Sağlık Haberleri..

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • simurg
    Administrator
    • 10 Mart 2007
    • 9248

    #31
    Kalbi koruyan 10 gıda

    Kalbi koruyan 10 gıdaPortakal ve ceviz kalp sağlığı için mutlaka tüketilmeli...

    05.02.2008 12:07 Amerikan Natural Health dergisi, farklı üniversitelerin araştırmalarını derleyerek kalp sağlığını korumaya yardımcı olan gıdaların bir listesini yayınladı.
    İşte derginin tavsiye ettiği yiyecekler
    1. ÇİKOLATA: Günde 3 parça bitter çikolata yemek, kolesterolü yüzde 36, kalp krizi riskini ise yüzde 50 düşürüyor.
    2. YEŞİL ÇAY: Yüksek oranda antioksidan, A, C ve E vitaminleri içeriyor.
    3. SOMON: Kalp sağlığı için gerekli olan Omega 3 asidi, somon balığında yüksek oranda bulunuyor. Doktorlar herkese haftada bir kez, bir avuç büyüklüğünde somon balığı yenmesini tavsiye ediyor.
    4. CEVİZ: Günde birkaç avuç ceviz yemek kalbe giden kan dolaşmını düzenliyor, damar sertleşmesini önlüyor ve kalp hastalığı riskini yüzde 30 azaltıyor.
    5. YULAF EZMESİ: İçerdiği lifler sayesinde kalp sağlığını koruyor. Ayrıca protein, kalsiyum, demir, çinko, bakır, magnezyum ve E vitamini içeriyor.
    6.KUŞKONMAZ: Vücuttaki zararlı yağ hücrelerinin atılmasına ve kolesterolun düşmesine yardımcı olarak kalbe iyi geliyor.
    7. PORTAKAL: Portakal, greyfurt ve limon gibi turunçgiller kötü kolesterol seviyesini düşürmeye yardımcı oluyor.
    8. KURU ERİK: Antioksidan oranı en yüksek besinlerden biri... Lif içeriği sayesinde kalp hastalıkları riskini azaltıyor. 16 adet kuru erik günlük lif ihtiyacının yüzde 25'ini karşılıyor.
    9. YER ELMASI: Birçok antioksidan içeren yer elması, serbest radikalleri vücuttan atarak kalp sağlığını koruyor.
    10. PAPAYA: Egzotik bir meyve olan papayanın içindeki sindirim sistemini düzene sokan enzimler kalp kaslarını koruyor, potasyum ise kalbi besliyor.
    https://twitter.com/keyborsa_simurg

    Yorum

    • MAGGGMA
      ...................
      • 12 Haziran 2007
      • 1375

      #32
      Meyveler...

      Mükemmel bir lif kaynağı olan meyvelerin aç karnına tüketilmesi durumunda sindirimi kolaylaştırdığını belirten uzmanlar, 20 tane kirazda ise , 15-25 miligram arasında antosiyonin maddesi bulunduğunu, bunun ise aspirinden 10 kat fazla ağrı kesici etkisi olduğunu söylüyor.

      Beyindeki sinir hücrelerinin gelişmesinde faydalı olan meyvelerin hafızayı canlı tuttuğu bildirildi. Vitamin ve mineral zengini olan meyveler, az kalorileri ile kilo almaya engellediği, aç karnına tüketilmesi durumunda ise sindirimi kolaylaştırıldığı tespit edildi.

      Uzmanlar tarafından hangi meyvenin hangi rahatsızlara iyi geldiği ise şöyle sıralandı.

      KİRAZ : Güçlü bir ağrı kesicidir. 20 tane kirazda 12-25 miligram arası antosiyanin maddesi ağrı kesici aspirinden on kat daha fazla. Kolesterolü ve kan şekerini düşürür. Kirazlarda bulunan flavanoidler vücuttaki zehri temizler, antioksidan etki yapar. Kabızlık gidericidir. Nikotinin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Böbreklerin taş ve kum yapmasını önler ve varsa zamanla döker. Safra kesesi taşının dökülmesine de yardımcı olur. Yüzde oluşan sivilcelerin giderilmesini sağlamaktadır. 100 gram kirazda 70 kalori bulunmaktadır.

      ÜZÜM : Böbreklerin çalışmasını uyarıp kalp atışını düzenler. Karaciğeri temizler. Siyah üzüm, kabukları ve çekirdekleriyle yenirse hücre yenileyicidir. Sindirimi kolaylaştırır. Kansızlığı giderir. Bebeklerin gelişimi için çok faydalıdır. 100 gram üzüm 65 kalori.

      ŞEFTALİ : Kalp rahatsızlıklarına ve kansere karşı korur. Sindirim sistemini çalıştırır, hazmı kolaylaştırır. Böbreklerin ve safra kesesinin düzenli çalışmasını sağlar. İdrar sökücüdür.1 adet orta şeftali 42 kaloridir.

      KAYISI : Kan yapıcıdır, kansızlığa iyi gelir. Güzel bir cilt ve saç için olumlu etkileri vardır. Özellikle akciğer kanserinin önlenmesinde yardım eder. Kalp hastalıklarının ve kataraktın önlenmesinde yardımcıdır. Kemik erimesinin önlenmesine faydalıdır. Sinirleri gevşetip rahat uyumaya sebep olur. Sabahları aç karnına yenilen kuru kayısı sindirimin yanı sıra cilde de canlılık veriri. 1 adet kayısı 15 kalori.

      İNCİR: Bağırsakları çalıştırır. Enerji verir. Cinsel gücü artırır. Yüksek kan basıncını düşürür. Kemik yoğunluğunu arttırır. 1 adet orta incir 37 kalori

      ELMA : Kanı ve böbrekleri temizler. Cilde parlaklık ve güzellik verir. Soğuk algınlığı ve öksürüğe iyi gelir. Kolesterolü düşürür. Sindirim rahatsızlıklarının kontrol edilmesine yardım eder. Baş ağrısına iyi gelir. Yüksek tansiyonu düşürür. Kan şekerini kontrol altında tutar. Romatizma ve gut (eklem) hastalığına iyi gelir. Uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsaklardaki parazitlerin dökülmesini sağlar. 1 adet küçük elma=63 kalori.

      MUZ: Kalbe ve kas sistemine yararlıdır. Yorgunluğa ve ishale birebirdir. Yüksek tansiyonu önleyici özelliğe sahiptir. Uykuyu düzene sokar. Ülseri önler ve ülser yaralarının tedavisine yardımcı olur. Kolesterolü düşürücüdür. Migren ağrısına faydalıdır. Böbrek ve eklemlerdeki iltihaplanmalarda tedavi edici özelliğe sahiptir. 1 adet muz 105 kalori.

      KİVİ : C vitamini deposudur. Bir adet kivide günlük alınması gereken C vitamini ihtiyacından fazlası vardır. Kivinin bitkisel besinleri DNA'yı korur. Antioksidan özelliği vardır. Kan şekeri kontrolü için yararlıdır. Kolon kanserini engellenmesine yardımcı olmaktadır. Astıma karşı koruma sağlar. Kan inceltici özelliğiyle kan pıhtılaşması riskini önemli bir şekilde düşürmekte ve kanınızdaki yağ miktarını azaltmaktadır.1 adet kivi 46 kalori.

      VİŞNE: Diyareyi (ishal) keser. Ateş düşürür. Susuzluğu giderir. Koyu renkli vişneler, açık renklilere oranla daha fazla mineral içerir. 100 gr. vişne 50 kalori

      ÇİLEK : Strese iyi gelir, sakinleştirici etkisi vardır. Sigara dumanının etkisini azaltır. Gün boyunca sigara içilen bir odada, iki çilek yenilmesi önerilir. Çocuk felci ve ağız-deri yaralarına yol açan virüsleri öldürücü etkisi vardır. Kansere yakalanma riskini azaltır. Mide ve bağırsak zayıflıklarını giderir. Safra kesesi hastalıklarına iyi gelir. Yüksek ateşi düşürür. Dişlere ve diş etlerine iyi gelir, diş taşlarının oluşmasını engeller. Cilde canlılık kazandırır. 100 gr. çilek 30 kalori.

