıyoruz. Şu ana kadar bu proje denenmedi ama parça parça denendi de diyebiliriz. Örneğin mikroviyole transferi denendi. Bununla birlikte zaten neredeyse bütün uydular kendi kullanımları için elektrik enerjisi üretiyorlar ve yeryüzüne de sinyal gönderiyorlar" diye konuştu.

    Prof. Dr. Lior, enerji üretimlerinin küresel ısınmaya etkisini yok etmek için tüm ülkelerin uzayda üretilecek elektrik enerjisini kullanmaları gerektiğini söyledi.

    Sistemin avantajları

    Dünya yüzeyinin sınırlı olduğunu belirten Lior, buna karşın uzayın hem sınırsız, hem de kullanım sonucunda herhangi bir çevresel sorun yaratmayacak olmasının en büyük avantaj olduğunu vurguladı. Uzayın güneşten enerji üretmek için en uygun yer olduğunu ifade eden Lior, ayrıca nükleer yöntemlerle enerji üretmek için de uzayın son derece büyük avantajları olduğunu ifade etti.

    Uzayda yer çekiminin olmamasının enerji üretim üslerinin ucuz ve sağlıklı olmasını sağlayacağını dile getiren Lior, deprem riskinin de sıfır olduğuna dikkati çekti.

    Prof. Dr. Lior, oksitlenme, yağış ve diğer dışsal faktörlerin olmaması sebebiyle uzaydaki tesislerin dünyadakilere oranla daha uzun dayanacağını, ayrıca enerjinin dünyadaki kullanım yerlerine dağıtımının daha kolay ve kayıpsız olacağını kaydetti.

    Dezavantajları

    En büyük dezavantajın, uzaya bu şekilde bir tesisin kurulması ve işletilmesinin maliyeti olduğunu belirten Lior, uzayda güvenliğin sağlanmasıyla ilgili zorluklar yaşanabileceğini söyledi.

    Lior, "Uzayın bölüşümü ve dağıtımının uluslararası alanda getireceği zorlukların yanında meteorların verebileceği zararlar hesaplanıyor" dedi.

    Uzayda enerji istasyonu kurulmasının önündeki bir diğer dezavantajın güvenlik olduğuna dikkati çeken Lior, sözlerini şöyle tamamladı:

    "Önümüzdeki yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile terör ve savaşlar boyut değiştirebilir. Bu da yatırımı düşünen ülkelerin kaygılarını artırıyor. Aynı zamanda uluslararası anlaşmalarla uzayın ve üretilen enerjinin dağıtımı ve kullanımının düzenlenmesi gerekir. Ülkelerin tekel olmalarının önüne geçilmesi gerekir ki bu sistem teröre sebebiyet vermesin."

    Yorum

    • Yeşil Zeytin
      Tecrübeli
      • 11 Mart 2007
      • 527

      #3
      Türk bilimadamına ABD’de Üstün Başarı Ödülü

      Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, Amerikan Diyabet Birliği’nin “Olağanüstü Bilimsel Başarı Ödülü''ne layık görüldü.

      Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, Amerikan Diyabet Birliği tarafından verilen 2007 yılı “Olağanüstü Bilimsel Başarı Ödülü''ne layık görüldü. Bu önemli ödül, diyabet alanında özgün fikir ve araştırmalar ile dikkat çeken, 45 yaşın altındaki araştırmacılara veriliyor.

      Ödül, tarihinde ilk kez bir Türk vatandaşına verilmiş olacak.

      Amerikan Diyabet Vakfı tarafından yapılan resmi açıklamaya göre, Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, metabolik hastalıklar için yeni bir araştırma ve uygulama alanının açılmasında önemli rol oynadı. Şişmanlık, insülin direnci ve inflamasyon biyolojisi arasındaki bağlantıyı ortaya çıkaran ve bilim dünyasında yeni bir saha yaratan bu seri buluş, genç bir bilimadamı için olağanüstü bir başarı olarak gösteriliyor.

      Devrim Yaratan Keşifler

      Hotamışlıgil, Harvard Üniversitesi’nde Dr. Bruce Spiegelman’ın laboratuvarında doktora araştırmasını yaparken, mentoru ile birlikte TNF-ɩ’nin insülin direncine katkıda bulunduğunu keşfetti. 1993’te yayımladığı bir araştırmada, adipose (yağ) dokusunun bir endokrin organ gibi çalışarak sistemik şeker metabolizmasını düzene soktuğunu gösterdi.

