Ne istediğimizi biliyor muyuz
25.12.2007 | Cengiz Çandar | Yorum
function f_showLinks (li) { try { f_display(li); } catch (e) { }}
25.12.2007 | Cengiz Çandar | Yorum
function f_showLinks (li) { try { f_display(li); } catch (e) { }}
Enerji alanındaki gelişmeleri izleyenler biraz kafalarını çalıştırırlarsa Türkiye’nin “bölünme tehlikesi”nin söz konusu olmadığına hükmederler. Türkiye jeopolitiği, ülke topraklarını “uluslararası enerji geçiş yolları”nın tam ortasına yerleştirmiş durumda. Hazar havzasından ve Kafkasya ötesinden, Orta Asya’dan gelen ve gelecek olan petrol ve doğalgaz boru hatlarının Avrupa ve Batı pazarlarına ulaşması, Türkiye’nin bir “transit ülke” olması sayesinde mümkün olabilecek.
Türkiye’nin bu yöndeki “tek rakibi” Rusya. Ancak “enerji güvenliği”, bir başka deyimle Rusya’nın “transit tekeli" olmaktan çıkması, gerek ABD’nin gerekse ABD kadar bunu açıkça ilan etmese de AB’nin çıkarı gereği ve “stratejik öncelikleri” arasında yer alıyor.
Bakü-Tiflis-Ceyhan olsun, Nabucco projesi olsun, Güneydoğu Avrupa yolu olsun, gerçekleşmiş bulunan ve gerçekleşmesine çalışılan tüm enerji nakil projeleri, Türkiye’yi “merkezi konum”a taşıyor. Türk yöneticilerinin düşlerinde, Ceyhan’ı, Rotterdam gibi bir “hub” yapmak var.
Ceyhan’ın, yani “Akdeniz çıkışı”nın bir “hidrokarbon hub”ı olması sadece Hazar havzası ve Orta Asya çıkışlı petrol ve doğalgaz terminallerinin orada oluşmasıyla ilgili değil. Karadeniz üzerinden gelecek hatların ve Irak ve Ortadoğu’nun diğer kaynaklarından gelecek olanların da orada buluşmasıyla ilgili.
“Parçalanmış” ve “bölünmüş” bir Türkiye, hem de bu parçalanma ve bölünmenin Batı tarafından özendirilmesi ve desteklenmesi, bizzat Batı’nın çıkarlarına aykırı. O nedenle Türkiye’nin “toprak bütünlüğü”, Batı ile eşanlamlı sayılabilecek “uluslararası sistem”in ve “global ekonominin gerekleri”nin güvencesi altında.
“Biz Türkler, ülkemizin bölünmesine zaten izin vermeyiz; silahlı kuvvetlerimiz, her türlü bölücü girişimi kahreder” söylemini işitir gibiyim; böyle olabilir de demek istediğim, Türkiye’nin “parçalanması” ve “bölünmesi”ne “uluslararası sistem”in ve Batı’nın da izin vermediği ve vermeyeceği.
*** *** ***
Bu olgu, “ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği”nin stratejisi ve taktiklerinde de ister istemez, radikal değişiklikleri zorlayıcı nitelikte. Nitekim, temelleri 1970’lerde atılan, silahlı mücadelesine “ayrılıkçı hedefler”le başlayan PKK, 2000’lerle birlikte “Türkiye’den koparılmış bağımsız Kürdistan” amacını dile getirmez, getiremez oldu.
Ama PKK yine de var. Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve tutuklanması, Türkiye’nin 1999’dan başlayarak “Avrupa Birliği’ne katılım süreci”ne girmesiyle “Kürt sorunu”nun çözümü imkânları bile PKK’yı ortadan kaldırmadığı gibi, 2004’ten sonra silahlı çatışmayı tırmandırmasına da engel olmadı.
PKK ne istiyor?
Bunun cevabı net değil. Aliza Marcus’un, birkaç ay önce New York Üniversitesi yayınlarından “Blood and Belief” (Kan ve İnanç) isimli bir kitabı çıktı. Kitabın “üst başlığı” ise “The PKK and the Kurdish Fight for Independcnce” (PKK ve Bağımsızlık İçin Kürt Savaşı). Bu konularla ilgilenenlerin sürekli başvurmaları gereken bir “referans” niteliğinde.