      ARMUT: Kalp damar sağlığı, alçak kan basıncı ve fiziksel performansa iyi gelen vitaminleri barındırır. Yüksek tansiyonu olanlar ve böbreklerinde problem yaşayanlar için faydalıdır. Kansızlığa ve kabızlığa iyi gelir. 1 adet küçük armut 82 kalori.

      KAVUN : Kanı temizler. Antioksidan özelliği vardır. Endişe ve uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsak ve cilt kanserine karşı Amerikan Kanser Topluluğu'nca tavsiye edilmiştir. 100 gr. kavun 26 kalori.

      KARPUZ : Böbreği temizler. Astım, damar tıkanıklığı, diyabet, kolon kanseri ve kireçlenme gibi hastalıklara iyi gelir. Tatlı, sulu karpuz doğada bulunan en önemli antioksidanlardandır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Karpuz çekirdeklerindeki Cucurbocitrin adlı madde kan basıncını düşürmeye ve düzenlenmeye yardımcı olur. Kabuğundaki çinko, iktidarsızlığa iyi gelir. 100 gram 19 kalori.

      ANANAS : Bakteri ve parazitlerle savaşmaya yarar. Sindirimi kolaylaştırır. İltihaplanma riskini azaltmada ve yaraların hızla iyileşmesini sağlamada etkilidir. 1 kalın dilim ananas 43 kalori.

      GREYFURT : Soğuk algınlığına iyi gelir. Sindirimi uyarır. Diş etlerinin kanamasını azaltır. Kılcal damarlardaki kan dolaşımını hızlandırır. Mide ve pankreas kanserlerine yakalanma riskini azaltır. Tansiyonu dengeler. İdrar sökücü özelliği vardır. Yağlı yemeklerin ardından içilen greyfurt suyu yediklerinizin ağırlığını giderir. 1 adet greyfurt 50 kalori.

      PORTAKAL : Soğuk algınlığı ve gripten korunmaya yardım eder. İçerdiği C vitamini ve folik asit sayesinde öksürüğü azaltır. Kalp hastalığı ve felçten korur. Ezik ve çürüklerin daha çabuk iyileşmesini sağlar. Mide ve pankreas kanserini önleyici etkisi vardır. Tansiyonun dengelenmesine yardımcı olur. İçindeki potasyum cildin kuruyup kırışıklıkların oluşması önler. Bağırsak gazlarını söker, bağırsak parazitlerinin dökülmesini sağlar. Karaciğerin düzenli çalışmasını sağlar. Safra salgısını arttırır. 1 adet portakal 60 kalori.

      ERİK: Vücuda güç ve enerji verir. Beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Sinirleri sakinleştirir. Kansızlığa iyi gelir. Erik sindirim sistemine de faydalıdır. İştah açıcıdır. Hazmı kolaylaştırır. İdrar söktürücüdür ve kabızlığı giderir. Vücuttaki zararlı maddeleri dışarı atmaya yardımcı olarak böbrekleri dinlendirir. Romatizmaya iyi gelir. Östrojen seviyesini dengelediği için özellikle Menopoz dönemindeki kadınlar için faydalıdır.

      DUT : Kalsiyum, demir, B1, B2 ve C vitamini yönünden zengindir. Beyaz dut ateş düşürücü ve idrar söktürücü etkiye sahiptir. Karaduttan elde edilen şurubun ise ağız ve boğaz hastalıklarında olumlu etkisi var. Beyaz dut yaprakları idrar söktürür, vücutta biriken suyu boşaltır. Aç karnına yenen beyaz dut, bağırsak solucanlarını döker. Dutun taze yaprakları ile derideki yaralara ve burundaki kanamalara tampon yapılırsa kanamalar durur. Ne şekilde tüketilirse tüketilsin iyi bir kan yapıcıdır. Sabah aç karnına yenir ve üzerine su içilirse bağırsakların çalışması temin edilir. Beyaz dutun 15-20 gram yaprağı 3 su bardağı ile kaynatılırsa iyi bir idrar söktürücü olduğu görülür. Bu terkip aynı zamanda ateş de düşürür. İştah artırır, enerji verir. Kara dut şurubu ya da kara dutun yaprak ve kabuklarının kaynatılması ile elde edilen sıvı ağız ve boğaz antisepsisinde, diş eti iltihaplarında kullanılır.

      İHA

      Yorum

      • MAGGGMA
        ...................
        • 12 Haziran 2007
        • 1375

        #33
        Zeka için

        Beslenme uzmanları, bilimsel araştırmaları inceleyip zeka gelişimine en çok katkı sağlayan gıdaları belirledi. İşte beynin çalışmasını artıran besinler...

        Çilek: İçeriğindeki fisetin maddesi hafıza kaybının etkilerini azaltıp, bunamayı geciktiriyor.

        Bitter çikolata: Magnezyum ve antioksidan içeriğiyle beyne oksijen taşıyarak daha aktif çalışmasını sağlıyor.

        Tahıl: Önemli bir B vitamini kaynağı olan tahıllar, kan şekerini dengeliyor.

        Patates: Kan şekerini dengeli olarak yükseltiyor bu sayede zeka daha verimli çalışıyor

        Yoğurt: İçinde bulunan tirozin isimli madde hafızayı güçlendirip, beyni uyarıyor.

        Üzüm suyu: Dopamin salgılanmasını arttırarak problem çözme yeteneğini geliştiriyor.

        Fasulye: Lif ve protein bir arada özellikle çocuklarda zekayı açıyor.
        Kırmızı ve turuncu renkli sebzeler: Özellikle domates, havuç ve kırmızı biberde bulunan antioksidan beynin daha uzun süre sağlıklı kalmasını sağlıyor.

        Somon: Omega-3 yağları hem beyni koruyor hem hafızayı güçlendiriyor.

        Hergün düzenli olarak kahvaltı yapan kişilerin diğerlerine oranla daha başarılı ve verimli oldukları biliniyor. Yoğun bir güne başlarken; peynir, süt, yumurta gibi protein içeren besinlerden oluşan bir kahvaltı, şekerli çay ve simitten oluşan bir kahvaltıya kıyasla daha iyi sonuç almayı sağlıyor.

        "Odaklanma" için ceviz, fındık, fıstık gibi sinirleri kuvvetlendiren yiyeceklerin yenmesini öneriliyor.

        Uzmanlar yaratıcılığın geliştirilmesi için zencefil yenmesini öneriyor. Kimyonun da içerdiği uçucu yağların bütün sinir sistemini uyardığını söyleyen diyetisyenler "Aniden bir fikre, bir buluşa ihtiyacı olan kimyon çayı içmelidir. Çay, bir fincana iki tatlı kaşığı dolusu kimyon eklenerek yapılabilir" önerisinde bulunuyor.
        Lahana, tiroit bezlerinin aktivitesini yavaşlattığı için daha stressiz öğrenmeyi sağlar.

        Yağsız kırmızı et: Tam bir demir deposu, özellikle sağlıklı alyuvarlar için vazgeçilmez... Beyin gelişimi için büyük yarar sağlıyor.

