Ertuğ Yaşar

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • KUTERO
    Beybaba
    • 19 Temmuz 2007
    • 437

    #1

    Ertuğ Yaşar

    Faiz Lobisi
    11.01.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum

    Bundan birkaç yıl öncesine kadar Türkiye'de bir enflasyon lobisi olduğuna inanılırdı. Yani çıkarı, enflasyonun yüksek olmasını gerektiren bir kısım insanlar, işadamlarının varlığı öngörülürdü.
    Enflasyon tek rakamlı sayılara indiğinden beri bu sav ortadan kalktı. Onun yerine, sanırım biraz da yüksek reel faizden ve düşük kurdan canı yanan sanayici ve işadamlarının ön ayak olmasıyla bir "yüksek faiz lobisi" söylemi başladı.
    Kimse kendini kandırmasın, Türkiye'de reel faizler çok yüksektir. Yüzde 8-9 enflasyon olan (ve yıllık enflasyon hedefi yüzde 4 olan) bir ülkede banka kredi faizlerinin yüzde 18'den başlaması, kim ne derse desin, yüksektir.
    Peki yüksek reel faiz Türkiye'de neden çok tartışılıyor?

    Yüksek reel faizin Türkiye'ye ve bazı Türklere yararı oluyor.
    .....

    yüksek reel faizin bir de zararları var. Yani:

    http://www.referansgazetesi.com/habe...&HBR_KOD=87913
    İhtimal dahilinde olan hiçbir şey gözardı edilemez..
    İhtimal dahilinde olan her şey için tedbirli olmak gerekir..

    [SIZE=3][I][FONT=Comic Sans MS]Grafiklerimi toplu halde görmek için[/FONT][/I] [/SIZE]:

    [url]http://kutero.blogspot.com/[/url][COLOR="#000000"][/COLOR]
  • simurg
    Administrator
    • 10 Mart 2007
    • 9248

    #2
    Yanlış alarm

    11.02.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum



    2007 yılı ekonomik büyümesi daha belli olmadı. Öngörüler ekonomik büyümenin yüzde 4 dolayında olacağı yönünde. Bu büyüme oranı son beş yılın ortalaması ile karşılaştırılınca (yüzde 7,2), nerede ise yarı yarıya bir düşüşü simgeliyor.

    Ama geçen hafta açıklanan aralık ayı imalat sanayi üretimi verileri korku yarattı. Çünkü imalat sanayi üretimi endeksi 23 aydır ilk kez yüzde 1,4 oranında düşmüştü.
    Bir öndeki imalat sanayi üretimi düşüşü 23 ay önce 2006 yılının Ocak ayında olmuş. İmalat sanayi üretimi yıllardır bir aralık ayında ilk kez düşmüş (gerçekten de yıl sonlarında Türkiye imalat sanayi oldukça hızlı bir üretim sürecine girer).
    Bütün bu verilerden endişelenelim mi ?
    Yok, şu anda çok endişelenmeyin. Çünkü bu "yanlış alarm"dır...
    Şöyle anlatalım: Geçen aralık ayında Kurban Bayramı vardı. Nerede ise bir hafta Türkiye'de üretim olmadı. Çünkü Türk işçisi her türlü fazla mesaiyi yapmaya ses çıkarmaz; ama Kurban Bayramı'nda da kesinkes çalışmaz. 15 yıldır imalat sanayi ve üretimin içindeyim; hiçbir zaman ne arife günü ne de bayramın dördüncü günü bile çalışmaya gelen sanayi işçisi görmedim.
    Halbuki bir yıl önce Kurban Bayramı aralık ayı sonu, ocak ayının başına gelmişti. Yılbaşı ile birleşmişti. O nedenle sadece aylık dönemsel bir etkiyi "imalat sanayi yavaşlıyor" diye sunmak bizce yanlıştır.
    Rahatladınız mı ?
    O zaman çok rahatlamayın diye bu kere de olumsuz yönlere girelim. Pazar günü Akşam gazetesi çok güzel bir başlık atmış: "AKP türbanı çözeyim derken yüzde 47'lik oyun asıl kaynağı ekonomiyi unuttu". Ne kadar doğru saptamışlar...
    Eğer Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 22 Temmuz seçim başarısının asıl nedeninin ekonomi olduğunu görmüyorsa, sanırım 2009 ilkbaharındaki yerel seçimlerde ciddi bir "duvara çarpma" durumu yaşayacaklar.
    Piyasalarda nerede ise yaprak kımıldamıyor. İnsanlar huzursuzlar. Zaten uluslararası rekabete açık sanayi kuruluşlarında sürekli çalışan (işçi ve memur) tenkisatı (işten çıkarması) yaşanıyor. Ekonomiye olan güvenin göstergesi olan konut satışlarında ciddi bir düşüş var. Son 4 yıldır dur durak bilmeden artan konut fiyatları da son 6 ayda belki yüzde 10 ya da yüzde 15 oranında düştü.
    Yani ekonomide tüketici düzeyinde işler yolunda değil.
    Türk insanı ekonomiye ve gelirinin nasıl değiştiğine çok duyarlıdır. 1950 yılından bu yana yapılan serbest ve demokratik seçimlerde, Türk insanının bu konuda yanıldığı hiç görülmemiştir. Türk seçmeni her zaman kendi ekonomik çıkarını en üste çıkaran yönetimleri, politik değerlendirmeler ne olursa olsun, seçmiş ve iş başına getirmiştir. 1954'te ve 1957'de Adnan Menderes böyle seçilmiş; 1966'da Süleyman Demirel böyle iktidar olmuş; 1979'da Bülent Ecevit böyle bozguna uğramış; 1983 ve 1987'de Turgut Özal böyle iktidara gelmiş ve 1989 yerel seçimlerinde böyle darbe yemiş; 2002'de DSP-MHP-ANAP koalisyonu böyle Meclis dışında kalmıştır.
    AKP de 22 Temmuzda esasen politik değil ekonomik nedenlerle bir seçim zaferi kazanmıştır. Şimdi ise ekonomi ile nerede ise hiç ilgilenmiyorlar. Üstelik dünyada da ekonomi konusunda ciddi bir belirsizlik ve güvensizlik var. Yani Türkiye'nin özellikle 2003 yılından sonra büyümesinde önemli bir rol oynayan uluslararası sermaye akışının sürmesi çok kuşkulu. Eğer Türkiye'ye uluslararası sermaye akışı yavaşlar ve hatta durursa, o zaman biz içeride ne kadar iyi işler yaparsak yapalım ekonomik büyümemizi sürdüremeyiz.
    AKP hâlâ bunu görmüyorsa ve gerekli önlemleri almazsa, Mart 2009'da yerel seçim sandığına öyle bir çakılacak ki, onlar bile ne olduklarını anlayamayacaklar

    https://twitter.com/keyborsa_simurg

    Yorum

    • KUTERO
      Beybaba
      • 19 Temmuz 2007
      • 437

      #3
      Ertuğ Yaşar
      Likidite azaldı (mı)12.03.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum

      Kısadan yanıt verelim: Evet (uluslararası) likidite azaldı. Ama daha kurumadı.
      Aslında uluslararası likidite azalalı bayağı bir oluyor. Yani geçen yılın ekim-kasım aylarından bu yana zaten uluslararası piyasalardan kaynak bulmak/borç almak oldukça zordu. Unutmadık değil mi? O aylarda işler tersine dönmüş likiditesi olan Türk bankaları, Londra pazarında Avrupa bankalarına kısa dönemli borçlar vermişlerdi.

      Türk bankaları o dönemde likidite azalmasını doğrudan hissetmemişlerdi. Çünkü uluslararası borçlanmaya çıkmamışlardı. Şimdi ise artık uluslararası borçlanmaya çıktılar ve "Hanya'yı Konya'yı hep birlikte gördük!"

      ABD'de bir gayrimenkul krizi var. Bu gayrimenkul krizi henüz bir ekonomik krize dönüşmedi. Ama dönüşebilir. Çünkü Amerikan ekonomisi hızla "yavaşlıyor". Durgunluk olacağı kesin; durgunluğun krize dönüşüp dönüşmeyeceği daha belli değil.