      Bu, aynı zamanda, yağ hücresinin hormon üreten işlevini de ilk kez ortaya çıkardı. Bunu takip eden yıllarda, leptin ve adiponektin dahil, yağda üretilen başka hormonlar olduğu keşfedildi. Amerikan Diyabet Vakfı’nın açıklamasında, aradan 10 yıl geçtikten sonra tıp dünyasında büyük kabul gören bu fikirlerin, ortaya atıldığı zaman devrimsel nitelik taşıyan kavramlar olduğu belirtiliyor.

      Yağ dokunun inflamasyon durumundaki değişikliklerin insülin hassasiyetini etkileyebileceğini düşünen Hotamışlıgil, inflamasyon, stres sinyalleri ve metabolik yollar arasındaki arayüzü daha detaylı bir biçimde incelemeye başladı.

      1997’de yayımlanan ve anahtar kabul edilen bir araştırmasında, bu paradigmayı, yeni genetik modeller geliştirerek kanıtladı. Böylece, şişmanlık, inflamasyon ve diyabet arasındaki bağlantı, sağlam bir biçimde kuruldu. Hotamışlıgil aynı zamanda, yağlara bağlanan ve hem makrofaj, hem de yağ hücrelerinin besinlere ortak tepkilerini kontrol eden proteinleri ortaya çıkardı; bunların çalışma mekanizmalarını aydınlattı.

      Bunun akabinde, karaciğer yağlanması, tip 2 diyabet, aterosklerosis ve astım gibi hastalıkları aynı anda etkileyebilen bir yol olduğunu buldu. Bu etkileşimleri takip etmeyi sürdürdü ve obeziteyle birlikte görülen kronik hastalıkların gelişiminde birçok anahtar mekanizmayı, bunların tedavi amacıyla kullanılabileceğini ve kullanım yollarını gösterdi.

      Hotamışlıgil, inflamasyona yol açan moleküller ve insülin hormonunun sinyal yolları arasındaki çapraz diyaloğun arabulucularını ve diyabetin gelişmesinde kritik olan moleküler düzeydeki değişiklikleri ararken, sitokin ve stres sinyallerine ait kritik elemanlar keşfetti.

      Bu araştırmalar, Hotamışlıgil’i 2001’de gerçek bir kilometretaşı olarak görülen buluşuna götürdü. Bu buluş, JNK isimli bir genin aracılığıyla inflamasyon sinyalleri ve insülin direnci arasında oluşan kritik bir enzimatik bağlantıydı. Bu enzim, insülinin tetiklediği normal sinyalleri engelleyerek, insülin hormonunu çalışamaz hale getiriyordu. JNK yolu, şu anda diyabet ilacı geliştiren pek çok grup tarafından önemli bir tedavi hedefi olarak kabul ediliyor ve tüm dünyada yoğun bir şekilde inceleniyor.

      Hotamışlıgil’in araştırmaları, yakın geçmişte, genel olarak metabolik hastalıklar, özelde ise yine inflamasyon, insülin direnci ve tip 2 diyabet üzerine bir devrim daha yarattı. Hotamışlıgil ve ekibi, JNK enziminin hücre içinde bulunan endoplazmik retikulumun strese girmesi ile harekete geçebileceğini buldu.

      Hotamışlıgil bu çalışmasında, şişmanlığın, çeşitli biyolojik yaralara ek olarak hücrenin alt birimleri üzerinde de bir gerilmeye yol açmak suretiyle, hem JNK aktivitesini, hem de diğer alarm sinyallerini ürettiğini, dolayısıyla hücresel ve sistemik insülin direncini artırdığını gösterdi.

      Hotamışlıgil, son olarak, kimyasal bileşimlerle de endoplazmik retikulum stresinin düzeltilebileceğini, bu yolları hedef alacak biçimde ilaç olarak kullanılabileceğini, böylece deneysel modellerde tip 2 diyabete karşı güçlü tedavi olasılıklarının geliştirilebileceğini gösterdi. Bu yenilikçi keşifler, şişmanlığın metabolik düzen üzerinde ne kadar yıkıcı bir etki yaptığının görülmesini sağlıyor.