        Yorum

        • güneşş
          Tecrübeli
          • 08 Ocak 2008
          • 742

          #34
          tübitak araştırmasına göre kaysı ve fındık

          denekler ilaç değil fındık ve kayısı yiyor


          Enstitüdeki beslenme laboratuarında deneklere çeşitli gıdalar yediriliyor ve gıdaların sağlık üzerindeki etkileri araştırılıyor. Bugüne kadar laboratuarda fındık, kayısı ve zenginleştirilmiş ekmek deneyleri yapıldı. Müdür Özay bu çalışmaları şöyle anlatıyor: ‘Türkiye’de özellikle çocuklarda vitamin ve mineral eksikliği var. Bunun aşılması için pek çok ülke temel gıdaların zenginleştirilmesi yoluna gidiyor. Bizim de en temel besinimiz ekmek. Ekmeği zenginleştirerek çocuklara ve yetişkin bireylere yedirdik. Çocuklarda büyümenin ve vitamin mineral oranlarının arttığını tespit ettik. Fındığın sağlık üzerine etkisini de inceledik. Beslenme laboratuarımızda fındığı deneklere yedirerek kan parametrelerinde ne gibi değişiklikler olduğunu inceledik. Kalp damar hastalıkları üzerinde olumlu etkileri olduğunu tespit ettik. Fındıktan sonra kayısı ile ilgili çalışmalar yaptık. Gönüllüleri merkezimizden çok rahat bulabiliyoruz. Çünkü kendi vücut parametrelerini sürekli inceleme şansı buluyorlar. Kayısıda önemli bir antioksidan olarak betakarotenin, potasyumun yüksek oranda bulunduğunu gördük. Deneklerin kanındaki antikansorejen maddelerin arttığını tespit ettik. Bu çalışmaları hem yurt içindeki tüketici için hem de önemli ihraç ürünlerimiz olduğundan yurtdışı lansmanlarında bilimsel veri olarak kullanılması amacıyla yapıyoruz. Malatya Hacıhaliloğlu cinsi için bu tespitleri yaptık. Günkurusu diye bilinen kayısı üzerinde çalıştık.

          İki ay boyunca günde 15 kayısı yedirdik. Bazı bireyler 15 adet yememesine rağmen kanlarındaki antioksidan maddelerin çoğaldığını gördük.’

          Yorum

          • güneşş
            Tecrübeli
            • 08 Ocak 2008
            • 742

            #35
            erkeklerdede menapoz varmış.. okuyun...

            Kadınlar gibi erkekler de menapoza giriyor...

            Fransa’da 12 bin erkek üzerinde yapılan araştırma erkeklerin 35 yaşından sonra doğurganlıklarının azaldığını ve tıpkı kadınlar gibi erkeklerin de menopoza girdiğini ortaya koydu...

            Frans'da yapılan bir araştırma erkeklerin 35 yaşından sonra doğurganlıklarının azaldığını ortaya koydu. Yani özetle erkekler de menopoza giriyormuş. Erkekte sadece doğurganlığın kaybı açısından kullanılan 'menopoz'un yanı sıra cinsel isteksizlik, sinirlilik, halsizlik, aşırı duygusallık, alınganlık, saç yitimi ve kilo alımı gibi hormonlara bağlı olumsuz etkiler de yine 35'ten sonra başlıyor ama bu semptomların tıptaki adı 'Andropoz'. Bilim dünyası kadınların olduğu kadar erkeklerin de biyolojik bir saatleri olduğu ve 30'lu yaşların ortalarında teklemeye başladığı yönünde kanıtlara ulaştıklarını açıkladı.

            GEBELİK VE BABANIN YAŞI

            Fransa'daki bir tüp bebek merkezinin çocuk sahibi olmada güçlük çeken çiftler üzerinde yaptığı araştırmaya göre, babanın 40 yaşın üzerinde olması, annenin gebe kalma şansını yok edecek kadar azaltıyor. "Eylau" adlı merkezden Stephanie Belloc, annenin yaşının gebelikte önemli olduğunun bilindiğini, ancak ilk kez babanın yaşının da anneninki kadar önemli rol oynadığının görüldüğünü belirtti.

            2002-2006 yıllarında, aşılama yöntemi uygulanmış 12 bin 200 çifti gözlemleyen araştırmacılar, annenin yaşının gebe kalma ihtimaliyle yakından bağlantılı olduğunu (30 yaşından önce gebe kalma oranı yüzde 14.5, 42 yaşından sonra yüzde 8,9) ve düşük oranında da rol oynadığını (30 yaşında önce yüzde 11.1, 42 yaşından sonra yüzde 46.4) belirledi.

            40'INDA İŞ BİTİYOR

            Belloc, erkeklerin 40 yaşın üzerinde olmasının olumsuz etkilerinin görüldüğünü ve düşük oranının arttığını vurguladı. Gebe kalma oranı, babanın yaşı 30'un altındayken yüzde 12.3, 45'in üzerindeyken yüzde 9.3, düşük oranı ise babanın yaşı 30'un altındayken yüzde 13.7 ve 45'in üzerindeyken 32.4 olarak hesaplandı. Biyolog Belloc, araştırmanın ilk kez babanın yaşı ve aşılama yönteminin sonucu arasında sıkı bir bağ olduğunu gösterdiğine dikkati çekti.

            Yorum

            • apruncurtigin
              Tecrübeli
              • 13 Mart 2007
              • 613

              #36
              Maden suyu ile soda arasındaki fark

              Maden suyu ile soda arasındaki fark

              Halk arasında soda ve maden suyu eş anlamlı kullanılmasına rağmen ikisi birbirinden farklıdır.

              Maden suyu, yeraltı sularından elde edilmiş, çözünmüş katı madde içeriği toplam 250 mg/l'den daha az olmayan sulara verilen addır.

              Çözünmüş mineral tuzları, elementler ve gaz içerirler. Mineralli suları diğer sulardan ayıran özellik, kaynağından elde edildiği anda spesifik miktar ve oranlarda mineraller ve iz elementler içermeleridir. 500 mg/l'den daha az mineral içerenlere düşük mineralli su,1500 mg/l'den daha fazla içerenlere yüksek mineralli su denilmektedir. Maden suyu içinde; bikarbonat, sülfat, klorit, kalsiyum, magnezyum, florit, demir ve sodyum bulundururlar. Farklı markalar farklı miktarlarda mineral içerirler. Marka tercih ederken içeriklerine mutlaka bakılmalı.

              İçilebilir nitelikteki herhangi bir suya karbondioksit eklendiğinde soda yapılmış olur. Maden suyu ise yerin en derin katmanlarından çıkar ve yeryüzüne çıkarken geçtikleri katmanlardan mineralleride alarak yol alırlar. Bu durumda maden suyu mineralce çok zengin iken soda mineral içermez.

              Maden suyu ve soda, ikisi de mideyi rahatlatma özelliğine sahiptir ancak sodanın bundan başka hiçbir işlevi yoktur oysa maden suyu aynı zamanda doğal bir mineral deposudur. Dolayısıyla tüketilmesi önerilen doğal maden sularıdır ve sodayla maden suyunu ayırt edebilmek için pek çok gıda maddesini alırken yapmamız gerektiği gibi etiket okumak çok önemlidir.

              Günde ne kadar maden suyu tüketmeli?

              Maden suyu içindeki minareller sebebiyle çok sağlıklı bir içecektir ve insan sağlığını destekleyicidir. Ter, solunum ve idrar ile kaybolan minerallerin yerine gelmesi için su içmenin yanı sıra sıvı ihtiyacının bir kısmı maden suyundan karşılanabilir. Amerikan Obezite Birliği sağlıklı bireyler için maden suyu tüketimini 600 ml. olarak belirlemiştir. Ülkemizde tuz tüketimi genllikle yüksektir. Aşırı tuz alımı, yüksek tansiyon, börek hastalıkları ve mide ülseri gibi hastalıklara zemin hazırlamaktadır. Ayrıca fazla sodyum alımı idrarla kalsiyum atımını hızlandırdığı için kemik erimesi sorunu için risk faktörü oluşturur. Maden suları yüksek sodyum içerdikleri için aşırı miktarda tüketilmemelidir. Maden suyu seçimi yapılırken de düşük sodyum, yüksek magnezyum ve kalsiyum içerikli olanlar tercih edilmeli. Sağlıklı insanlar günde iki şişe, kilolu kişiler bir şişe içebilir. Kalp, böbrek ve hipertansiyon hastaları ise uzak durmalı.