      ABD'deki sorunlardan mutlaka Avrupa ve dünyanın başka bölgeleri de etkilenecektir. İşte zaten Türk bankaları likidite eksikliği ile etkilenmeye başladılar. Hop hemen iç pazarda kredilerin maliyetleri artmaya başladı. Yakından izlediğimiz konut kredilerinden aylık faiz (base rate) yüzde 1,30'lardan yüzde 1,45'lere yürüdü.
      Tamam anladık, bankalarda likidite azaldı. Peki gerçekten piyasalarda likidite azaldı mı?

      Bence azalmadı ama duruldu, yavaşladı, temkinli oldu, tedbirli oldu, kendini sakınmaya başladı... Daha bir süre de böyle olacaktır.

      Dünyada likiditenin birkaç kaynağı var: Örneğin ABD mali piyasaları; Londra, Paris ve Frankfurt piyasaları; Ortadoğu (Rusya dahil) ve Uzakdoğu. Daha ekonomilerde küçülme olmadığı için refah eksilmesinden söz edemeyiz. Yani dün ne kadar zenginsek (bazı Amerikan vatandaşları dışında) bugün de o kadar zenginiz.

      Ama dün, özellikle karmaşık finansal araçlarla menkul kıymet (ve likidite) yaratılıyordu. Yani bir varlıktan birden fazla menkul kıymet doğuyordu. Aynı kullandığımız çekler gibi. Bir ekonomide (Türkiye'de kullanıldığı biçimde) hiç (vadeli) çek olmazsa, likidite sadece tedavüldeki para kadardır. Ama ödeme aracı olarak vadeli çek kullanılırsa, o zaman likidite artmaya başlar. Ortada aslında bir tane varlık (tedavüldeki para) vardır. Ama o varlığı temel alarak birçok menkul kıymet yaratılır.

      Şimdi bu süreç sona erdi. Yani artık dünyada karmaşık finansal araçlar kullanarak menkul kıymet yaratmak çok zorlaştı. Siz o menkul kıymeti yaratırsınız da alıcı bulmak çok zorlaştı!
      İşte o nedenle de daha 9 ay öncesine kadar herkesin burnundan dolarlar ve eurolar çıkarken (!) şimdi hiç kimse bir işlem yapmak istemiyor.

      Herkes "sorunun" ve piyasaların dibe vurmasını bekliyor. "Dibe vursun ki oradan alıma/işleme geçeyim" diye düşünüyor. Ama herkes beklediği için piyasa daha da duruyor. Yani yukarı çıkarken olduğu gibi, aşağı giderken de koyun davranışı: Herkese bak; herkes ne yapıyorsa onu yap...

      Ben yine de bu ortamda Türkiye'yi şanslı görüyorum. Size garip gelecek ama bence Türkiye bu dönemde daha çok uluslararası sermaye çekecektir. Örneğin gayrimenkul yatırımcıları ve fonlar. ABD'de en az 18 ay ekmek kalmadığı için başka pazarlara bakacaklar (onlarla birebir konuştuğum için biliyorum). Bu pazarlardan en çekicisi de şu anda Rusya ve Türkiye. Rusya'ya gitmek çekici fakat Rusya'nın zaten finansal kaynağa gereksinimi yok ki!
      Halbuki biz öyle miyiz? Uluslararası fonları ve yatırımcıları nerede ise kılıç kalkan ile karşılıyoruz. Onlar da hâlâ binlerce bakireliğin bulunduğu bu ülkeye ağızlarının suyu akarak geliyorlar.

      http://www.referansgazetesi.com/habe...&HBR_KOD=92208
      İhtimal dahilinde olan hiçbir şey gözardı edilemez..
      İhtimal dahilinde olan her şey için tedbirli olmak gerekir..

      [SIZE=3][I][FONT=Comic Sans MS]Grafiklerimi toplu halde görmek için[/FONT][/I] [/SIZE]:

      [url]http://kutero.blogspot.com/[/url][COLOR="#000000"][/COLOR]

      Yorum

      • simurg
        Administrator
        • 10 Mart 2007
        • 9248

        #4
        Faiz artıyor, piyasalar dibe gidiyor

        21.03.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum



        Piyasada faizler artıyor. Çarşamba günü Merkez Bankası bir süredir sürdürdüğü faiz indirimi sürecini durdurdu. Halbuki geçen hafta bile herkes Merkez Bankası'nın çarşamba günü en azından 25 baz puan faiz indireceğini düşünüyordu. ABD'de yaşanan finansal çalkantı ve "bankaların devrilmesi", Merkez Bankası'nı korkuttu. Bizce de haklılar...

        situs judi bola online KOKOBOLA terbaik dan bandar bola terpercaya di Indonesia Nomor 1 Tahun 2024. Para pecinta taruhan judi bola yang memang ingin mengikuti taruhan, sekarang anda sudah bisa bergabung bersama situs kami sebagai tempat bermain yang aman, nyaman dan dijamin 100% dibayar.
        https://twitter.com/keyborsa_simurg

        Yorum

        • KUTERO
          Beybaba
          • 19 Temmuz 2007
          • 437

          #5
          Kriz çapalarla önlenir

          04.04.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum


          Şu ana kadar biz Türkiye'de, dünyada yaşanan finansal çalkantının etkilerini tam hissetmedik. Ama dünya cidden "kaynıyor". Özellikle de Batı dünyası. Yani ABD ve Avrupa. "Credit crunch" denen uluslararası kredi daralması ya da likidite azalması, bütün Batı dünyasını vuruyor.

          Gün geçmiyor ki Batı dünyasının önemli bankalarından biri gayrimenkul kredilerine bağlı yatırım araçlarından ettiği yeni zararları açıklamasın. Halbuki 2007 sonunda zararlar açıklanınca, "Tamam yahu. İşte bütün zararlar yazıldı ve açıklandı. Artık bundan sonra bankalara ve finans kurumlarına bir şey olmaz" diye düşünmüştük. Yanılmışız. Daha ne pislikler varmış halının altında! Gün geçtikçe teker teker bu pislikler ortaya çıkıyor.

          En son açıklamalar İsviçre'nin en büyük bankası UBS ve Almanya'nın en büyük bankalarından biri olan Deutsche Bank'tan geldi. UBS 2008 yılının ilk çeyreğinde 12 milyon euro daha gayrimenkul kredilerine bağlı yatırım araçları zararı yazacağını açıkladı. Deutsche Bank da 2.5 milyar dolarlık zararı bilançosuna işledi.

          Batı dünyasında finans piyasaları birbirlerine güveni o kadar yitirdi ki şimdilerde ortada bir öneri dolaşmaya başladı: "Herkes açık yüreklilikle bir kerede bütün kirli çamaşırlarını açıklasın; saklı gizli bir 'günah' kalmasın. Ne zarar yazılacaksa bir kerede yazalım ve yolumuza devam edelim. Öyle her gün gelen haberlerle yavaş yavaş ölmektense, bir kerede toptan bütün kötü haberleri alalım".

          Yapılabilir mi bilmiyoruz. Ama yapılırsa iyi olur. Böylece ABD ve Avrupa piyasalarında yaşanan sertlik aşılır. Likidite darlığı hızla çözülür. Güven artacağı için piyasalar dipten hızla yukarı zıplamaya başlarlar.

          Şimdi uluslararası resimden kendi Türkiye portremize geri dönelim. Dedik ya, biz bugüne kadar daha uluslararası finansal çalkantının etkilerini pek hissetmedik. En fazla Türkiye'ye yatırıma gelen hedge fonlarından bazıları ortadan kayboldular o kadar!

          Çok etkilenmedik, çünkü 2001 krizinin ardından IMF (Uluslararası Para Fonu) bizim bankacılık sistemine öyle "dar bir elbise" giydirdi ki, kimsenin abidik gubidik yapacak hali kalmadı. Bankalarımız toparlandılar; kurallar çok sert olduğu; sert biçimde de uygulandığı için, uluslararası çalkantıya ellerinde çok nakit varken yakalandılar. Yani bir finansal çalkantıya yakalanılabilecek en iyi pozisyonda yakalandılar!
          Bu açıdan şanslıyız.