      Öğrencilikten Başkanlığa

      Hotamışlıgil, 1995’te Harvard Üniversitesi Biyolojik Bilimler Bölümü’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. 1998’de doçent, 2003’te profesör olan Hotamışlıgil, 2003’te Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı ve Biyolojik Bilimler bünyesinde açılan Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü’nün kurucu başkanlığına getirildi. Böylece, Harvard Üniversitesi’nde çok kısa sürede öğrencilikten bölüm başkanlığına yükselmiş oldu. Hotamışlıgil, yenilikçi ve bağımsız çalışmalarıyla, yerel, ulusal ve uluslararası bazda büyük takdir görüyor.

      Hotamışlıgil’in fikir ve keşifleri, metabolik hastalıklar ve bu hastalıkların ortaya çıkmasında inflamasyonun merkezi rolünü göstererek bu sahada bir devrim yaratmış, düşünme sistemleri ve klasik paradigmanın tamamen değişmesine yol açmış bulunuyor. Bu fikirler, kimi zaman fazla radikal değişimler olarak görülüp eleştirildiyse de Hotamışlıgil çabalarından vazgeçmeyip çalışmalarını ısrarla sürdürdü. Keşifleri, bugün metabolik hastalıkların ve inflamasyonun rolünün ardındaki temel fikirlerin omurgasını oluşturuyor. Hotamışlıgil’in araştırmaları, bilim dünyasına şişmanlık ve tip 2 diyabet hakkında çok şey öğretirken, diyabetli hastalar için yeni tedavilerin geliştirilmesi yönünde büyük umut kaynağı oluyor.

      Hotamışlıgil Hakkında

      Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, 1986 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Harvard Üniversitesi’nde ihtisas yapmıştır. Genetik ve Metabolizma Profesörü Hotamışlıgil’in, Harvard Üniversitesi’nde bir laboratuvarı bulunmaktadır.

      Vücudun enerji metabolizmasını denetleyen düzenleyici mekanizmaların incelendiği laboratuvarda, genetik bir özelliğin bir hücreden diğerine nakline, ayrıca metabolik dengenin moleküler ve genetik kontrol mekanizmalarına odaklanan biyokimyasal ve genetik çalışmalar yapılmakta; insanlardaki metabolik hastalıklarda görülen belli anormalliklerin neden ve çözümleri araştırılmaktadır.

      Yorum

      • Yeşil Zeytin
        Tecrübeli
        • 11 Mart 2007
        • 527

        #4
        Jüpiter'in halkaları renk değiştiriyor

        Hubble uzay telekopu Jüpiter’in halkalarının renginin değiştiğini tespit etti. Bilim adamları ilk defa böyle bir değişime tanık olduklarını belirtti.


        NASA’nın Hubble uzay teleskopunun geçtiğimiz hafta elde ettiği görüntülerde Jüpiter’in etrafındaki halkaların renk değiştirdiği gözlendi. Böyle bir atmosfer olayına ilk kez rastladıklarını belirten bilim adamları renklerin mevsimlerin değişmeye başlamasıyla değişime uğramış olabileceğini söyledi.

        Hubble uzay teleskopunun çektiği görüntülerde gezegeni çevreleyen halkanın renginin beyazdan kahverengiye döndüğü görülürken bulutların da Jüpiter’in atmosferinin derinliklerine ilerlediği saptandı.

        Yorum

        • Yeşil Zeytin
          Tecrübeli
          • 11 Mart 2007
          • 527

          #5
          İnsan Beyninin Okuması

          Aşağıdaki kısa haberi okuduğunuzda çok enteresan bulacaksınız, kelimelerin hiçbiri doğru şekilde yazılmamış ancak sorunsuzca okuyup anlayacaksınız, çünkü insan beyninin okuduğunu anlama mekanizması bir hayli farklı.

          Cmabridge Üinversitesinde yaıpaln bir arşaıtrmaya gröe, bir kleimedkei hafrlrein hnagi sıarda didizlikleri dğeil, ilk ve son hafrlrein dğoru yedre olamalrı öenm tşamıatkadır. Geirsi taammen kamradaşır ve ynie de surosnuz olraak okubanilir. Buunn sbeebi isnan benyinin her hafri tek tek dieğl kemileelri bir btüün oralak omukadısır.