              Maden suyunun faydaları nelerdir?

              Her yaştaki bireylerin günlük kalsiyum gereksinimlerinin karşılanmasında takviye olarak düşünülebilir. Böylece güçlü kemik yapısının oluşması ve korunmasını sağlar.

              Büyüme çağında, hamilelikte ve yaşlılıkta artan mineral ihtiyacının (magnezyum, kalsiyum, flor ve sodyum gibi) karşılanmasında gerektiği kadar kullanılarak sağlanabilir.

              Sağlıklı bireylerde içerdiği sülfat, bikarbonat iyonları sayesinde sindirim sistemi (mide ve bağırsaklar) ve boşaltım sistemi (böbrekler ve idrar yolları) fonksiyonlarını destekler(maden suyunun önerilen miktardan fazla tüketilmemesi şartıyla geçerlidir).

              Cildin gerekli olan su ve mineral ihtiyacını da karşılayarak cilde gergin, pürüzsüz ve canlı bir görünüm sağlanmasında yardımcıdır.

              Solunum, idrar, her türlü spor aktivitesinde ve özellikle yaz aylarında terleme ile oluşan su ve mineral kaybının karşılanmasında ölçüsü kadar kullanılabilir.

              Bikarbonat içeriğinin yüksek olması ise asit fazlalığı, yanma ve ekşime ile seyreden mide hastalıklarında mide asidi fazlalılığını baskılayıcıdır.

              Özellikle yaz aylarında sıcaklığın artmasıyla birlikte asitli içecek tüketme ihitiyacı da artar. Boyalı, katkı maddeli içecekler yerine maden suları tercih edilebilir. Son dönemde meyveli çeşitleri de piyasada bulunmakta fakat bunların kalori de dikkate alınarak tüketilmesinde fayda var.

              Hamilelikte maden suyu içilebilir mi?

              Hamilelik, yeterli ve dengeli beslenmenin çok daha önemli olduğu ve özellikle dikkat edilmesi gereken bir dönem. Annenin vücudu, bebeğin beslenebilmesi ve gelişiminin sağlanabilmesi için normalden daha fazla gıda, sıvı, mineraller ve vitaminlere ihtiyaç duyar. Mineral ihtiyacının bir kısmını tamamlayabilmek için, bu dönemde farklı bir sağlık problemi(hipertansiyon...vb) yaşanmıyorsa maden suyu tüketimi önerilebilir.

              Maden suyu böbrek taşı yapar mı?

              Böbrek taşı oluşumunu maden suyu tüketmeye bağlamak yanlış olur. Aksine yeterli ve düzenli miktarlarda su ve maden suyu tüketmeyen insanlarda tüketenlere göre böbrek taşı oluşumu riski daha yüksektir. Bu duruma gelmiş ve böbreklerinde taş oluşmuş insanların maden suyu tüketmeleri tavsiye edilmez ancak esas olan, düzenli ve yeterli miktarlarda su ve maden suyu tüketerek vücudumuzu bu gibi etkenlerden korumaktır.
              Borsacıların ve borsanın yeni adresi
              [url] www.keyborsa.com[/url]

              Yorum

              • MAGGGMA
                ...................
                • 12 Haziran 2007
                • 1375

                #37
                Sezeryan Sağliksiz...

                Geleceğin toplumu tehdit altında
                MÜSİAD'ın yayını Çerçeve Dergisi sanayi sonrası toplumun nasıl etkilendiğine yönelik bir çalışmaya yer verdi. Çalışmada en büyük tehlike sezeryenli doğum görüldü.

                Salı, 09 Eylül 2008 20:09

                Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) tarafından yayınlanan Çerçeve Dergisi'nde yer alan bir çalışmaya göre, geleceğin toplumu, doğum oranındaki düşüş, sezaryenli doğumlar, boşanmalar, geçim sıkıntıları ve evlenme yaşının artmasından kaynaklanan nedenlerden dolayı tehdit altında bulunuyor.

                MÜSİAD Araştırmalar ve Yayın Komisyonu tarafından hazırlanan Çerçeve Dergisi'nde, sanayi sonrası toplumun ekonomik ve teknolojik trendlerinin demografik gelişmeyi nasıl etkilediğine yönelik bir çalışmaya yer verildi. Çalışmada, sezaryenli doğum gelecek için büyük tehdit olarak değerlendirildi.

                Günümüz Türkiye'sinde sezaryenli doğumun normal, normal doğumun anormal hâle geldiği belirtilen raporda, "Sadece hayatî, istisnaî durumlarda tıbbî zorunluluktan başvurulabilecek bir yöntem olan sezaryenle doğum, bugün gerek doktor, gerekse de hamilelerin gafletiyle neredeyse normal doğum oranını geçti. Oysa adı üstünde insanın hayat boyu sağlığı, normal doğumdan geçiyor." denildi.

                Tıbbî bulgulara göre sadece normal doğum esnasında salgılanan "sevgi hormonu" oksitsin'in anne ve bebek arasında başka türlü kurulamayacak bir bağın kurulmasını sağladığı belirtilen raporda, çocuğun normal doğum esnasında salgılanan bu hormon eşliğinde dünyaya gelişi, onu hayatın zorluklarına karşı dirençli kıldığı kaydedildi.

                Raporda, ABD'de yapılan bir araştırma, sezaryenle doğan çocukların ilk 28 gün içinde ölme riskinin, normal doğumla dünyaya gelen bebeklerden 3 kat fazla olduğunu gösterdiği vurgulandı.

                Devlet İstatistik Enstitüsü'nün son verilerine göre, bugün aile başına düşen ortalama çocuk sayısı 2,1 olduğu belirtilen raporda, "Türkiye'de nüfus artışı tehlike sınırında bulunuyor. Ancak asgari 3 çocukla nüfus artışı, normal hızını koruyabiliyor. Karı-koca ile biri kız, biri erkek 2 çocuktan oluşan çekirdek aile imajı, reklâmlarda sürekli yansıtıldığı gibi, ideal olarak insanlara empoze ediliyor. Hatta bugün bazı eşyalar ve evler bile bu 2 çocuklu çekirdek aile standardına göre yapılıyor. Oysa ne yazık ki ileride bu çekirdek ailenin çocuklarının amca, dayı, teyze veya haladan ikisi olmayacak." görüşüne yer veriliyor.

                Eskiye nispetle artışa rağmen boşanma oranları, dünya ortalamalarına göre Türkiye'de henüz makul, iyimser bir seviyede olduğu ifade edilen raporda, Türkiye'de tüm toplumsal-kültürel çözülmeye rağmen, aile kurumu önemini ve varlığını korumaya devam ettiğine dikkat çekiliyor.

                Cihan

                Yorum

                • simurg
                  Administrator
                  • 10 Mart 2007
                  • 9248

                  #38
                  118 gün kalbi olmadan yaşadı!Tıp tarihinde bir ilk

                  19.11.2008 23:03 ABD'nin Miami kentinde 14 yaşındaki kız çocuğu, kalp nakli yapılana kadar kendi kalbi olmadan kan pompalayan bir aletle 118 gün yaşatıldı.