          Ama bu şans sonsuza kadar sürmeyecektir. Çünkü nisan ve mayıs aylarında Türk bankalarının sendikasyon kredilerinin Londra piyasasından yenilenme zamanı geliyor. Bakalım göreceğiz, bu sendikasyon kredileri yenilenebilecek mi yoksa yenilenemeyecek mi?

          Öngörüler o ki, sendikasyon kredilerinin çoğu yenilenir. Her ne kadar Türkiye'nin kendi içinden kaynaklanan yerel politik riskler artsa da Türk bankalarının borçlarını ödemeye olan sadakati, bu dönemde işe yarayacaktır. Maliyet (yani ödenen faiz) artacaktır; belki de çok artacaktır. Ama yine de krediler yenilenecektir.

          Eh bu öngörü tutarsa iyi. Kısa dönemde sıkıntı çekmeyiz demektir. Zaten Türkiye ekonomisi yavaşladığı için krediye olan talep de kendiliğinden bir parça azalıyor. O zaman yenilenmeyen sendikasyon kredileri piyasada büyük bir boşluğa neden olmayabilir.

          Buraya kadar hep olumlu bir senaryo çizdik.

          Ya gelişmeler tam beklendiği gibi olmazsa?

          Yani uluslararası yatırımcıların Türkiye ile ilgili risk algılaması değişir (artar) ve Türkiye "kredi verilebilir ülke" düzeyinden çıkarsa? İşte o zaman cidden sıkıntı yaşarız.

          Bu durumda kanımızca en iyi ilaç, iki önemli çapa IMF ve Avrupa Birliği (AB) çapasına sarılmak olmalıdır. IMF ile anlaşması olan ve AB yolunda emin adımlarla ilerleyen bir ülke, uluslararası yatırımcılar gözünde çok daha güvenilir olur.

          http://www.referansgazetesi.com/habe...&HBR_KOD=94035
          İhtimal dahilinde olan hiçbir şey gözardı edilemez..
          İhtimal dahilinde olan her şey için tedbirli olmak gerekir..

          [SIZE=3][I][FONT=Comic Sans MS]Grafiklerimi toplu halde görmek için[/FONT][/I] [/SIZE]:

          [url]http://kutero.blogspot.com/[/url][COLOR="#000000"][/COLOR]

          Yorum

          • TELESKOP
            Yeni üye
            • 01 Nisan 2008
            • 3

            #6
            DEZENFORMASYON OYUNU

            2 Nisan 2008
            Son üç günde (31 Mart-2 Nisan 2008) doların hızla değer kazandığını (dolar-euro 1.58’den 1.56’ya gerilerken dolar-yen 99’dan 102’ye tırmandı, altın fiyatı da % 4 geriledi) ve başta New York Borsası olmak üzere bütün dünya borsalarının da hızla yükseldiğini gördük. Pazartesi günü “Acaba hangi haber doları ve borsaları yükseltti?” diye merak ederek ekonomi ve finansta Amerika’nın bir numaralı haber kaynağı Bloomberg’e bakınca şu yorumla karşılaştık:

            “UBS Amerika’daki mortgage sektörü çöküşünden kaynaklanan zararının USD 19 milyar daha arttığını açıklamış, bunun üzerine dolar-euroya karşı güçlenmiş, dolar güçlenince altının yatırım aracı olarak cazibesi azaldığından altın fiyatı da düşmüş.”

            İyi, güzel de bu işte sanki bir yanlışlık var! UBS hangi ülkenin bankası? İsviçre’nin. İsviçre’nin euroyla ilgisi var mı? Tabii ki yok, İsviçre AB üyesi değil ki euro kullansın; İsviçre’nin parası frank. Acaba bu İsviçre Bankasının euroland ülkelerinde büyük yatırımları mı var? O da değil, servet yönetiminde uzmanlaşan UBS’in İsviçre dışındaki en büyük yatırımları ve en geniş çaplı operasyonu ABD’de, ayrıca banka 19 milyar dolarlık zararı Amerikan mortgage sektöründeki çöküşün derinleşmesinden dolayı yazmış.

            Bu şartlar altında UBS’in zarar yazması neden doları euroya karşı güçlendiriyor, anlayan varsa beri gelsin!

            Salı gününe geçelim. Dolardaki ve borsalardaki yükseliş sürüyor. Yine Bloomberg’ten feyz almak istiyoruz; diyor ki:
            “Lehman Brothers’ın Amerika’daki hisse senedi satışına yüksek talep gelmesi, piyasalarda krizin en kötü döneminin geride kaldığı umudunu yarattı!”

            Şimdi bir dakika! Bu Lehman Brothers’ın hisse senedi satışı işi nereden icap etti, önce onu bir anlayalım: Olay aslında basit. Lehman Brothers ikinci Bear Stearns olayı. Bilançosunu ağzına kadar mortgage tahvilleriyle doldurmuş olan Lehman Biraderler artık serbest piyasadan bu batık aktifleri fonlayacak borç parayı bulamaz olmuş ve geçen Perşembe günü ödeme güçlüğüne düşmüştü. Amerikan finans medyasının kesin sansür uyguladığı bu olayın kulaktan kulağa yayılmasıyla Lehman Brothers hisseleri bir günde % 48 oranında değer kaybetti. Bunun üzerine Lehman Brothers kaynak sağlamak amacıyla son çare olarak USD 4 mia tutarında hissesini satışa çıkardı. Yalnız burada gözden kaçırılmak istenen bir husus daha var: Banka aslında hisse senedi değil, “convertible bond” sattı, yani istenirse itfa döneminde hisseye çevrilebilecek borç tahvili ihraç etti. Tahvilin kupon faizi ise % 7.25. Kısacası karşımızda Fed’in bankalara % 2.50’den para dağıttığı bir ortamda, bilançosunda bu parayı almak için repolayacak kalitede (ki Bear Stearns olayından sonra Fed artık orta kalite denecek özel sektör kağıtlarını bile kabul etmeye başladı) tahvil bulunmadığı için en az % 7.25 faizle (en az, çünkü söz konusu tahviller çok büyük ihtimalle iskontoyla satılmıştır, dolayısıyla gerçek faiz kupon faizinin 1-2 puan üzerindedir) borçlanmak durumunda kalan bir banka var. Bunun neresi iyi haberdir, ve bu nasıl olup da krizin en kötü döneminin geride kaldığını müjdelemektedir?

            Görüldüğü gibi Amerikan ekonomi yönetimi artık Amerikan medyasının Amerikan finans sektöründeki batış hikayelerini “iyi haber” olarak sunmasından medet umacak haldedir. Bu sözde iyi haberlerin arkasından gelen olumlu piyasa hareketlerinin ise çok büyük ölçüde manipülatif olduğu ve bu işlerde nihaî adresin Fed’e çıkacağı açıktır. Bu tür operasyonların hepsi son tahlilde aynı kapıya çıkar: Yeni karşılıksız dolarlar basılmasına, yani gittikçe derinleşecek bir dolar enflasyonuna. Bir kere patlamış olan bir spekülatif balonun sürekli piyasadaki para miktarını arttırarak yeniden şişirilemeyeceğini ise finans tarihi göstermektedir. Dolayısıyla Amerika’nın doludizgin stagflasyona doğru koştuğu gayet açık ve nettir.

            Tam olarak net olmayan konu ise ABD dışındaki büyük merkez bankalarının nasıl davranacağıdır. Eğer ABD’nin baskısına boyun eğerek son zamanlarda yaptıkları gibi doların her çöküşünde piyasadan dolar almaya başlarlarsa, bu Amerika’nın başlattığı enflasyonist sürecin bütün dünyaya yayılması demektir, çünkü bu merkez bankaları piyasadan dolar alırken karşılığında kendi paralarını piyasaya vermekte ve para arzlarını arttırmaktadırlar. Eğer bu işte ölçüyü kaçırırlarsa dünya bir küresel enflasyon dönemine girer ve muhtemelen altın yeniden bir rezerv para haline gelir. “Krizin en kötü döneminin geride kalması” gibi bir durum ise ne bu yıl, ne de gelecek yıl sözkonusu olacaktır. Herkes hesabını buna göre yapmalı, iktisat ve uluslararası finans alanlarında kendisini uzman olarak görmeyenler ise Amerikan ekonomi medyasından ve onun uzantısı olan Türk ekonomi medyasından kendini sakınmalıdır.

