Tuğrul BELLİ

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • eren@
    Tecrübeli
    • 24 Nisan 2008
    • 2344

    #1

    Tuğrul BELLİ

    Türkiye'nin açık ekonomiye geçtiği Özal sonrası dönemine baktığımızda yıllar içinde
    artma eğiliminde olan cari açığın sadece ve sadece milli gelir daralması ile
    sonuçlanan kriz dönemlerinde azalabildiği görülüyor. 1984 sonrasında cari açığın
    milli gelire oranında azalma ve/veya cari açığın cari fazlaya dönüşümü sırasıyla
    1988, 1991, 1998, 2001 ve 2009 yıllarında yaşandı. Bu saydığım yılların hepsinde ama
    az, ama çok milli gelir daralması yaşanmıştı. Bu sefer farklı olabilir mi, ciddi bir
    daralmaya girmeden cari açığımızı azaltabilirmiyiz? Net olan bir şey varsa, böyle bir
    yazgıyı önlemek için Hükümetin kararlı proaktif politikalar izlemesi gerekiyor.
    Açıkçası, şu ana kadar Hükümet kanadı tarafından uygulanmaya başlanmış herhangi bir
    somut "proaktif" politikadan söz etmek imkansız. Sadece geçen sene sonuna doğru
    Merkez Bankası'nın konuyu gündeme getirmesi ve kendi çapında almaya çalıştığı bazı
    ortodoks-dışı tedbirler var. Bugün geldiğimiz noktada, bu tedbirlerin cari açığı
    daraltma konusunda yeterli olmadığı gayet açık. Hatta alınan bu kararların a) banka
    kârlarını negatif yönde etkilemesi, b) düşük reel faiz ortamını sürdürmesi, ve c)
    başta tüketiciler olmak üzere ekonomik aktörlerin ileriye dönük faiz artışı
    beklentilerini körüklemesi nedeniyle cari açığı azaltmak bir yana, artıran bir etkisi
    olduğundan bile söz etmek mümkün. Bazılarının iddia ettiği gibi bugün tüketimde
    görülen yüksek artışın aslında kriz sırasında ertelenmiş olan harcama taleplerini
    yansıttığı ve bu durumun bir süre sonra doğal olarak ivmesini kaybedeceği fikrine de
    katılamıyorum. Krizin üzerinden neredeyse 2 yıl geçti, ve tüketiciler bugünkü faiz
    ortamının borçlanmak için çok cazip olduğunun gayet farkındalar. (Ama gün gelince bu
    borçlarını ödeyebilirler mi, bu da başka bir soru.) Ayrıca, bugün yapılan
    harcamaların önemli bir oranını teşkil eden konut sektörüne yapılan yatırımları
    "ertelenmiş harcama" olarak görmek de doğru değil.

    Cari açığın bir risk unsuru olmaktan çıkması için en çok ön plana çıkarılan tedbir
    maliye politikasının sıkılaştırılması olmakta. Buradaki mantık, cari açığın son
    tahlilde bir ülkenin tasarruf açığı anlamına gelmesi nedeniyle, özel sektörü
    tasarrufa yönlendirmek yerine kamu sektörünü zorunlu tasarrufa sokarak nisbi bir
    ekonomik denge sağlanması. Ancak, milli gelirin sadece %15'ini oluşturan kamu
    harcamalarında ancak "çok keskin" bir daralma maliye politikasının cari açık üzerinde
    etkili olmasını sağlayabilir. Öte yandan, bütçenin harcamalar tarafındaki kalemlerin
    büyük çoğunluğunda kısıntı yapılması (seçim sonrasında bile) mümkün değil. Gelirler
    tarafına baktığımızda ise hâlâ vergi tahsilatının iyileştirilmesi yönünde
    yapılabilecek çok iş olduğu görülüyor. (Örneğin, Nisan ayında dahilde alınan KDV
    miktarı, petrol ürünleri KDV'si çıkarılarak hesaplanan ithalde alınan toplam KDV
    miktarının bile oldukça altında. İçeride tahakkuk eden KDV'nin sadece %40'ı
    toplanabilmiş. Bu durum kayıtdışı ekonominin büyüklüğünü net olarak gözler önüne
    sermekte.) Ancak unutmayalım ki, vergi (özellikle dolaylı vergiler) son tahlilde
    vatandaşın cebinden alınan bir salma. Kısacası, bu çarpık şekliyle, vergilendirmenin
    hem gelir dağılımını bozucu, hem de mükelleflerin gelirini azaltıcı bir etkisi söz
    konusu. Sonuçta, bugünkü konjonktürde, vergi tahsilatını arttırmak ne kadar gerçekçi
    olabilir, bilemiyorum.

    Kısa vadede alınabilecek 2 tedbir daha düşünülebilir. Birincisi para politikasının
    sıkılaştırılması, yani reel faizlerin artırılması. İlerleyen aylarda enflasyonun %7
    seviyesine çıkması bizzat MB tarafından da teyit edilmiş iken, politika faizlerinin
    ekonomik aktivite üzerinde etkili olabilmesi için bugünkü düzeyinden en az 300 baz
    puan kadar artırılması gerekiyor. Başbakan'ın reel faizler konusundaki görüşlerini
    dikkate alırsak, bu durumun (MB'nin kendi insiyatifiyle) gerçekleşme olasılığı sıfıra
    yakın. İkinci düşünülebilecek tedbir ise döviz alımlarını artırmak suretiyle
    devaluasyon yaratılması. Burada da, gerek ileriye dönük enflasyon beklentileri,
    gerekse de cari açığa dış ticaret dengesi kanalıyla etki yapabilecek devaluasyon
    oranının oldukça yüksek olması bu tedbiri bir alternatif olmaktan çıkarıyor.

    Bu hafta yerim kalmadığı için cari açığı kontrol altına alabilecek orta vadeli
    tedbirler üzerinde bir şey söyleyemedim. Ancak ana başlıklarla özetlersem bu
    tedbirler: enerji ithalat faturasını azaltmak (burada ilk aşamada atom enerjisi ve
    alternatif enerji kaynaklarından daha çok petrole göre birim başına enerji maliyeti
    çok daha düşük olan doğal gazın her alanda kullanımının artırılması düşünülmeli),
    Tobin vergisi ve karantina gibi yöntemlerle açığın finansman kalitesini düzeltmek,
    devaluasyon olmasa bile daha zayıf bir TL politikası izlemek, nette döviz kazandırıcı
    sektörlere teşvikleri artırmak, ihracata yönelik doğrudan yabancı yatırımları
    desteklemek, iletişim teknolojilerini ucuzlatmak, bütçenin yapısal dengesini
    düzeltmek (emeklilik yaşını artırmak, sağlık harcamalarını kontrol altına almak,
    vergi tahsilat oranlarını artırmak), modern mesleki eğitime ağırlık vermek ve son
    olarak da rant ekonomisini değil, üretim ekonomisini destekleyici tedbirler almak
    olmalı.
    Kopyaladıklarım çoğu sosyal medyada görüp istifadenize sunduğum resim yorum ve benzeriler 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 104.,107. ve 115. Maddelerinde de belirtildiği üzere kesinlikte yatırım tavsiye niteliği taşımaz .
Working...
X

Debug Information