                  Miami Üniversitesi Jackson Memorial Tıp Merkezi'nin doktorları basın toplantısında, Almanya'da bir yetişkinin kendi kalbi olmadan 9 ay yaşatılması gibi benzer vakadan haberdar olduklarını, ancak ilk kez bir çocuğun bu durumda yaşatıldığını ifade etti. Doktorlar ayrıca, hastaya kanı pompalayacak bir alet takıldığında, genelde kalbin vücut içinde bırakıldığına dikkati çekti.

                  D'Zhana Simmons adlı çocuk da basın toplantısında, kanının pompalayan bir aletle bu kadar uzun yaşamanın "korkutucu" olduğunu, çünkü her zaman makinenin ne zaman arıza yapacağını merak ettiğini dile getirdi.

                  Zayıf, büyümüş ve kanı yeterli pompalayamayan kalbi nedeniyle hasta olan Simmons, Miami'deki Holtz Çocuk Hastanesi'nde 2 temmuzda kalp nakli ameliyatı olmuş, ancak yeni kalbi iyi çalışamayınca derhal çıkarılmıştı. Bunun üzerine doktorları Simmons'a, başka kalp bulunana kadar kanın pompalanması işlevini yerine getirecek bir alet takmıştı. 118 gün bu aletle yaşatılan Simmons'a ikinci kalp nakli ameliyatı 29 ekimde yapılmıştı.

                  Simmons'ın kalbi olmadığı halde doktorların taktığı aletle yaşadığı sürece hareket serbestisine sahip olduğu, ancak hastanede kalmaya devam ettiği belirtildi.

                  AA
                  https://twitter.com/keyborsa_simurg

                  Yorum

                  • MAGGGMA
                    ...................
                    • 12 Haziran 2007
                    • 1375

                    #39
                    simurg Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                    118 gün kalbi olmadan yaşadı!Tıp tarihinde bir ilk

                    19.11.2008 23:03 ABD'nin Miami kentinde 14 yaşındaki kız çocuğu, kalp nakli yapılana kadar kendi kalbi olmadan kan pompalayan bir aletle 118 gün yaşatıldı.

                    Miami Üniversitesi Jackson Memorial Tıp Merkezi'nin doktorları basın toplantısında, Almanya'da bir yetişkinin kendi kalbi olmadan 9 ay yaşatılması gibi benzer vakadan haberdar olduklarını, ancak ilk kez bir çocuğun bu durumda yaşatıldığını ifade etti. Doktorlar ayrıca, hastaya kanı pompalayacak bir alet takıldığında, genelde kalbin vücut içinde bırakıldığına dikkati çekti.

                    D'Zhana Simmons adlı çocuk da basın toplantısında, kanının pompalayan bir aletle bu kadar uzun yaşamanın "korkutucu" olduğunu, çünkü her zaman makinenin ne zaman arıza yapacağını merak ettiğini dile getirdi.

                    Zayıf, büyümüş ve kanı yeterli pompalayamayan kalbi nedeniyle hasta olan Simmons, Miami'deki Holtz Çocuk Hastanesi'nde 2 temmuzda kalp nakli ameliyatı olmuş, ancak yeni kalbi iyi çalışamayınca derhal çıkarılmıştı. Bunun üzerine doktorları Simmons'a, başka kalp bulunana kadar kanın pompalanması işlevini yerine getirecek bir alet takmıştı. 118 gün bu aletle yaşatılan Simmons'a ikinci kalp nakli ameliyatı 29 ekimde yapılmıştı.

                    Simmons'ın kalbi olmadığı halde doktorların taktığı aletle yaşadığı sürece hareket serbestisine sahip olduğu, ancak hastanede kalmaya devam ettiği belirtildi.

                    AA
                    İnsan müthiş bir varlık .Çok şey başaracak nitelikte oluşturulmuşuz.Kıymetini bilmek lazım...

                    Yorum

                    • simurg
                      Administrator
                      • 10 Mart 2007
                      • 9248

                      #40
                      MAGGGMA Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                      İnsan müthiş bir varlık .Çok şey başaracak nitelikte oluşturulmuşuz.Kıymetini bilmek lazım...
                      Çok doğru. Şükretmesini de bilmek gerek....
                      https://twitter.com/keyborsa_simurg

                      Yorum

                      • simurg
                        Administrator
                        • 10 Mart 2007
                        • 9248

                        #41
                        Kirli oyun: Kolesterol!

                        Kirli oyun: Kolesterol!



                        “Kolesterol yüksekliğinin kalp krizi yaptığı" konusunda kolesterol ilaçlarını (statinleri) zaten sonuna kadar kullandılar ve kullandırdılar. ilaç şirketleri şimdi, ilaçlarını kullandırabilmek için başka yollar arıyorlar! iyibilgi özel





                        Kolesterol teorisi bize göre bitti. Fakat büyük ilaç şirketlerinin para kazanmak için insanlarla olan işi henüz daha bitmedi!
                        Hatta bir dostumdan aldığım haberlere (ve literatüre) göre, kolesterol düşürücü (Statin) satan ilaç şirketleri de artık normal kolesterolü olan ve kalp krizi geçiren insanlara ilaç kullandırmayı kafalarına takmış durumdalar. Çünkü uzun zamandır bizlerin söylediği, fakat bazı hekimlerce pek söylenmeyen durum yeniden dillendirilmeye başladı: Kalp krizi geçiren insanların yaklaşık yarısının kolesterolü yüksek değil, tam tersine kolesterolleri son derece normal[1]. Bu elbette yeni bir şey değil, sadece yeni söyleniyor!
                        Şimdi büyük ilaç şirketleri bu insanlarda oluşan ‘ölüm korkusunu’ nasıl paraya dönüştürürüz diye kara kara düşünüyorlar!
                        Nasıl mı?
                        Durun ilk baştan başlayalım…
                        -------------------------------
                        Damar sertliği (ateroskleroz) oluşumu konusunda kardiyoloji dünyasının en güçlü dayanağı olan ‘kolesterol teorisi’ zor durumda. Biliyorum bazıları bu ‘teori’ lafına öylesine bozuluyor ki, bana söylemedikleri laf bırakmıyorlar.
                        Onlara göre kolesterol düşüncesi, kan yüksek kolesterolü bilimsel bir gerçek ve yine onlara göre damar sertliği-kolesterol ilişkisindeki bu düşünce bilimsel kanun ve asla değiştirilemez!
                        Bu durum bizim düşüncelerimize göre farklı!

                        Daha iyi bir düşünceniz varsa bütün teoriler, hipotezler ve kanunlar bile değişebilir veya değiştirilebilir. Hipotezler bol, isterseniz sizde bir hipotez geliştirebilirsiniz. Çünkü zaten üstünde; üzerine bir yığın yaygara yaptığımız şey zaten hipotez, bilimsel bir kanun değil. Hatta bizim de ‘total lipoprotein partikül hipotezi’ adında Türkiye’de ve Türkçe yayınlanmış bir hipotezimiz bile var ve tamamen orijinal, matematiksel denklemi bile var…
                        Fakat unutulan bir şey var: Bütün hipotezler veya teoriler aksi kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar geçerlidir, aksi kanıtlar ortaya çıktıklarında söz konusu hipotez ve teoriler geçersiz olur.
                        Teori ya da hipotezlerin iddialarının yetersiz kaldığı noktalar çoğaldığı zaman bir yenisi mutlak ortaya çıkar, bilim sürecinin normal dinamikleri bunu gerektirir.