350 sayfalık kitap, şimdi örgütten kopmuş bir PKK kurucusunun yazara söylediklerini içeren şu paragrafla sonuçlanıyor:
“Öcalan’ın yakalanmasından altı yıl sonra, PKK’dan geriye kalan bomboş; bakıldığında hiçbir şey görünmüyor. ‘PKK’nın taktikleri her zaman değişiyor ama ortada bir şey yok’ diye şikâyet eden (Hüseyin) Topgider, ‘PKK, artık ne istediğini bilmiyor. Özgürlük istediğini söylüyor, herkes özgürlük ister. Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini söylüyor ama bugün ne demek?’”
PKK’nın “ne istediğini bilmemek” konusundaki “açmazı”nın Türkiye için de geçerli olmasından korkmak gerekir. Türkiye de PKK’ya ilişkin olarak “ne istediğini” biliyor mu acaba?
Elbette ki, PKK’nın bitmesini, terörün durmasını istiyor. Ama nasıl? Örgüte “askeri” alanda indirilecek darbeler -son hava baskınlarında olduğu gibi- bunu sağlamaya yetecek mi? PKK’yı “askeri darbeler”in yanı sıra “Eve Dönüş Yasası”ndaki oynamalar ve Güneydoğu’ya yatırım harcamalarını artırarak bitirmeyi gerçekten umuyor muyuz?
PKK’yı yok ya da silahlarını bırakmış ve kendisini feshetmiş saysak, “Kürt sorunu” bitmiş olacak mı? Buna ilişkin bir “stratejik yaklaşım”a sahip miyiz?
Şu andaki Türkiye-PKK-Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi üçgenindeki manzaraya bakıldığında, yukarıda sözünü ettiğimiz kitabın “Mixing War and Politics, 1991-1993” (Savaşla Siyaseti Karıştırmak, 1991-1993) başlıklı bölümünde anlatılanların adeta bir tekrarı olduğu hükmüne varabiliriz. Şu paragrafı birlikte okuyalım:
“İlgili tüm taraflar için sonuç, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını sona erdirmek açısından bir askeri çözümün neredeyse imkânsızlığını vurguladı. Bu savaş sırasında ve bundan sonra 1995 ve 1997’deki büyük çaplı Türk sınır ötesi baskınlarında, Türk ordusu aynı aşılmaz sorunlarla yüz yüze kaldı. Birincisi, sınırı oluşturan dağlar ve uçurumlar aşılması zor doğal savunma hatlarını oluşturuyordu. Aşılabildikleri vakit, asiler çoktan gitmiş oluyorlardı. 1992’deki savaştan sonra PKK asla alan savunmasına başvurmadı ve bunun yerine nasıl gerekliyse savaşçılarının yerlerini değiştirdi. Hava operasyonları, yine zorlu arazi şartları ve asilerin sığındıkları mağaraları tam hedeften vurmanın güçlüğünden ötürü, sınırlı bir başarı sağlıyordu. Ve eğer askeri baskınlar PKK kampları ve operasyonlarını akamete uğratıyorlarsa da bu durum, askerler geri çekildiği anda son buluyordu. Askerler geri çekilince, asiler kendilerini yeniden sınır yakınında konuşlanmakta serbest hissediyorlardı.”
Bu durumun, bugün, o günlerden çok daha farklı olabileceğini düşünmek için yeterli neden yok.
*** *** ***
Dolayısıyla asıl beklenti, PKK’yı “anlamsızlaştırmak” ve “marjinalleştirmek” için “siyasi alan”da atılacak adımlar. Bu noktada, konuya çok daha “geniş açılı mercek”ten yanaşmak gerekiyor. Türkiye için de atılacak adımların, “dağın cazibesini ortadan kaldıracak” güçte ve içerikte olması kadar, Türkiye ile Kuzey Irak’ın “ortak çıkar” zemininde ve özellikle “ekonomik ve toplumsal perspektif”le “entegre” olması gerekiyor.
Bu “perspektif”, Türkiye’nin “enerji nakil jeopolitiği”, Kuzey Irak’ın da “enerji kaynağı jeopolitiği” oluşturduğuna ilişkin bir “stratejik bakış açısı”na sahip olmadan anlamlandırılamaz.
Bütün bunlar, Irak’ın kuzeyini “özgün” konumunda görmeyi reddederek, gözleri, sadece “merkezi hükümet orada” diyerek ve Bağdat’a dikerek çözülmez.