            Yorum

            • simurg
              Administrator
              • 10 Mart 2007
              • 9248

              #7
              Bu krizde krediyi hangi koşullarla buldular

              25.04.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum

              Âlem bu Adalet ve Kalkınma Partisi'ni yönetenler... Kafamızı duvara vurup kaşımızı gözümüzü yarmadan öğrenmiyorlar. Sadece kendi bildiklerinin doğru olduğunu sanıyorlar, başkalarının görüşlerini ciddiye almıyorlar hatta dinlemiyorlar bile!
              Yine çok ciddi bir yanlış yaptılar: ATV ve Sabah gibi Türkiye'nin ikinci büyük medya grubunu "içselleştirmeye" (partilerine yakın kişilere devretmeye) çalıştılar. Bugün gelinen noktada da bunu başarmış gibiler. Başbakanımızın damadının ağbisinin yöneticisi olduğu şirket, ATV-Sabah Grubu'nu satın aldı. Bir medya kuruluşu daha iktidar yanlılarının eline geçti.
              ATV-Sabah Grubu'nun satılması ile ilgili yapılan eleştiriler doğrudur. Bugüne kadar Türkiye'de bütün iktidarlar hep kendilerine yakın duran medya kuruluşları yaratmaya çalışmışlardır. Hatta bu amaçla Turgut Özal, anayasanın delinmesine bile izin vererek, oğluna ve Uzan Ailesi'ne ilk özel televizyonu kurdurmuştu.
              ATV-Sabah Grubu'nun kredi ile satın alınması hiç anormal değildir. Bütün dünyada işler böyle olur. Uzmanlığınız olan bir alanda bir şirketi satın alırsınız. Bankalara ve finans kuruluşlarına gidersiniz. Şirketin gelecek yıllara yayılan iyi bir kârlılık ve nakit akışı öngörüsü varsa rahatlıkla kredi alırsınız.
              Eğer son uluslararası finansal çalkantı olmasa (yani dünyada likidite bol olsa), ATV-Sabah Grubu'nun satın alınması en fazla yüzde 20 özsermaye (yüzde 80 de kredi) ile finanse edilebilirdi. Yine finansal çalkantı olmasa, sanırız bu satın alım libor+(en fazla) 100 baz puan faiz ile finanse edilebilirdi.
              Ama kulislerde konuşulanlardan duyduk ki öncelikle ihale sürecine katılmak isteyen yerli ve yabancı yatırımcılara nazikçe "ihaleye katılmamaları" telkin edilmiş (tamamen dedikodudur. Elimde kesinkes bir delil ve kanıt yoktur).
              Eh olabilir. Fiyat düşük olmadıkça, -ki biz ödenen fiyatın (1.1 milyar dolar) ATV-Sabah Grubu'nun son açıklanan kârlarına göre yüksek olduğunu düşünenlerdeniz- ihaleye sadece bir firmanın katılması sorun oluşturmaz. Zaten kimse de bu konuyu eleştirmemektedir.
              Yanlış olan, ATV-Sabah Grubu'nun satın alınmasının kamu bankalarınca finanse edilmesidir. Eğer söylenenler doğruysa yani yabancı bankalardan ve Türk özel sektör bankalarından kredi bulunamadığı için kamu bankalarına politikacı talimatı ile kredi verdirildiyse bu, çok tehlikeli bir yanlıştır.
              Ben "vergi veren mükellef" sıfatım ile kamu bankalarının üzerinde hak sahibi olan milyonlarca Türk vatandaşından biriyim. Bankacılık kurallarına göre verilen hiçbir kredi beni rahatsız etmez. Ne olursa olsun etmez. Ama eğer krediler bankacılık kuralları ve alışkanlıkları dışında verildiyse bu hepimiz için ciddi sıkıntı yaratır.
              ATV-Sabah Grubu'nun satın alınmasında kullanılan leverage (kaldıraçlama) oranı (satın alma bedelinin yüzde 68'i), çok yanlış olmamakla birlikte içinde olduğumuz finansal çalkantı dönemi için çok iyidir.
              Bizim asıl öğrenmek istediğimiz, verilen kredilerin koşullarıdır. Faiz nedir? Kredi kaç yıllıktır? Kaç yıl ödemesiz dönem vardır? Her şeyden daha önemlisi, ne teminat alınmıştır?
              - Eğer faiz libor+250 baz puandan yukarıdaysa;
              - Kredi 5 ile 10 yıl arasında bir dönem için verildiyse;
              - Ödemesiz dönem 24 aydan fazla değilse (ama faizler her üç ayda bir ödenecek);
              - ATV-Sabah Grubu hisselerinin hepsi teminat olarak alındı ve ayrıca da şirket ortaklarından kişisel kefalet ya da ipotek alındıysa;
              Bu kredinin bu biçimde verilmesinde hiçbir sorun yoktur. Yok eğer ki kredi koşulları yukarıda saydığımız koşullardan kredi alan lehine çok daha iyi ise o zaman bunun adı "ballı börek kamu kredisi"dir.
              Biz o kredilerin Türkiye'de 2001'den bu yana bittiğini sanmıştık. Artık kamu bankalarının "hortumlanmadığını" düşünüyorduk. Umarız yanılmamışızdır.
              https://twitter.com/keyborsa_simurg

              Yorum

              • simurg
                Administrator
                • 10 Mart 2007
                • 9248