                        Biliyorum genel yaklaşımda tıp uygulamaları pozitif bir bilim dalı değil, pozitif bilimlere bağlı genel bir disiplin anlayışıdır. Fakat söz konusu bu disiplin anlayışının temelinde her zaman pozitif bilim dalları (kimya, fizik, biyoloji, matematik vb) bulunur. Yani tıp insanları pozitif bilim dallarından faydalandığı sürece, gerçek tıp ortaya çıkmış olacaktır…
                        Her şeyden önce, siz okuyucuların bir şeyi okuyucu olarak çok iyi anlamanız gerekir.
                        Damar kireçlenmesi, damar sertliği (ateroskleroz) oluşum hipotezleri temel olarak ikiye ayrılır ve bu hipotezlerin biri genellikle ortada görünmese de, yine de hipotezler birbirini reddetmezler. Fakat nedense asla ikisi de bir arada söylenmezler. Hipotezlerden birisi lipit yani hepimizin beynini yıkadıkları ‘kolesterol teorisi’ dir. Diğeri ise ‘kronik endotel hasar hipotezi’ yani damarlarda oluşan bir tür düşük yoğunluklu kronik iltihaplanma hipotezidir.
                        Hepsi olmasa da, kardiyoloji uzmanları ve ilaç şirketlerince insanlara sadece lipit-kolesterol teorisi dayatılır ve söylenir. Aman kolesterolden kaçın, karaciğer fazla kolesterol üretiyor, et, süt, yumurta, tereyağı yemeyin masalları bu nedenle uydurulmuş bilim kılıflı safsatalardır.
                        Çünkü birçok kişinin işlerinin daha iyi gitmesi için şimdilik böyle olması gerekir!...
                        Çoğu insanımız ateroskleroz (damar sertliği) oluşumuna ait birçok farklı görüş ve düşünce olduğunu bilmez. Yani, damar sertliği oluşum mekanizmasına ait çeşitli teoriler vardır.
                        Kısaca kolesterol konusunda aslında kardiyologların size sıkça söylediği gibi ‘kolesterol’ konusunda hiçbir şey ispat edilmiş değildir, böyle olsa şu an zaten teori ve hipotezlerden söz etmezdik. İşte bu yüzden bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kolesterol yüksekliğini değil, kronik endotel hasar hipotezini gündeme getirmeye, insanlara bu durumu anlatmaya, özellikle bu konuya dikkat çekmeye[2] çalışan çok değerli akademisyen ve araştırmacılarımız vardır. Bu araştırmacıların hepsi uzun zamandan beri ‘bilim maskesiyle yapılan bazı kolesterol saçmalıklarını’ insanlara anlatmaya çalışıyorlar. Yani ‘kolesterol teorisine’ karşı bir avuç insan, milyarlarca dolarlık bütçeli ‘kolesterol tüccarlarıyla’ düşünsel bir savaş halindeler…
                        Umarım dikkatinizi çekmiştir.
                        Damar sertliği (ateroskleroz) hipotez ve teorilerinden söz ediyoruz!
                        Bilimsel kanunlardan değil!
                        Çünkü istatistiksel bulgular bilimsel kanunlar değildir!
                        İstatistiksel bir bulgunun bilim olduğunu iddia edenler de, akademik kariyeri ne olursa olsun, en azından benim gözümde bilim adamı değildir, sadece ve sadece mesleki anlamda akademisyendir, bilgilidir ve kariyer sahibidir…
                        Sakın yanlış anlamayın!
                        İstatistik hem eğlenceli hem de bilime inanılmaz katkılar sağlayan muhteşem bir alandır.
                        Fakat tek bir koşulda…
                        İstatistiksel olarak bilimsel verileri gerçekten ‘anlamlı’ olarak nitelendirmenizi sağlayacak gerçek tek olgu, veriler arasında kurduğunuz mantık bağlantısıdır. Şayet istatistiksel verilerin temel mantığı ‘yüksek kolesterol’ konusunda olduğu gibi yanlış kurulmuşsa, istatistiksel olarak elde ettiğiniz anlamlılık dereceleri hiçbir şey ifade etmez.
                        Yani daha önce de defalarca yazdığımız gibi[3] sadece ve sadece istatistiksel verileri dikkate alacak olursanız, en saçma sapan konularda bile ‘bilimsellik iddialarıyla dolu’ bir yığın bağlantı kurabilir ve çok anlamlı sonuçlar elde edebilirsiniz!
                        Ve ortalıkta ‘bu bulgular bilimseldir’ diye bağırabilirsiniz…
                        Peki, kolesterol teorisi ve kolesterol önermesi ne kadar mantıklı olabilir hiç düşündünüz mü?
                        Anlamlı olarak ortaya çıkan ‘kolesterol damar sertliği’ ilişkisinde istatistiksel mantığın, sözde bilim adamlarınca nasıl kurulduğunu gerçekten biliyor musunuz?
                        Durun, hemen kızmayın açıklayalım!
                        Günümüzde kolesterol molekülüne ait yapılmış olan, hastalıklarla ilişkilendirilen ve bolca propagandası olan bilimsel çalışmaların sonuçlarının tümü, istatistik metotlarla elde edilen verilere dayanır ve “anlamlı” çıkan sonuçlardan bahsedilir. Fakat istatistik anlamda, bir araştırmayı doğru yapan olgu, sonuçta ortaya çıkan “anlamlı” bulgular değil, sizin ilk başta kurduğunuz mantıksal ilişkidir.
                        Bu durum basit bir örnekle daha anlaşılır olacaktır. “Her sabah horozlar öttüğü için güneş doğar” şeklindeki basit bir önermenin istatistiksel çalışması, her gün önce horozların ötmesine sonra da güneşe bakılacak olursa, son derece anlamlı olan istatistik sonuçlar elde edilebilir. Fakat söz konusu çalışmanın mantıklı ve bilimsel olduğunu iddia etmeniz tamamıyla saçmalık olur. Kolesterol molekülü ile ilişkilendirilmiş ateroskleroza bağlı kalp krizi dâhil, birçok hastalığa bağlanan ‘yüksek kolesterol’ araştırmaları da aslında “horoz ve güneş” örneğine oldukça benzer. Hastanede yatan, ateroskleroza bağlı kalp krizi geçiren bütün hastaların kolesterol düzeyleri değerlendirilmez ve sadece yüksek kolesterolü olan hastaların sonuçları üzerinden değerlendirme yapılır, normal kolesterol düzeyine sahip fakat yine de ateroskleroza bağlı kalp krizi geçirmiş hastalar birçok araştırmada istatistiksel olarak dikkate bile alınamaz! Çünkü normal kolesterol düzeyinde kalp krizi geçirenleri araştırmaya dâhil edecek olurlarsa, kolesterol konusunda anlamlı sonuç alamayacaklarını, bilimsel olarak hiç bir korelasyon (yani bir ilgi) sağlayamayacaklarını bütün kardiyologlar zaten bilirler: O zaman kolesterol bir risk faktörü olmaktan çıkar.
                        Aynı paradoks söz konusu araştırmalarda mutlaka oluşturulmak zorunda olan kontrol grupları için de geçerlidir: Yüksek kolesterolü olduğu halde hiç kalp krizi geçirmeyen birçok insan vardır ve bunlar da kontrol grubuna nedense alınmazlar, kolesterolü yüksek olan ve kalp krizi geçirmeyen insanlar kontrol grubuna alınsa, zaten araştırma temelinden çöker!