İçeride de “Eve Dönüş Yasası”nın bir maddesine sıkışmış “iyileştirme çabaları”yla halledilecek kadar basit bir “sorun” yok. Bu konuda atılacak adım bile, “çok geç” ve “çok yetersiz” olma tehlikesini içeriyor.
Hükümet, “olumlu beklentiler” üzerinden hayli “utangaç reformlar” ile yol almayı düşünüyorsa, bu, çok uzun bir yol değil.
“Kürt sorunu”nda “ezber bozma”yı göze alması gerekiyor...
Türkiye’nin bu yöndeki “tek rakibi” Rusya. Ancak “enerji güvenliği”, bir başka deyimle Rusya’nın “transit tekeli" olmaktan çıkması, gerek ABD’nin gerekse ABD kadar bunu açıkça ilan etmese de AB’nin çıkarı gereği ve “stratejik öncelikleri” arasında yer alıyor.
Bakü-Tiflis-Ceyhan olsun, Nabucco projesi olsun, Güneydoğu Avrupa yolu olsun, gerçekleşmiş bulunan ve gerçekleşmesine çalışılan tüm enerji nakil projeleri, Türkiye’yi “merkezi konum”a taşıyor. Türk yöneticilerinin düşlerinde, Ceyhan’ı, Rotterdam gibi bir “hub” yapmak var.
Ceyhan’ın, yani “Akdeniz çıkışı”nın bir “hidrokarbon hub”ı olması sadece Hazar havzası ve Orta Asya çıkışlı petrol ve doğalgaz terminallerinin orada oluşmasıyla ilgili değil. Karadeniz üzerinden gelecek hatların ve Irak ve Ortadoğu’nun diğer kaynaklarından gelecek olanların da orada buluşmasıyla ilgili.
“Parçalanmış” ve “bölünmüş” bir Türkiye, hem de bu parçalanma ve bölünmenin Batı tarafından özendirilmesi ve desteklenmesi, bizzat Batı’nın çıkarlarına aykırı. O nedenle Türkiye’nin “toprak bütünlüğü”, Batı ile eşanlamlı sayılabilecek “uluslararası sistem”in ve “global ekonominin gerekleri”nin güvencesi altında.
“Biz Türkler, ülkemizin bölünmesine zaten izin vermeyiz; silahlı kuvvetlerimiz, her türlü bölücü girişimi kahreder” söylemini işitir gibiyim; böyle olabilir de demek istediğim, Türkiye’nin “parçalanması” ve “bölünmesi”ne “uluslararası sistem”in ve Batı’nın da izin vermediği ve vermeyeceği.
*** *** ***
Bu olgu, “ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği”nin stratejisi ve taktiklerinde de ister istemez, radikal değişiklikleri zorlayıcı nitelikte. Nitekim, temelleri 1970’lerde atılan, silahlı mücadelesine “ayrılıkçı hedefler”le başlayan PKK, 2000’lerle birlikte “Türkiye’den koparılmış bağımsız Kürdistan” amacını dile getirmez, getiremez oldu.
Ama PKK yine de var. Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve tutuklanması, Türkiye’nin 1999’dan başlayarak “Avrupa Birliği’ne katılım süreci”ne girmesiyle “Kürt sorunu”nun çözümü imkânları bile PKK’yı ortadan kaldırmadığı gibi, 2004’ten sonra silahlı çatışmayı tırmandırmasına da engel olmadı.
PKK ne istiyor?
Bunun cevabı net değil. Aliza Marcus’un, birkaç ay önce New York Üniversitesi yayınlarından “Blood and Belief” (Kan ve İnanç) isimli bir kitabı çıktı. Kitabın “üst başlığı” ise “The PKK and the Kurdish Fight for Independcnce” (PKK ve Bağımsızlık İçin Kürt Savaşı). Bu konularla ilgilenenlerin sürekli başvurmaları gereken bir “referans” niteliğinde.
350 sayfalık kitap, şimdi örgütten kopmuş bir PKK kurucusunun yazara söylediklerini içeren şu paragrafla sonuçlanıyor:
“Öcalan’ın yakalanmasından altı yıl sonra, PKK’dan geriye kalan bomboş; bakıldığında hiçbir şey görünmüyor. ‘PKK’nın taktikleri her zaman değişiyor ama ortada bir şey yok’ diye şikâyet eden (Hüseyin) Topgider, ‘PKK, artık ne istediğini bilmiyor. Özgürlük istediğini söylüyor, herkes özgürlük ister. Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini söylüyor ama bugün ne demek?’”