                #8
                Bu kriz Türkiye'ye gelir

                22.09.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum


                Sakın ha onlara inanmayın…
                Yani "bu kriz Türkiye'ye gelmez" ya da "bu kriz Türkiye'yi fazla etkilemez" diyenlere. Hem de "boru gibi" gelir ve Türkiye'de etkilenir !
                Gelir de nasıl geldiğini anlayamadan şaşırırsınız…
                Krizin büyüklüğünü acaba hepimiz iyi anladık mı? Yoksa hala bir "cahil cesareti" içinde miyiz? İyidir aslında cahil cesareti. Olayın ya da sorunun büyüklüğünü bilmediğin için mutlu olursun. Sorunu rahatlıkla çözeceğini düşündüğün için keyfini kaçırmazsın.
                Ama bu kez öyle değil.
                Dünya tüketiminin yüzde 30'undan fazlasını yapan bir ülkede eni konu çok büyük mali bir kriz var. Yaşanan kriz reel sektörde olsaydı bu kadar endişelenmezdik. Çünkü sonuçta esas olan paradır. Para ortadan kaybolmadıkça ekonomik sorun mutlaka çözülür. Ama bir kere para ortadan kaybolursa ya da para sahiplerinin güveni sarsılırsa, o zaman sorunu çözmek oldukça zorlaşır.
                2001'de Türkiye'de de aynısını yaşamadık mı? O zaman reel sektörde sorun mu vardı yani? Yoktu. Asıl sıkıntı mali kesimde, yani bankalarımızda başladı. Ondan sonra da bütün ekonomiye yayıldı. Çünkü her ekonomide olayın başladığı ve bittiği yer mali piyasalardır; paradır. Para olmadan ekonomi olmaz; reel sektör olmaz. ABD mali krizi bize bunu bir kere daha tüm açıklığı ile gösterdi.
                Şimdi Amerikalılar krizi önlemek için alabilecekleri en radikal önlemi alıyor. Mali kuruluşların bilançosunda yer alan bütün kötü varlıkları belli bir değerle kamuya devrediyorlar. Lehman Brothers batmadan önce yapılan kurtarma görüşmelerinde de bu konu asıl tartışma noktasıydı. Yani "iyi banka" (good bank) ile "kötü banka"yı (bad bank) birbirinden ayırmak ve iyi banka ile yola devam etmek.
                İşte şimdi Amerikan hazinesi, mali sistemdeki (büyük spekülasyon yapan Hedge fonlar dışındaki) bütün kötü bankaları "ayırıyor". Defter değerleri 100 birim olan ama şu anda gerçek değerleri belki de 1 birime düşen "kötü" menkul ve gayrımenkul varlıkları 50 birime satın alarak yeni kurulacak bir kamu şirketine koyacaklar.
                Dile kolay… Bu işe tam 770 milyar dolar ayıracaklarmış. Yani biz Türklerin 2007'de hep birlikte çalışarak yarattığımız toplam ekonomik değerden yüzde 10 daha fazla bir kaynak.
                Ama kimse sanmasın ki bu kötü bankalar sadece ABD'de var. 2003 ile 2006 arasında ABD'de yaşanan balon bütün dünyada yaşandı. Bu öyle bir balondu ki, 2006 yılında tam 7 milyar dolar (9 milyar YTL) kâr eden Merrill Lynch, aradan 2 yıl bile geçmeden iflas etme noktasına geldi ve Bank of America'ya satılarak kendini kurtardı.
                Sanırız pek çok kimse ABD dışındaki bu balonun pek farkında değil. Şundan emin olun ki dünyada sadece Amerikan mali kuruluşları bu balona binmedi. Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri de bu balonun içinde.
                Şimdi balon patladı; ABD'liler aşağı döküldü. Bakalım Avrupalılar ve Uzakdoğulular ne zaman aşağı dökülecekler? Yoksa ilk kurban çoktan Ruslar oldu mu bile? Rusya'dan uluslararası piyasaya gelen bilgiler çok sağlıklı ve şeffaf olmadığı için tam bilemiyoruz. Ama emin olunuz ki Rusya'da bulunan 1200 bankanın en azından bir bölümü bu tantanada "tarih" olacaktır!
                Türkiye de bu işten etkilenir. En azından reel sektör firmaları etkilenir. Çünkü önce ABD'de, ardından Avrupa ve Uzakdoğu'da (yani Ortadoğu dışında bütün dünyada) tüketim ve dolaysı ile de ekonomik büyüme yavaşlayacaktır.
                Mali sistemimizin güçlü olduğunu; bankalarımızın bilançolarında gizli riskler olmadığını sanıyoruz. Ama sadece "sanıyoruz". Umarız da öyledir ve BDDK işini gerçekten iyi yapmıştır.
                Yoksa vallahi yandı gülüm keten helva !
                Sakın ha onlara inanmayın…Yani "bu kriz Türkiye'ye gelmez" ya da "bu kriz Türkiye'yi fazla etkilemez" diyenlere. Hem de "boru gibi" gelir ve Tü...
                #content { ); }#content li { margin-left:25px; }
                https://twitter.com/keyborsa_simurg

                Yorum

                • simurg
                  Administrator
                  • 10 Mart 2007
                  • 9248

                  #9
                  Kriz yüzde 30 zayiat verir

                  17.10.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum


                  2009 çok, çok, çok, çok ve çok zor geçecek.

                  "Kötümser" bir yorumcunun yazısını okuyorsunuz. Bu günlerde kime bir ekonomik yorumda bulunsam, "Aman Ertuğ Bey, bu kadar da kötümser olunur mu? Biraz da iyi şeylerden söz edin" diyor.
                  Belki kötümserim ama ya sadece gerçekçi isem?
                  Biz bu satırları kaleme alırken İMKB endeksi yüzde 8 düşmüştü (ben sabah "yüzde 10 düşer" diye kafadan sallamıştım). Gün içinde dolar kuru 1,50 YTL'yi; euro kuru 2,00 YTL'yi geçti. Yani daha bir ay öncesine kadar ekonomimizde var olduğunu düşündüğümüz bütün dengeler şimdi en az yüzde 20 şaştı.
                  Bu ortamda iyimser olmaya ya da kötümser olmamaya olanak var mı?
                  Dün sanayici bir arkadaşımla konuşuyordum. İyi bir firması, bankalarda saygın bir adı var. İşletmesinin maddi gereksinimleri için eksi bakiyeli bir kredi hesabı kullanıyormuş. Yani ay içinde gerek oldukça bankasından (kısa dönemli en fazla üç ya da altı aylık) kredi kullanıyormuş.
                  Geçen hafta başında da (Bayramdan hemen sonra) 300 bin YTL'lik bir kredi kullanmak istemiş. O gün aylık kredi faizi yüzde 1,65 imiş. Hafta sonunda krediyi kullanma aşamasına gelince bakmış ki faiz aylık yüzde 1,75'e çıkmış. "Tamam" demiş, "neyse. Hafta başında (bu pazartesi) kullanırız."
                  Pazartesi ise onun için sürpriz ile açılmış: Aylık faiz yüzde 2,10 olmuş! Banka müdürüne "Aman müdürüm, zaman müdürüm" diyene kadar banka müdürü, "Mehmet Bey, kredini hemen kullan. Yoksa gelecek hafta aylık yüzde 2,40 faiz ödeyeceksin" demiş.
                  Demek ki piyasada kredi faizi yüzde 30'a ulaşmıştır. Kimi bankaların aylık yüzde 5,00 faiz istediğini duyuyoruz. Yani bunun anlamı "Arkadaş benden kredi isteme; vermem" demek değil midir?
                  Hafta başında büyük bankalarımızdan birinin genel müdür yardımcısı bir konferansta konuşurken biz sanayiciler yüksek faizden yakındık. Banka genel müdür yardımcısı arkadaşımız, "Hele faizi bir kenara bırakın. Bugün Türkiye'de kredi kanallarının açık olmasına (yani bankaların hem birbirlerine hem de sanayicilere kredi vermesine) dua edeceğinize siz nelerle uğraşıyorsunuz" dedi.
                  Türkiye kredi pazarında durum budur.
                  ABD'de ve Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de kredi piyasası kilitlenmek üzeredir. Neyse ki bizim politikacılar bir ay önceki, "Hamdolsun Türkiye taş gibi sağlamdır; bu krizden etkilenmediği gibi fırsata bile dönüştürür" söyleminden "Bu krizden Afrika'daki kabileler bile etkilenir" gerçeğine geldiler!
                  Buna ancak "Bonjours Monsieur" (günaydın bayım) denir!
                  Türkiye ülke olarak krize çok kötü bir zamanda yakalandı. Çarşamba günü açıklanan cari açık yıllık olarak 49 milyar dolara dayanmıştı (gerçi petrol fiyatlarının düşmesi ile bu açık yıllık 30-40 milyar dolar düzeyine düşebilir. Ama bu miktar bile Türkiye için çok yüksektir). Yani Türkiye, dünyada kimse kimseye 1 dolar kredi/borç vermezken, acilen yurtdışından 40 küsur milyar dolar bulmalıdır. Faiz maliyeti ne olursa olsun.
                  Aynı biçimde çarşamba günü açıklanan istihdam verilerinden de gördük ki, küresel mali krizin etkileri daha Türkiye'ye gelmeden bile Türkiye ekonomisi zaten yavaşlamaktaymış ve işsizlik artmaktaymış (zaten eylül ayında şaşırtıcı biçimde eksi çıkan Tüketici fiyatları enflasyonundan da bunu anlamıştık). Şimdi küresel mali kriz, ekonomik yavaşlama ve istihdam kaybını katlayarak artıracaktır.
                  Bütün 2009 yılının kaybedildiği kesindir. Son dönemde o kadar da hızlı gitmese bile, ekonomi otomobilimiz tam anlamı ile kazık fren yapacaktır. Ne emniyet kemeri ne de hava yastığı, ekonomi otomobili içinden yüzde 15 ile yüzde 30 kuruluşun/kişinin/çalışanın şiddetle otomobil dışına uçmasını ve zayi olmasını önleyebilecektir.
                  İşin en acı yanı da bu kere Türk insanının bu krizin ortaya çıkmasındaki sorumluluğunun çok düşük olmasıdır.
                  https://twitter.com/keyborsa_simurg

                  Yorum

                  • simurg
                    Administrator
                    • 10 Mart 2007
                    • 9248