          Yorum

          • Yeşil Zeytin
            Tecrübeli
            • 11 Mart 2007
            • 527

            #6
            Dünya’nın çapı 5 mm daha küçükmüş

            Dünya’nın çapının şimdiye dek bilinenden daha küçük olduğu ortaya çıktı.

            Almanya’nın Bonn Üniversitesi’nden bilim adamlarının yaptığı araştırma, son olarak 5 yıl önce ölçülen Dünya’nın çapının (12 bin 756 kilometre) belirlenenden 5 milimetre küçük olduğunu ortaya koydu.

            Uzaya gönderilen radyo dalgalarıyla çalışan ve karmaşık bir sistemle ölçüm yapan bilim adamları, Avrupa ve Kuzey Amerika kıtalarının birbirinden her yıl 18 milimetre uzaklaştığını da belirledi.

            Halkın geneli için çok fazla bir şey ifade etmemesine karşın bu mesafenin küresel iklim değişikliği araştırmalarında önemli olduğu bildirildi.
            (ntv)

            Yorum

            • Yeşil Zeytin
              Tecrübeli
              • 11 Mart 2007
              • 527

              #7
              'Evrende tuhaf canlılar da var'

              Bugüne kadar dikkatini su barındıran gezegenlere yoğunlaştıran uzmanlar, artık başka kimyasallarla da yaşayabilen, DNA'sı bile olmayan canlıların peşinde.

              BİR grup Amerikalı bilim adamını bir araya getiren bir komite, evrende temel yapıtaşı su olmayan ve yeryüzündeki bilinen canlı organizmaların dışında da tuhaf canlılar olabileceğini savundu. Komitenin Ulusal Araştırma Konseyi'ne gönderdiği raporda, Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin (NASA) dünya dışı canlı varlık arayışında şimdiye kadar dikkatini su barındırdığı tahmin edilen gezegenlere yoğunlaştırdığı hatırlatılarak, metan ve amonyak gibi öteki kimyasal maddelerin de hayatı destekleyebileceğine vurgu yapıldı.

              Bilim adamları, insanlara tuhaf gelecek böyle canlıların DNA'ya sahip olmayabileceğini de belirttiler. Yeryüzündeki canlılar DNA'larında fosfor kullanıyor, ancak arsenikle de benzer türde yapı oluşturulması mümkün. Satürn gezegeninin uydularından Titan'da böylesi bir canlıya rastlanması yüksek ihtimal. Okyanus tabanları da bu türden canlılara ev sahipliği yapabilir. Bilim adamları, "Komitenin araştırmaları canlı organizmaların dünyadaki hallerinden başka bir formda da ortaya çıkabilir" diyor.

              Yorum

              • Yeşil Zeytin
                Tecrübeli
                • 11 Mart 2007
                • 527

                #8
                Güneş sistemi dışında ilk su izi

                Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir ekip, güneş sisteminin dışında da su bulunduğunu gösteren ilk somut bilgilere ulaştıklarını açıkladı.

                Dünyanın dışında evrende hayat var mı? Henüz bu sorunun cevabı bulunabilmiş değil; ancak bilim dünyası gizemli evrenle ilgili yeni bulgular ortaya çıkarmaya devam ediyor. Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir ekip, dünyadan 64 ışık yılı uzaklıkta saptanan dev bir gezegenin atmosferinde tartışma götürmeyecek netlikte su buharı işaretlerine rastladıklarını açıkladı.


                Jüpiterden daha büyük olan ve HD18973B kod adı verilen gezegen, Vulpecula-Tilki takım yıldızında yer alıyor. Gezegenin sıcaklığı 2 bin dereceye varıyor ve bilinen türden bir canlının barınması olanaklı değil.

                En son model teleskopların bile göremediği gezegende suya dair göstergeler, gezegenin komşu bir yıldızın tam önünden geçerek yörüngesinde dolanması sayesinde
                elde edildi. Yıldız, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Spitzer adlı teleskobuyla görülebilecek kadar büyük ve parlak.

                Gezegen, önünden geçtiği yıldızın ışığını kısmen karaltıyor ve dünyadan bakıldığında gezegenin varlığı bu karaltıdan anlaşılıyor.