                        Yani yüksek kolesterol ve damar sertliği bağıntısında istatistik veriler hesaplanırken hem hastaların seçiminde hem de kontrol seçiminde aslında bilim adına ‘fantezi’ ve bol bol akademik yayın yapılmaktadır, bize göre bilim değil…
                        Fakat asla unutmayın, hem kolesterolü yüksek hem de düşük olan insanlarda aterom plakları aynı yapıda, aynı özellikte ve aynı oranlarda bileşenler içerirler. Ortada fiziksel-maddesel bir gerçeklik hem kolesterolü yüksek olanlarda, hem de düşük olanlarda vardır. Yıllarca yüksek kolesterolün damarlarda biriktiğine (?) inandırıldık. Peki ya normal kolesterolü olan hastalarda biriken oluşumun adı UFO değildi herhalde, orada da bir şeyler birikti, normal hastalarda oluşan da aterom plaklarıydı ama yüksek kolesterolleri yoktu, demek ki damarlarda başka bir şey birikti! Elbette hayır!
                        Ve böylece bu ‘yüksek kolesterol’ fantazisiyle insanlar yıllarca kandırıldı…
                        İşte bilim adına, bilim adamları kullanılarak yutturulan yüksek kolesterol-damar sertliği sahtekârlığı budur! Bu arada sadece saçmalık yutmadık, bolca da ilaç yuttuk…
                        Yani, çok önceden ön yargılı olarak yapılmış sözüm ona bilimsel çalışmalarda ‘kolesterol yüksekliği, yumurta ve kalp hastalıkları’ gibi çok mantıksız konularda bile istatistiksel olarak son derece anlamlı sonuçlar bulmanız, araştırma verilerini böyle aptalca elde etmişseniz hiç şaşırtıcı değildir! Fakat gerçekler ortaya çıktıkça bütün bunların, bugün olmasa da yarın çöpe gideceği de kesindir.
                        Şaşırmayın!
                        Bilimi ve modern bilimin tıp anlayışını sadece istatistiksel veriler, sadece akademik yayın sayısı olarak görürseniz, bu sonuç kesinlikle kaçınılmazdır…
                        ‘Tek parametrelik (yüksek) kolesterol seviyeleriyle ateroskleroz arasındaki bağ ispatlanmıştır” diyen kardiyoloji uzmanları, hipotez ve teori kavramlarına, istatistiğin ne anlama geldiğine ve söz konusu kolesterol ile ilgili çalışmalarda istatistik verilerin nasıl elde edildiğine bence bir kez daha bakmalı ve yeniden düşünmeliler…
                        Yani bize göre bazıları yıllardır, ‘sözde kolesterol yüksekliği-kalp hastalıkları’ konusunda çok fena kandırıldılar, onbinlerce akademisyenle ilaç şirketleri dolaylı olarak alay etti. Çünkü kolesterol yüksekliği her şeyden önce fazla yapım, üretim sorunu değildi ki statin ilacı kolesterol düşürmek için kullanılsın! Yüksek kolesterolün fazla üretim sorunu olduğu[4] iddia edilerek insanlara boşu boşuna ilaç (statin) yutturdular…
                        Kolesterol sorununun, kanda kullanılmayan partikülden kaynaklandığını, biriken partiküller kullanılmadığı için kolesterolün yüksek olduğunu insanlara göstermek istemediler. Yani kolesterol yüksekliği fazla üretim sonucu ortaya çıkmıyordu, buna rağmen hücresel kolesterolün üretim ve sentezini (statinlerle) durdurdular ve bence çok ayıp ettiler!...
                        Şimdi ‘kraldan daha çok kralcı’ geçinenler gerçekten zor durumda, tutundukları yüksek kolesterol masalıyla ilgili bütün dallar tek tek kırılıyor. Yakında bu kırılan dallara ilaç şirketleri de dahil olacaklar. Fakat kırılan sadece dallar değil, insanlarımızın bilim adamlarına, akademisyenlere olan güvenleri de aynı konumda ve paramparça olmuş durumda, bu işin beni üzen tarafı da bu…
                        ---------------------------
                        Şimdi en başa, dostumun gönderdiği araştırmaya tekrar dönebiliriz.
                        Hani söylemiştik ya, normal kolesterol düzeylerinde de insanlar ateroskleroza bağlı kalp krizi geçiriyorlar ama kolesterol ilacı satabilmek için bunlar istatistiksel çalışmaya dâhil edilmiyor ve böylece yüksek kolesterol istatistiksel araştırmalarda risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor diye...
                        İlaç şirketleri kolesterolü normal olduğu halde kalp krizi geçiren grubun büyüklüğünü nasıl olduysa birden bire (?) fark edivermişler!... Yani sadece yüksek kolesterol değil, normal kolesterol düzeylerinde de kalp krizi geçirilebildiği anlaşılıvermiş birden bire.
                        Şimdi ilaç şirketleri, kolesterolü yüksek olmasa da kalp krizi geçiren bu insanlara illa ki kolesterol ilacı satmak için gizliden hazırlık yapıyorlar.
                        Yayının özeti şöyle: Efendim kalp krizi geçiren insanların yaklaşık yarısında kolesterol normal düzeylerdeymiş: Daha önce aklınız neredeydi, istatistik araştırmalara önceden bunları da ilave etseydiniz böylece kolesterol risk faktörü olarak karşımıza çıkmazdı değil mi?
                        Kolesterol düşürücü olarak kullanılan söz konusu statin, hCRP[5] (yüksek duyarlı CRP) düzeyini de düşürüyormuş![6] Bu nedenle kalp krizi geçiren ve kolesterolü yüksek olmayan, normal kolesterollü insanlarda hCRP yi düşürmek için bu statin ilacı kullanılmalıymış falan filan..
                        Pardon bu ilaçlar, kolesterolü yüksek olan insanlar için, kolesterol sentezini durdurduğu için piyasaya çıkmamış mıydı?
                        Dolaylı olarak ‘hem normal kolesterol düzeylerinde, hem de yüksek kolesterol düzeylerinde kalp krizi oluyor’ demekte biraz geç kalmadınız mı?
                        Ve biz her iki durumda da sizin ilaçlarınızı kullanacağız öyle mi?
                        Kolesterolüm yüksek ise kolesterol düşürücü statin kullanacağım!
                        Kolesterolüm normal ise yine kolesterol düşürücü statin kullanacağım!
                        Pardon, kolesterolü neden düşürüyorum ki?
                        Hiç kusura bakmayın!...

                        Alnımızda ‘enayi’ yazmıyor!
                        Mevlüt Durmuş
                        Uzm. Biyolog
                        01 Aralık 2008
                        www.iyibilgi.com özel
                        https://twitter.com/keyborsa_simurg

                        Yorum

                        • MAGGGMA
                          ...................
                          • 12 Haziran 2007
                          • 1375

                          #42
                          Temizlik zehirliyor, TV yaşlandırıyor

                          Yaşam kalitesini düşüren çevresel faktörler sağlığımız üzerinde olumsuz etkiler yarattığı gibi yaşlanma sürecini de hızlandırıyor. İçinde yaşadığınız şehirden uyuduğunuz odaya, temizlik malzemelerinden televizyona kadar...

                          Olumsuz koşullardan kaçınmak sağlıklı ve genç bedenin şifresi olduğu kadar yaşlanma etkilerinin önüne geçmenin de anahtarıdır...

                          Çevrenizde aslında pek çok şey sizi yaşlandırıyor. Sigara içmek, sigara dumanına maruz kalmak hava kirliliği, ultra viyole ışınlar gibi bir çoğunu bildiğiniz birçoğunu ise görmezden geldiğiniz beklide hiç üzerinde düşünmediğiniz; tüketilen besinlerin yetiştiği ortam ve toprak, günlük yaşamı kolaylaştıran mikro dalga fırınlar, cep telefonu, bilgisayar, elektrik cihazları, elektronikler ve akşamları en yakın dostunuz saatlerinizi paylaştığınız gizli düşman televizyon.

                          TELEViZYONLU ODADA UYUMAYIN
                          Elektrikli cihazlar başucumuzu bile kaplamışken hızla yaşlanmak kaçınılmaz.Elektromanyetik alanların insana zarar verdiği kanser riskini arttırdığı ve yaşlandırdığı artık biliniyor. Buna rağmen yaşlanmaktan, sağlığını kaybetmekten korksa da insanlar yatak odalarında televizyon bulundurmaya, başucunda cep telefonlarını şarja takmaya ve televizyonun neredeyse karşısından kalkmamaya devam ediyor.