                    #10
                    Krizle geldiler, krizle giderler

                    03.11.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum


                    Cumartesi sabahına doğalgaz şoku ile başladık! Doğalgaza yüzde 22 zam gelmişti. Böylece yılbaşından bu yana doğalgaza YTL bazında yapılan fiyat zammı yüzde 60'ı aşmış oldu…
                    Kışa girerken; yani doğalgazın evlerde en çok kullanıldığı dönemde yapılan bu zam bireysel tüketicileri çok kızdıracaktır. Dile kolay! Geçen yıla göre ısınma masrafımız yüzde 60 artmış olacak. Hanehalkı gelirlerinin düşmesi beklenen bu küresel kriz ortamında karşılanması oldukça zor bir zam kalemi…
                    Peki ya sanayi işletmeleri ne yapsınlar?
                    Dünyada ve Türkiye'de bütün finansman kaynakları kurumuş; var olan finansman kaynağının fiyatı (faizi) 3 ay öncesine göre nerede ise ikiye katlanmış; ürünlere olan talep iyice yavaşlamış; satışlar zorlaşmış; belki de stoklar artmaya başlamış.
                    Döviz kuru yükseldiği için belki dış pazarlara çalışma umudu doğmuş. Ama döviz kurunun nerede duracağı belli olmadığı için, yurtdışına fiyat verilmekte zorlanılıyor. Daha da önemlisi, sadece Türkiye'de değil bütün dünyada talep düştüğü için, mal satmak çok zorlaşmış. Fiyat rekabeti iyice kızışmış. Uluslararası pazarlarda kimi üreticiler de, düşen emtia ve hammadde fiyatlarından cesaret alarak, fiyat kırmaya başlamışlar.
                    İşte bu ortamda sanayi işletmenize kullanılan enerjinin yani doğalgazın fiyatına yüzde 22 zam gelmiş!
                    BOTAŞ, temmuza kadar artan petrol ve petrol türevi ürünlerin fiyatlarını zammın nedenlerinden biri olarak saymış. İyi de temmuzdan bu yana yaşanan fiyat düşüşünü ne yapacağız?
                    Başka bir neden de, doğalgazın satın alındığı para birimi dolar kurunun artması imiş. Evet, dolar kurunda artış var. Ama bu dolar kuru Temmuz 2006'da da 1.75 YTL düzeyini görmüştü. 2 yıl sonra 1.55 dolayına oturunca mı zam yapmak akıllarına geldi?
                    Eh tabi bir de kamu kuruluşlarının BOTAŞ'a olan borçlarını ödememeleri zammın nedeni imiş. Örneğin Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin gaz dağıtım şirketi, 600 milyon YTL olan borcunu ödememiş. Bir de BOTAŞ'tan elektrik üretmek için doğalgaz satın alan TEDAŞ'ın 2 milyar YTL'yi bulan borcu varmış.
                    Kamu kuruluşu borcunu ödemiyor; bunun ceremesini doğalgazı kullanan sade vatandaş ya da sanayici çekiyor. Anlaşılabilecek bir durum değil! Bundan daha belirgin bir kötü kamu yönetimi örneği olabilir mi?
                    Öyle görülüyor ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ekonomideki denetimi tamamen elden kaçırmıştır. Nerede ise ne yaptıklarını bilmez durumdadırlar. Bir taraftan Başbakan Tayyip Erdoğan Uluslararası Para Fonu (IMF) ile ağız dalaşına girerken, diğer taraftan kendi bakanları IMF ile bir anlaşma yapılmasının yararlı olacağını düşündüklerini söylemektedirler.
                    2001 krizi sonrasında Türkiye'de oluşan ekonomik ve politik ortam sayesinde tek başına iktidara gelen AKP'nin, yine bir ekonomik kriz ile ipinin çekileceği görülmektedir. 2007 seçimleri öncesinde AKP'nin ekonomik karnesini yorumlarken hep "Son değerlendirmede başarılı oldular. Ekonomiyi büyüttüler; enflasyonu denetim altına aldılar; refahı artırdılar" yorumlarını yapmıştık.
                    Ama görülüyor ki şimdi bütün bu ekonomik başarılar geri dönmektedir. 2009 yılı için en iyi ekonomik büyüme oranının yüzde 3 ila yüzde 4 arasında olacağı ekonomiden sorumlu bakanlar tarafından dile getirilmektedir (bizce yüzde 2 olması bile zordur). Enflasyon, artan döviz kurlarının ardından, yeniden geri dönecektir. Bırakın refah artışını, refahın reel anlamda azaldığını göreceğiz.
                    Yani "krizle geldiler, krizle gidecekler". Mart 2009'da yapılacak yerel seçimler AKP (ve Türkiye) için çok önemli bir dönüm noktası olacaktır. Daha bir yıl önce yüzde 47 oy alan AKP politikaları, eğer durum böyle giderse, yüzde 30'un altında oya razı olacaktır.
                    https://twitter.com/keyborsa_simurg

                    Yorum

                    • simurg
                      Administrator
                      • 10 Mart 2007
                      • 9248

                      #11
                      Çok güzel hareketler bunlar

                      20.02.2009 | Ertuğ Yaşar | Yorum



                      Herkes kendine göre bir kriz yaşıyor. Ve herkes de kendine göre bir kriz çözümü üretmeye çalışıyor.

                      Asıl sorun doğal olarak satışta. Yani herkes, nerede ise hiç istisnası olmadan, bir satış sorunu yaşıyor. Yani ya satışlar azaldı; ya da satış fiyatları düştü. Bu da nakit akış tablosunda gelirler ayağında ciddi bir eksilme yaratıyor. Hop o zaman gelsin finansman sıkıntısı... Çünkü giderler hemen düşürülemedi; ya da proje (iş) ilerledikçe ödenmesi gereken krediler için kaynak yaratılamadı!
                      Küresel krizin finansal (mali) bir kriz olduğunu söylüyoruz hep. Gerçekten öyle mi? Belki başlarken öyle idi. Ama ya şimdi ?
                      Bizce artık krizin önemli bir bölümü satış krizine dönmüştür... Yani satış yapılamamaktadır. Satış yapılamadığı için de finans krizi daha da derinleşmektedir.
                      O zaman, ürünümüz ne olursa olsun, öncelikle satışa odaklanmalıyız. Bankacı olsak da satışa odaklanmalıyız; konfeksiyoncu, gıdacı, doktor, avukat, ... olsak da "ürünümüzü" satmaya odaklanmalıyız.
                      Olağanüstü bir dönemde olduğumuza göre olağan satış politikaları ve araçları işe yaramayacaktır. Olağan dışı, bugüne kadar görülmemiş ve uygulanmamış bir şeyler yapmalıyız. Yani kimilerinin "krize çözüm olur" dedikleri diğer çözümü düşünmeliyiz: Yenilikçi (inovatif) olmalıyız...
                      İnovasyon sadece ürün de mi olur sandınız?
                      Kesinkes hayır... Üretim sürecinde de olur, pazarlama politikasında da olur, satışda da olur; hatta stok takibinde ve lojistikte bile olur. Hem de bu son alanlarda yapılan innovasyon çok daha etkili de olur. Çünkü insanlar genelde sadece ürün ve üretim sürecine kilitlendikleri için, stok takibi ve lojistik gibi "zevksiz" konulara pek odaklanmazlar. O konularda yiyecek büyük ekmekler çıkar!
                      İşte bugünlerde satış süreçlerinde oldukça başarılı olan inovasyonlar görmeye başladık. Örneğin gayrımenkul sektöründe çok başarılı iki üç lansman oldu. Halbuki hepimiz, küresel krizin başlasığı gayrımenkul sektöründe değil başarılı bir lansman, satış olmasını bile beklemeyiz değil mi?
                      Demek ki oluyor.
                      Yani ürün iyi olursa, pazarlaması ve tanıtımı iyi olursa, bir de fiyatı çekici olursa, o ürün pazar koşulları ne olursa olsun satılıyor. Bu gerçeği bir kere daha gayrımenkul sektöründe yaşadık bugünlerde.
                      Ad vererek de yazalım. Önce Dumankaya aralık ayında Tuzla'da ADRES projesini kısa zamanda sattı. Ardından Yeşil İnşaat Beylükdüzü'nde Innovia projesinin ikinci etabında çok başarılı bir satıl gerçekleştirdi. Bu hafta da Ağaoğlu Bahçelievler projesi ile bu başarıya katılmış gibi görülüyor.
                      Bunlar kamuoyuna yansıyan başarılar. Mutlaka yansımayanlar da vardır. Ama şurası kesin ki dünya gayrımenkulden başlayan bir kriz ile çalkalanırken, Türkiye'de daire fiyatları ciddi oranlarda düşerken, hem de otuz ay gibi uzun dönemlerde teslim edilecek konut projelerinin bu kadar başarı ile ön satış yapabilmeleri önemli bir olgudur.
                      Bu başarılar hepimize (yani iş adamlarına) ders olsun. Zor durumlarda bile yapılabilecekler varmış demektir bu. Yani "zoru başarırız, olanaksızı başarmak zaman alır" yaklaşımıdır...
                      Bu çok güzel hareketleri yapan girişimci arkadaşları kutluyorum...
                      https://twitter.com/keyborsa_simurg

                      Yorum

                      • simurg
                        Administrator
                        • 10 Mart 2007
                        • 9248

                        #12
                        Siz de para var mı?