                Bilim insanları, yıldızdan kaynaklanan ışığın, gezegenin atmosferinde nasıl değiştiğini inceliyor ve ışığın analizi, sözkonusu gezegenin atmosfer yapısının hesaplanmasını sağlıyor.

                Araştırmacılar, bu sistemle güneş sistemi dışındaki diğer gezegenleri de inceleyebileceklerini belirtiyor. Bilim insanlarının bundan sonraki hedefi, sıcaklığı dünyanınkine yakın olup atmosferinde su buharı bulunan bir gezegeni tespit etmek.

                Eğer bilim insanları bu gezegenin atmosferinde çürüyen bitkilerin saldığı metan gazı da saptarsa, güneş sistemi dışında hayata işaret eden ilk bulgulara kavuşulmuş olacak.

                Yorum

                • Yeşil Zeytin
                  Tecrübeli
                  • 11 Mart 2007
                  • 527

                  #9
                  Güneş ‘aklandı’

                  Yeni bir araştırmaya göre, güneşle iklim değişikliği arasında bağlantı yok.

                  Araştırmada son 20 yılda dünyanın sıcaklığı artarken, güneşin yaydığı sıcaklığın düştüğü belirtildi.

                  Bilimadamları, ayrıca iddia edildiği gibi günümüzde sıcaklığı güneşin kozmik ışınlar üzerindeki etkisinin belirlemediğini tespit ettiler.

                  Araştırma, İngiltere’deki Appelton Labarotuvarı’ndan Mike Lockwood ve İsviçre’deki Dünya Radyasyon Merkezi’nde görevli Claus Froelich tarafından birlikte gerçekleştirildi.

                  Lockwood ve Froelich, “Proceeding A” dergisindeki makalelerinde geçmişte kozmik ışınların iklimi etkilemiş olabileceğini ancak günümüzde bunun söz konusu olmadığını belirtti.

                  Lockwood, araştırmayı, bu yıl bir İngiliz televizyon kanalında yayımlanan ve küresel ısınmadan güneş ışınlarını sorumlu tutan belgesele yanıt olarak yaptıklarını söylüyor.

                  Bilimadamları bu araştırma kapsamında son 30-40 yıl içinde güneşin yaydığı sıcaklık ve kozmik ışınların yoğunluğunu inceledi ve bunları yeryüzünün sıcaklık değerleriyle karşılaştırdı.

                  Yeryüzünün sıcaklığının bu süre içinde 0.4 santigrat derece arttığı söyleniyor.

                  Bu araştırma, küresel ısınmaya insan faaliyetlerinin yol açtığı tezini savunanların elini güçlendiriyor.

                  Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli de Şubat ayındaki raporunda küresel sıcaklığın artmasında sera etkisi yapan gazların katkısının güneşteki değişimlerden 13 kat daha fazla olduğunu belirtmişti.

                  Ancak bazı çevreler, panelin kozmik ışın tezini dikkate almamasına tepki göstermişti.

                  Yorum

                  • Yeşil Zeytin
                    Tecrübeli
                    • 11 Mart 2007
                    • 527

                    #10
                    Deniz canlıları insanlığın sigortası

                    Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şükran Cirik, denizsel canlıların gıda zincirindeki fonksiyonlarıyla insanlığın gelecekteki sigortası olduğunu söyledi.

                    Prof. Dr. Cirik, TÜBİTAK’ın desteğiyle “Denizsel Biyolojik Çeşitlilik ve Nesli Tehdit Altında Olan veya Tükenen Türler” konusunda hazırladığı projeyi tamamladı. Prof. Dr. Cirik, dünya üzerinde yaşayan bitki, hayvan ve mikroorganizmaların insan yaşamının sigortası olduğunu belirterek, son yıllarda biyolojik çeşitliliğin insan yaşamı için değerlerinin daha iyi anlaşıldığını belirtti.


                    Ulusal ya da uluslararası düzeyde ekosferin korunmasına hız verilmesi gerektiğine dikkati çeken Prof. Dr. Cirik, aşırı avcılık, kirlilik, kıyısal yerleşim, küresel ısınma, yabancı yayılmacı türlerin hızlı gelişiminin ekolojik ve ekonomik yönden olumsuz sonuçlar doğurduğunu savundu.