PKK’nın “ne istediğini bilmemek” konusundaki “açmazı”nın Türkiye için de geçerli olmasından korkmak gerekir. Türkiye de PKK’ya ilişkin olarak “ne istediğini” biliyor mu acaba?
Elbette ki, PKK’nın bitmesini, terörün durmasını istiyor. Ama nasıl? Örgüte “askeri” alanda indirilecek darbeler -son hava baskınlarında olduğu gibi- bunu sağlamaya yetecek mi? PKK’yı “askeri darbeler”in yanı sıra “Eve Dönüş Yasası”ndaki oynamalar ve Güneydoğu’ya yatırım harcamalarını artırarak bitirmeyi gerçekten umuyor muyuz?
PKK’yı yok ya da silahlarını bırakmış ve kendisini feshetmiş saysak, “Kürt sorunu” bitmiş olacak mı? Buna ilişkin bir “stratejik yaklaşım”a sahip miyiz?
Şu andaki Türkiye-PKK-Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi üçgenindeki manzaraya bakıldığında, yukarıda sözünü ettiğimiz kitabın “Mixing War and Politics, 1991-1993” (Savaşla Siyaseti Karıştırmak, 1991-1993) başlıklı bölümünde anlatılanların adeta bir tekrarı olduğu hükmüne varabiliriz. Şu paragrafı birlikte okuyalım:
“İlgili tüm taraflar için sonuç, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını sona erdirmek açısından bir askeri çözümün neredeyse imkânsızlığını vurguladı. Bu savaş sırasında ve bundan sonra 1995 ve 1997’deki büyük çaplı Türk sınır ötesi baskınlarında, Türk ordusu aynı aşılmaz sorunlarla yüz yüze kaldı. Birincisi, sınırı oluşturan dağlar ve uçurumlar aşılması zor doğal savunma hatlarını oluşturuyordu. Aşılabildikleri vakit, asiler çoktan gitmiş oluyorlardı. 1992’deki savaştan sonra PKK asla alan savunmasına başvurmadı ve bunun yerine nasıl gerekliyse savaşçılarının yerlerini değiştirdi. Hava operasyonları, yine zorlu arazi şartları ve asilerin sığındıkları mağaraları tam hedeften vurmanın güçlüğünden ötürü, sınırlı bir başarı sağlıyordu. Ve eğer askeri baskınlar PKK kampları ve operasyonlarını akamete uğratıyorlarsa da bu durum, askerler geri çekildiği anda son buluyordu. Askerler geri çekilince, asiler kendilerini yeniden sınır yakınında konuşlanmakta serbest hissediyorlardı.”
Bu durumun, bugün, o günlerden çok daha farklı olabileceğini düşünmek için yeterli neden yok.
*** *** ***
Dolayısıyla asıl beklenti, PKK’yı “anlamsızlaştırmak” ve “marjinalleştirmek” için “siyasi alan”da atılacak adımlar. Bu noktada, konuya çok daha “geniş açılı mercek”ten yanaşmak gerekiyor. Türkiye için de atılacak adımların, “dağın cazibesini ortadan kaldıracak” güçte ve içerikte olması kadar, Türkiye ile Kuzey Irak’ın “ortak çıkar” zemininde ve özellikle “ekonomik ve toplumsal perspektif”le “entegre” olması gerekiyor.
Bu “perspektif”, Türkiye’nin “enerji nakil jeopolitiği”, Kuzey Irak’ın da “enerji kaynağı jeopolitiği” oluşturduğuna ilişkin bir “stratejik bakış açısı”na sahip olmadan anlamlandırılamaz.
Bütün bunlar, Irak’ın kuzeyini “özgün” konumunda görmeyi reddederek, gözleri, sadece “merkezi hükümet orada” diyerek ve Bağdat’a dikerek çözülmez.
İçeride de “Eve Dönüş Yasası”nın bir maddesine sıkışmış “iyileştirme çabaları”yla halledilecek kadar basit bir “sorun” yok. Bu konuda atılacak adım bile, “çok geç” ve “çok yetersiz” olma tehlikesini içeriyor.
Hükümet, “olumlu beklentiler” üzerinden hayli “utangaç reformlar” ile yol almayı düşünüyorsa, bu, çok uzun bir yol değil.
“Kürt sorunu”nda “ezber bozma”yı göze alması gerekiyor...
Yorum