                        08.06.2009 | Ertuğ Yaşar | Yorum



                        Vallahi ben anlamadım: Acaba Türk halkında para var mı yok mu?
                        Sayın Başbakanımıza sorarsanız (mutlaka Sayın Bakanlar da aynı görüşü öne süreceklerdir), halkta para var. Halk sadece parasını harcamakta biraz nazlanıyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve diğer bazı STK'lar da öyle düşünmüş olmalılar ki "kriz varsa çözüm de var" diye bir kampanya düzenlemişler…
                        Kriz ile savaşım için atılan her adıma, her çabaya varız. Ama koskoca bataklık oracıkta dururken, sıtmadan yakınan halka "plastik sinek öldürücü" dağıtmanın da çok anlamlı olmadığını düşünüyoruz…
                        Kimse kusura bakmasın; ama bugün Türkiye'nin ekonomik sıkıntısı tüketim ayağındadır. Geniş halk kitlelerinde harcayacak gelir bulunmamaktadır. Ya geçmiş yıllarda aşırıya kaçan tüketimin getirdiği borçlanma; ya da şu anda yaşanan gelir azalması nedeni ile, geniş halk kitleleri tüketimlerini kısmışlardır.
                        Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Kendisi de benim gibi profesyonel yönetici. Türkiye'nin orta ölçekli, ama başarılı şirketlerinde çalıştı. Hala da çalışıyor.
                        "Küresel mali kriz beni acayip vurdu" dedi laf arasında. Önce anlamadım. Çünkü bildiğim kadarı ile işinde bir sıkıntısı yok. Ayrıca borç altına girecek bir tip de değil.
                        Ama konuşma ilerleyince anladım ki gelirinde (yani maaşında) azalma olmuş. Çalıştığı işyerinde satış ve nakit akış sorunu başlayınca, o da maaşının azalmasını kabul etmiş . 2007-2008'e göre gelirince yüzde 30-40 azalma yaşamış. "Gelir anlamında nerede ise 2005 yılına döndüm. Aradaki yılları yaşanmamış gibi kaybettim" dedi.
                        "İlk aylarda biz de harcamalarımızı aşırı kıstık. Ama (gelirimizin yüksek olduğu) aylar boyunca belli bir yaşama standardına alışmışız. Öyle hemen frene basılamıyor; frene basılsa bile hemen durulamıyor " diye açıkladı durumunu. "Sonra da " dedi, "yani altı ay sıkı tasarruf yapıp da gelir tarafında bir iyileşme olmayınca, bu kere yine aylar ve hatta yılların getirdiği alışkanlıklarla, harcama yapamamaktan sıkılmaya başlıyorsun ".
                        Yine de arkadaşımın durumu görece iyi sayılmaz mı? Çünkü hala (azalmış da olsa) düzenli bir geliri (maaşı) var. Ya bu durumda olmayanlar ne yapsın? Son altı ayda Türkiye'de iki milyona yakın çalışan işini kaybetti. Üstelik bunlar da resmi rakamlar. Bir de işin gayrı resmi tarafı var ki eminiz ki o taraf çok daha korkunçtur!
                        Ama bu yaşananlar bir anlamda doğal değil mi?
                        2004 ile 2008 arasında dünyada her türlü varlık (asset) değerlendi, balonlandı. Yani aslında fiyatı 100 lira olması gereken bir varlığın değeri, uluslararası likidite bolluğunun getirdiği aşırı talep nedeni ile, 200 liraya çıktı.
                        Aynı durum profesyonel yöneticiler için de yaşanmadı mı? Aslında 100 lira maaş alması gereken bir yönetici, ortalıkta değerli ve iş bilir/iş bitirir yöneticiler pek kalmadığı için (çünkü onlar hemen bir mali ortakla kendi işlerini kurup finansal balondan paylarını almaya sıvandılar), 150 lira almaya başladı.
                        Ama bir yere kadar…
                        2008 Eylülü'nde önce mali balon patladı. Yaşananları hep biliyoruz. Şimdi bunun artçı şokları her alanda yaşanacaktır. Bu alanlardan biri de maaşları/gelirleri aşırı şişen yöneticiler olacak.
                        Aynı arkadaşımın yaşadığı gibi, gelirlerinde/maaşlarında yüzde 30'lara, hatta yüzde 50'lere varan azalmalar yaşayacaklar. Bu azalmaya direnenler hemen değiştirilecek. Çünkü alttan gelen hem daha (başarıya) aç, hem daha çalışkan, hem (eğitim anlamında) daha donanımlı ve hem de çok daha ucuz gençler, o yerleri doldurmaya aday olacaklar.
                        Patronlar ve hissedarlar da bu kriz döneminde, "kaşalotlar" yerine çok daha ucuz maliyetli ve çok daha fazla emir dinleyen genç beyinleri yeğleyeceklerdir. Yani değişim sürüyor ve sürecek de!
                        https://twitter.com/keyborsa_simurg

                        Yorum

                        • simurg
                          Administrator
                          • 10 Mart 2007
                          • 9248