                    Prof. Dr. Cirik, Akdeniz’de esmer yosunlardan “Cystoseira” türleri, deniz çayırlarından erişte otu, deniz süngerleri, çift kabuklulardan “Pina”, deniz atları, eklem bacaklılardan ıstakoz, balıklardan orfoz, Akdeniz fokları, kaplumbağalar ile bazı deniz memelilerinin neslinin tehdit altında olduğuna işaret ederek, “Dünya üzerinde yaşayan bitki, hayvan ve mikroorganizmalar insanlığın en önemli doğal kaynaklarından birisini oluşturuyor. Doğada denge içinde bulunan canlıların neslinin tükenmesi insan ırkının geleceğini tehdit etmektedir. Denizsel canlılar gıda zincirindeki fonksiyonlarıyla insanlığın gelecekteki sigortasıdır” yorumunu yaptı.

                    Yorum

                    • Yeşil Zeytin
                      Tecrübeli
                      • 11 Mart 2007
                      • 527

                      #11
                      Dalgadan ve kızartma yağından enerji

                      Siemens AG’nin, okyanus dalgasından enerji üretmek için çalışmalar yürütürken, kızartma yağını da elektrik ve ısıya dönüştürdüğü bildirildi.

                      Siemens AG’den yapılan açıklamada, şirket bünyesinde Almanya Heidenheim’de kurulan Voith Siemens Hydro’nun (VSH), dalga enerji sistemlerini piyasaya sürmeye hazırlandığı kaydedildi.


                      Açıklamada, İskoçya’da şu anda test amacıyla yaklaşık 50 eve elektrik sağlayan dalga enerjisi santralini işleten VSH’nin, yeni projesi ile okyanusların enerji kaynağı olarak büyük ölçekli ticari enerji santrallerinde kullanılması için çalışmalar yürüttüğü, uzmanların, okyanuslardaki enerjinin yaklaşık bin 400 geleneksel enerji santralinin enerjisine denk gelen 1 teravatının potansiyel olarak kullanılabileceğini tahmin ettikleri belirtildi.

                      Şirketin, bir yandan İskoçya’da İngiliz RWE npower ile birlikte büyük ölçekli bir ortak girişim projesi üzerinde çalıştığı aktarılan açıklamada, diğer yandan enerji tedarikçisi EnBW ile birlikte Almanya’nın Kuzey Denizi sahili üzerinde dalga enerji santrali kurmak için uygun bir yer aradığı bildirildi.

                      Siemens tarafından geliştirilen yazılım ve ölçü teknolojisi sayesinde atıkların da yakıta dönüştürülebildiği ve Berlin’deki atık tasarruf şirketi Alba AG Pankow’un yılda atık arıtma tesisine gelen çöpün yüzde 60’ına denk gelen 160 bin ton atığı yedek yakıta dönüştürdüğü ifade edilen açıklamada, Siemens Endüstriyel Çözümler ve Hizmetlerin de ayrıca, Avusturya’da enerji santrali ve enerji tedarikçisi Wirkungsgrad Energie GmbH ile birlikte kızartma yağını elektrik ve ısıya dönüştürdüğü ve kullanılan teknoloji sayesinde 4,5 megavat organik enerji üretilebildiği belirtildi.

                      Yorum

                      • Yeşil Zeytin
                        Tecrübeli
                        • 11 Mart 2007
                        • 527

                        #12
                        Bilimle aranız nasıl?

                        Bilime meraklı mısınız? Nasıl başladı bu merak? Hangi bilim alanlarıyla ilgilisiniz? Ne derece? Bilim sizce neyi ifade ediyor? (Bu sitede borsa için varsınız tamam biliyorum ama birazcıkta başka alanlarla ilgilenin ;) )

                        Yorum

                        • Masiva
                          Seyirci Üye
                          • 12 Mart 2007
                          • 47

                          #13
                          Bilime meraklı sayılırım kesin olarak şu yılda şöyle şu olayla başladı diyeyem ama tahminen köyde bir sürü yıldız gördükten sonra başlamış olabilir uzay çok ilgi çekici benim için. Bilim haberlerini ve dergilerini takip etmeye çalışırım arada Bilim ve Teknik alırım kaliteli dergidir bence size de tavsiye ederim

                          sözlük anlamı olarak bilim:
                          1 . Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim:
                          2 . Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.
                          3 . Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci. (tdk)

                          benim için ise değişimi ve gelişimi ifade ediyor açıkcası.

                          Yorum

                          • Yeşil Zeytin
                            Tecrübeli
                            • 11 Mart 2007
                            • 527

                            #14
                            ODTÜ Mutfakta Elmas Üretti

                            ODTÜ’lü bilim adamları, sentetik elması, ev mutfağında birkaç pil ve tuz ile üretebilecek bir yöntem geliştirdi.

                            ODTÜ buluşu ile ilgili ABD’de patent koruması aldı ve tüm dünyada geçerli olacak uluslararası patentin alınması için de işlemlere başladı.

                            ODTÜ’lü araştırmacılar, dünyada yüksek bir maliyetle elde edilebilen sanayi elmasını, bir evin mutfağında bile üretilebilecek kadar kolay ve ucuz bir yöntemle ürettiler. ODTÜ buluşu ile ilgili ABD’de patent koruması aldı ve dünyada geçerli olacak uluslararası patentin alınması için de işlemlere başladı. Elmas yapımı için 6 voltluk bir batarya, sofra tuzu, bir miktar su, kloroform, uygun bir çözücü ve 2 adet çelik çubuğun bir araya gelmesi yeterli oluyor. Yeni teknikle üretilen elmasların, analiz çalışmaları tamamlandığında, tıp, otomotiv, beyaz eşya gibi pek çok sanayi dalında daha geniş yer bulması bekleniyor.

                            EN SERT MADDE

                            ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Toppare, Yrd. Doç. Dr. Michael Pitcher ve Yusuf Nur’dan oluşan ODTÜ’lü çalışma grubu, doğadaki en sert ve dayanıklı maddelerden biri olan yapay elmas teknolojisinde yeni bir açılım getirmeyi başardılar. Prof. Dr. Toppare, elmasın doğada bilinen en sert ve dayanıklı madde olduğunu belirterek, sanayide çok geniş kullanılmasına rağmen, var olan yöntemlerle üretiminin ve işlenmesinin zor, maliyetinin ise yüksek olduğunu kaydetti. Elmasın üretiminde kullanılan polimerin pahalı teçhizatlarla ve patlayıcı özellikteki katalizörlerle yapılabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Toppare, bu nedenle bu yöntemin sanayide yaygın olarak kullanılamadığını anlattı.

                            TEHLİKESİZ YÖNTEM

                            Prof. Dr. Toppare, laboratuvarlarında kullanılan ve bu alanda yeni bir teknik olan elektrokimyasal yöntemle poli (hidridokarbin) adı verilen özel polimerin sentezinden yola çıkarak sentetik elmas üretebildiklerini belirterek, çalışmalarını şu sözlerle anlattı:"Laboratuvarımızda çok basit ve tamamen tehlikesiz bir yöntem olan elektrokimyasal yöntemle hidridokarbin polimerini sentezlemeyi başarmamız, sanayide bu özel polimerden elmas sentezinin yolunu açmış oldu. Keşfettiğimiz yöntem, bu özel polimeri bir evin mutfağında bile üretilebilecek kadar basit bir hale getirmiştir. Bunun için 4 tane kalem pilin oluşturduğu 6 voltluk bir batarya, polimeri hazırlayabileceğimiz bir cam kap, bu kabın içine yemeklerde kullandığımız sofra tuzu, bu tuzu çözmek için bir miktar su, kloroform ve kloroformun kaptaki çözeltide homojen dağılmasını sağlayan uygun bir çözücü ile 2 tane çelik çubuk gerekli. Eğer verdiğimiz bu reçete uygulanırsa 2 dakika içinde bu özel polimerin oluştuğu görülür. Elde edilen polimer argon gazı atmosferinde 1000 santigrat derecede bekletilirse sentetik elmasa dönüştürülür. Bu yöntem uygulandığında ülkemize ekonomik katkısı çok büyük olacak."