                          #13
                          IMF ümük sıkamayacak

                          17.07.2009 | Ertuğ Yaşar | Yorum





                          Çok özür dilerim, ama duyunca kendi kendime, "Çüşşşş artık, bu kadar da olmaz yahu" dedim. "Bu adamlar vallahi ne yaptıklarının farkında bile değiller" diye de düşünmeyi sürdürdüm.
                          Normalde Türkiye'de değerli kâğıtlara yıl sonlarında zam yapılır. O zam da çoğu zaman enflasyon oranının birkaç puan üzerinde olur. Halbuki şimdi hükümet, değerli kâğıtların hepsine yüzde 50 zam yaptı! Olacak iş değil; ama oluyor.
                          Yahu kardeşim, verdiğin pasaportun ya da ehliyetin maliyeti mi arttı ki sen bu değerli kâğıtlara zam yapıyorsun?
                          Anlaşılıyor ki bütçenin kaynak gereksinimi var ve bütçede denklik için ek gelir yaratmaya çalışıyorsun. O zaman neden hemen 29 Mart seçimlerinden sonra bu önlemi almadın da üç ayı heba ettin? Üstelik madem kaynak gereksinimin vardı, neden geçen hafta kamu işçilerine enflasyon üzerinde zam verdin? Neden hâlâ bu hafta fındık üretimini desteklemek için kamu kaynaklarını ayırmayı düşünüyorsun?
                          Yahu vallahi yeter! Bu kadar aymazlık olur mu?
                          Bir aydır akaryakıt dağıtıcılarının ensesinde boza pişirdiler. Biz önceleri sandık ki amaç akaryakıt istasyonları değildir de aslında medyada da işi olan bir genel akaryakıt dağıtıcısını sıkıştırmaktır. Yok, meğerse o da değilmiş! Satılan petrol ürünlerinde sağlanan indirim şumbur şaralop bütçeye vergi zammı olarak çekildi… (Daha lüks restoran ve otellere getirilen ek yüzde 8'lik KDV yükünü yazmadık bile!)
                          Ben İstanbul'da yaşayan ve vergi veren bir vatandaş olarak bu işten sıkıldım… Hükümetin bu türlü popülist kararlarını finanse etmekten sıkıldım. Verimsiz kamu işçilerini ve verimsiz tarım üreticilerini ve yerel seçim harcamalarını finanse etmekten sıkıldım…
                          Ya siz sıkılmadınız mı ?
                          İstanbul'daki belediye işletmeleri (BİT) ile ilgili öyle sayılar kulağımıza geliyor ki şaşırırsınız. Bu işletmelerde borçlar gökkubbeyi aşmış… "Yaz ayları olmasına karşın hiçbir caddede asfalt çalışması olmaması dikkatinizi çekmedi mi?" diye sordu bir arkadaşım. Belediyenin asfalt şirketinin o kadar borcu birikmiş ki yaz aylarında olmamıza karşın hiçbir caddeye asfalt dökemez hale gelmişler!
                          Ama belki de bu önlemlere sevinmek mi gerekir? İşte bütçe disiplini sağlanıyor. Ardından IMF (Uluslararası Para Fonu) ile anlaşma da gelecek demektir… Keşke seçimlerden galip çıkacağız diye altı yılda birçok özveri ile sağlanan bütçe disiplininden ödün vermeselerdi. Şimdi biz sade vatandaşlar olarak bu acı ilacı bir kere daha içmek zorunda kalmazdık.
                          Sayın Başbakanımız ümüğümüzü sıktırmamak için IMF ile anlaşma yapmamıştı. Şimdi IMF gelmeden ümüğümüzü kendi hükümeti sıkıyor ki sözünün arkasında durmuş olsun!
                          Görüyorsunuz değil mi? Bütün bu önlemlere Başbakanımız Tayyip Beyi (bizce) Ali Babacan ikna ediyor. Aslında atılan adımlar bugün için doğru adımlardır. Bütçede bu kadar açık varken vergileri artırmaktan başka ne yapabilirsin ki? (Yerel seçimlerden hemen sonra yazdığımız yazılarda bu konuya değinmiştik). Ama neden zamanında dirayetli hareket etmediniz de bütçeyi bu kadar parçaladınız?
                          Eğer yerel seçimler öncesinde bu kadar popülist harcama yapılmasa idi, bugün bu kadar sert önlemler almak gerekmeyecekti. Biz de "kümesteki kazlar" olarak daha fazla yolunmayacaktık…
                          Neyse ne! Gün olur devir döner. Türk halkı kendine yapılan iyiliği de kötülüğü de unutmaz… Siz "IMF'ye ümük sıktırmam" derken kendiniz halkınızın ümüğünü sıkarsanız, bunun sonuçlarına gün gelir katlanırsınız.
                          https://twitter.com/keyborsa_simurg

                          Yorum

                          • simurg
                            Administrator
                            • 10 Mart 2007
                            • 9248

                            #14
                            Döviz de patlar, borsa da düşer

                            12.03.2010 | Ertuğ Yaşar | Yorum



                            "Oh işte gördünüz, IMF ile anlaşma olmasa bile Türkiye ekonomisi etkilenmez, döviz patlamaz, faiz yükselmez, borsa düşmez. Türkiye ekonomisi taş gibi sağlamdır" diyenlerden misiniz?
                            Eğer öyleyse yanılma payınız yüksektir!
                            Çünkü IMF ile yapılmayan bir anlaşmanın etkisi, öyle düğmeyi çevirip bir anda odanın aydınlanması ya da kararması gibi değildir. Yani olumlu ya da olumsuz etki hemen görülmez. Yavaş yavaş görülür.
                            Benzetmek gibi olmasın ama Türkiye gibi ekonomik dengeleri oturmamış bir ülkenin IMF ile anlaşması olmaması ya da aslında çalkantılı sularda bağlanabileceği sağlam bir çapası olmaması aynı kanser gibidir.
                            Kanser kimseyi hemen öldürür mü? Öldürmez değil mi? Ama etkisini yavaşça gösterir ve gün gelince, yani beden en zayıf anındayken, ölümcül darbe gelir.
                            Kişi olarak hiçbir zaman IMF ile yapılacak bir anlaşmaya taraftar olmadık. Sanırım bu biraz psikolojik olarak IMF güdümüne ve küstahlığına karşı olduğumuz içindir. Bir de uzun yıllar dışsatıma dayalı imalat sanayiinde çalışmanın etkisi! Ne zaman IMF ile bir anlaşma olsa, TL değerlenir ve döviz kuru düşerdi. Bu da bizim uluslararası rekabet gücümüzü yaralardı; yani satış yapmak zorlaşır, kârlılık azalırdı. O nedenle de IMF ile yapılacak bir anlaşmaya hep soğuk bakmışımdır.
                            Ama bugün "Acaba farklı mı düşünmek gerek?" diye kendimi sorguluyorum. Özellikle de Yunanistan örneğini gördükten sonra. Bu sıkıntılar Yunanistan'ın başına neden geldi?
                            İki temel neden var: Kamu açığı, gayri safi milli hasılanın yüzde 12'sini buldu ve kamu borçlanması da gayri safi milli hasılanın yüzde 120'sini aştı. Yunanistan'ın bu açık durumunu finanse eden mali kuruluşlar, bir noktadan sonra yanlış verilerle kandırıldıklarını, euronun aslında Yunanistan'a bu kadar fazla bir güvenilirlik ve çapa sağlamadığını, verdikleri borçları geri alamayacaklarını düşündüler. İşte sorun da o aşamada başladı.
                            Peki Türkiye için bu örnek neden önemli? Türkiye'nin bugün içeriden ve özellikle de dışarıdan görünümü şudur: En geç 1.5 yıl içinde genel seçim olacak. Erken genel seçim olması olasılığı da var. Bir de halkoylamasından söz ediliyor. Demek ki politika her gündemin önüne geçecek. Yani politikacı kısa dönemde kazanmak için her türlü aracı kullanmak isteyecek.
                            Daha Mart 2009 yerel seçimlerinin hatırası o kadar canlı ki! AKP, yerel seçimden önce kazanmak için bütün kamu kaynaklarını kullanmaktan çekinmemişti. (Buna karşın oyları yüzde 47'den yüzde 39'a geriledi). Şimdi durumları daha da kuşkulu; çünkü ekonomik büyüme bir türlü başlamadı. İşsizlik bir türlü önlenemedi. Yani ekonomik olarak mutsuz olanların sayısı daha da arttı. Şimdi bu mutsuzları yeniden AKP'ye oy vermek için ikna etmek gerekiyor. Bu ikna ise ancak sular seller gibi para harcayarak; yani kamu kaynaklarını harcayarak olur.
                            Aynı kanser gibi. Yavaş yavaş bünyeyi kaplayacak bir denetimsiz kamu harcaması hastalığı! Artık IMF de yok. Yani bu harcamaları denetleyerek aşırıya kaçınca "hop" diyecek bir çapa da yok!
                            Tamamen kendi kaderine bırakılmış bir kamu maliyesi. 1.5 yıl denetimsiz ve çapasız gidecek bir iktidar. Hem de popülaritesi artık iyice sorgulanan bir iktidar. Belki de genel seçimlerden sonra ancak koalisyon hükümeti ile çıkacak yeni bir iktidar.
                            "Şuyuu vukuundan beterdir" diyen bir sözümüz var. Söylentisi gerçekleşmesinden kötüdür anlamına geliyor. IMF için tam da bunun tersi yaşanıyordu yani söylentisi gerçekleşmesinden bile çok daha iyi idi.
                            Şimdi artık o söylenti kalmadı. Üstelik adamları kovar gibi yolladık. Yani bir kere daha geri çağırırken şimdi tükürdüğümüzü yalayarak "Biz ekonomik olarak kötü durumdayız" düşüncesini de kabul etmiş olacağız.
                            Nasıl çapasız gemi olmazsa mali istikrarı sağlayacak güvenli bir dayanağı olmayan bir Türkiye de olmaz!
                            https://twitter.com/keyborsa_simurg

                            Yorum

                            Working...
                            X

                            Debug Information