                            DOĞADAKİ ELMASLA AYNI

                            Laboratuvar ortamında elde ettikleri elmasın doğadaki elmas türlerinden bir tanesi, ancak mücevheratta kullanılan elmastan farklı olduğunu anlatan Toppare, çalışmalarının temel amacının yüzeylerin elmas film halinde kaplanması olduğunu belirterek, "Yurt dışında birtakım karışımlardan elde edilen yeşil ve kırmızı renkli elmaslar, suni elmaslardır. Bizim kullandığımız yöntem sentetiktir ama üretilen ürün gerçek elmastır. Bu yöntemin ayrıcalığı polimeri çözeltisinden film olarak bir yüzeye kaplayıp fırınladığımızda yüzey üzerinde elmas film olarak elde edebilmemizdir" diye konuştu. Toppare, "x ışınları" analizi ile elde ettikleri sonuçların doğada bulunan elmasla bire bir tuttuğunu bildirdi.

                            Sanayi tipi elmas nerede kullanılıyor:
                            Bıçak gibi kesici yüzeyler.

                            Otomotiv sanayi.

                            Tıpta platinin yerine.

                            Yüzey kaplaması.

                            Daha önce kimse yapamadı

                            Sanayi elması üretimi çalışmasının başlatılmasına fikirleriyle katkıda bulunan ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Michael Pitcher, Amerika’da bu yöntemi yapmayı denediklerini ancak, Türkiye’deki yöntemden çok daha zor bir yöntemle yapabildiklerini dile getirdi. Yapay elmas elde etmek için kullandıkları bazı maddelerin yanıcı ve patlayıcı olduğunu kaydeden Pitcher, ODTÜ’de gerçekleştirilen yöntemi daha önce kimsenin tam anlamıyla yapamadığını belirtti.

                            Elmas film kaplanan yüzeyler çizilmeyecek

                            Laboratuvarda polimeri çeşitli yüzeylere bir film halinde kaplanıp o yüzeyde elmas bir filme dönüştürme çalışmalarına başlandığını bildiren Levent Toppare, elmasın özelliklerinin ölçüm çalışmalarının tamamlanmasının ardından getireceği yenilikleri şöyle anlattı: "Bu çalışma istenilen sonucu verdiği takdirde, çizilmeye ve kimyasallara çok dayanıklı yüzeyler elde edilebilecek. Şu an çalışmamız laboratuvar aşamasında. Bunun endüstride uygulanabilmesi için kapladığımız ve ürettiğimiz elmasın sertliği aşınmaya olan mukavemetinin deneylerle ölçülmesi gereklidir. Eğer bu mümkün olursa, her türlü malzemenin üzerine bir şekilde kaplama yapıp onların aşınmaya karşı ömrünü uzatmak mümkün olabilir. Bu da sanayi elmasının otomotiv sanayinde daha da yaygın bir şekilde kullanılmasının yolunu da açabilir."

                            Yorum

                            • Yeşil Zeytin
                              Tecrübeli
                              • 11 Mart 2007
                              • 527

                              #15
                              Yağmurda İpod dinlemeyin

                              Uzmanlar uyarıyor. Yağmurlu havada İpod dinlemek sakıncalı. Neden mi?

                              Yetkililer, yıldırımın direkt insana veya çevreye düştüğünde genelde deri üzerinde parlama oluşturduğunu; ancak metal veya elektronik cihaz taşıyan kişilerde ise yanık veya daha büyük hasarlara yol açtığını açıkladı.

                              Hastane kayıtlarından alınan bilgiye göre, Kanadalı bir kişinin yürüyüş yaparken kulaklıkla iPod dinlediği sırada üzerine düşen bir yıldırımın, kulaklık tellerinden geçerek kendisinin göğsünde ve boynunda yanmalara neden olduğu bildirildi. iPod'u ile bahçesinde müzik dinleyen Colorado eyaletinden bir genç de benzer bir kazanın kurbanı oldu.

                              Acil servis doktorları yıldırıma maruz kalan bazı kazazedelerin de beeper (basit uydu bulucu), yürürçalar ve dizüstü bilgisayarı kullanıcıları olduğunu belirterek, yağmurlu havalarda elektronik aletlerin kullanılmaması konusunda herkesi bilinçli olmaya çağırdı.

                              iPod ve diğer müzik çalarların kutularında yağmur yağdığında ürünün kullanılmaması konusunda uyarılar bulunurken birçok kullanıcı, uyarıları okumuyor veya önemsemiyor.

                              Yorum

                              Working...
                              X

                              Debug Information