                          Bu olumsuz şartların ortadan kaldırılması yaşlanma sürecini yavaşlatacaktır. Elektrik prizlerinin yatağınızın çevresinde olmamasına dikkat etmeli, televizyon karşısında mümkün olduğunca uzakta oturulmalıdır. Çünkü televizyon mesafe arttıkça elektromanyetik ışınlar azalır. Aynı şekilde kullandığınız bilgisayarın ekranının elektromanyetik ışın yansıtmaması gerekir. LCD adı verilen monitörler eletromanyetik ışık yansıtmadığı için daha sağlıklıdır.

                          KIŞ MEVSiMiNiN ÖNEMi
                          Kış mevsimi gerek dışarıda gerekse ev içinde solunan havanın daha hızlı kirlendiği bir mevsimdir. Hava kirliliğinin yaşlandırıcı etkileri kadar kalp ve solunum yolu problemlerine neden olması ve bu hastalıkları olanların şikayetlerini arttırması bakımından önemlidir. Kış mevsiminde hava kirliliğinin yoğun yaşandığı dönemlerde özellikle bağışıklık sistemi zayıf olanların, kanser, kalp ve akciğer, solunum sistemi hastalıkları olanların dışarıya çıkmaması alınacak önemli tedbirlerin başında geliyor.

                          TEMiZLiK MADDELERi DOST DEĞiL
                          Ev ve iş yerinde iç mekanlarda hava kirliliğine neden olan bir diğer etmen asbesttir. İnşaat endüstrisinde, ısı yalıtımında, sürtünmeye direnci azaltmak için kullanılır. Kanserojen asbest tozları solunan havaya karışmasıyla akciğer kanseri başta olmak üzere birçok kanser türüne zemin hazırlar. Ev temizliğinde kullanılan ve ev içi hava kirliliğine neden olan bazı maddeler yaşlanma etkilerini hızlandırmaktadır. Bunların seçimi ve kullanımı ile zararı en az boyuta çekmek mümkündür.

                          Egzoz gazındaki kanser riski
                          Egzoz gazı, kurşun, sülfat, asbest hava kirliliğine neden olan maddelerdir. Kalp,solunum ve akciğer hastalıklarının oluşum riskini arttıran bu hava kirliliğinin yaratıcı maddeleri aynı zamanda astım, akciğer kanseri, solunum yolu hastalıklarının nedeni olduğu gibi en yoğun yaşlanma etkisine sahip unsurdur. Hava kirliliğinin yoğun olduğu günlerde fazla dışarıda bulunmayın, dışarıda spor yapmayın, mümkünse ortamınızı değiştirin.

                          Kirli hava tehdit ediyor
                          Ev içinde hava kirliliği yaratıyorsanız uzun saatlerinizi geçirdiğiniz yuvanız tam bir tehdit ortamı demektir. İç mekanların havasını kirleten en büyük unsur Radon gazıdır. Mekanlara topraktan sızarak girer. Özellikle bodrum katlarında birikir. Radon açığa çıkaran taşlardan inşa edilmiş evler, havalandırması iyi olmayan beton binalar risk alanlarıdır. Radon gazının oldukça tehlikeli boyutu akciğer kanserinde önemli rol oynamasıdır.

                          Dr. İsmail Ağar

                          Yorum

                          • naz
                            Aktif
                            • 17 Ağustos 2008
                            • 373

                            #43
                            Kök hücre tedavisinde önümüz açık13.01.2009 17:52:34

                            Hücresel Tedavi ve Rejeneratif Tıp Derneği Başkanı Prof. Dr. Osman İlhan, geçen yılın ocak ayında yürürlüğe giren yönetmelikle başlatılan "Tedavi amaçlı deneme" uygulamasının Türkiye için büyük bir gelişme olduğunu, kök hücre tedavisinde bilim adamlarının önünü açtığı söyledi.
                            Yazı boyutu Azalt Arttır Geri İleri İlgili Haberler
                            Obezite bir kök hücre hastalığı mı?
                            Şirvan'a kök hücre nakli için izin gerekiyor
                            Görme özürlü bebeğin ışığa yolculuğu
                            Kök hücre ile kalıcı gençlik

                            The Marmara Otel'de düzenlenen "Kök hücredeki güncel gelişmeler ve etik sorunlar konulu basın toplantısında konuşan İlhan, 23 Aralık 2008'de yürürlüğe giren "Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmeliğin" 4'üncü maddesinin "Bilinen tedavi yöntemleri ile tedavisi mümkün olmayan hastalarda veya bu tedavi yöntemlerinin yüksek riskli olduğu durumlarda bilimsel araştırma sonuçlarının henüz kesin bir nitelik taşımadığı durumlarda dahi hastalığın tedavisi konusunda elde edilmiş somut bazı faydalardan yola çıkılarak hastanın rızası alınmak suretiyle yapılan tedaviye" izin verdiğini hatırlattı.

                            Sağlık Bakanlığına bağlı Kök Hücre Araştırmaları Komisyonunun bu tür müracaatları değerlendirdiğini belirten İlhan, hastanın rızası alındıktan sonra 3 uzman doktorun ölümle sonuçlanacak hastalıklarda bütün tedavi yöntemlerinin yapıldığını gösteren belge ve raporları ekleyerek komisyona başvurması gerektiğini anlattı.

                            İlhan, komisyonun hastaya faydası olacağını düşündüğü takdirde "tedavi amaçlı denemeye" izin verdiğini ifade ederek, "Sağlık Bakanlığı Kök Hücre Bilimsel Komisyonu bu konuda olumlu cevap verdiği bir çok müracaat var. Sadece kanser hastaları değil, birkaç farklı olgu var bunların içinde. Özellikle ALS hastaları için daha çok talep geliyor" diye konuştu.

                            Osman İlhan, "(Tedavi amaçlı deneme) uygulaması, Türkiye için büyük bir gelişmedir, kök hücre tedavisinde bilim adamlarının önünü açmıştır. Türkiye, uluslararası platformda ses getirecek ve 2010'dan itibaren Orta Doğu, Balkanlar ve Avrasya'da büyük atılım yapacaktır" dedi.

                            Yılda 3 bin kemik iliği nakli yapılması gerekiyor

                            Türkiye'de 20 yıldan beri kök hücre ve kemik iliği naklinin yapılabildiğini, her türlü doku ve hücrenin dondurulmasının mümkün olduğunu belirten İlhan, kemik iliğini sakladıktan 10 yıl sonra bile kullanıldığında yüzde 90 canlılık sağlanabildiğini anlattı.

                            İlhan, Türkiye'deki kemik iliği nakillerinde uygunluk oranının yüzde 25 olduğunu anımsatarak, hızlı işlenmesi gereken kök hücre ve kemik iliği nakillerinde reddi engelleyen bir yöntemin muhtemelen bu yılın sonunda ABD'deki İlaç ve Gıda Dairesinden onay alacağını söyledi.

                            İlhan, bu yöntemin doku reddini azalttığı için başta kemik iliği olmak üzere organ nakillerinde büyük gelişme sağlayacağını vurguladı.
                            Türkiye'de 4 yıl önce 700 olan kemik iliği naklinin bugün bin 100'e yükseldiğini dile getiren İlhan, "Ancak Türkiye'de hala yılda 3 bin tane kemik iliği veya kandan kök hücre nakli yapmamız gerekiyor. Bunun için akreditasyon ve standardizasyon gelişmeleri var. Gönüllü vericilik ve kordon kanı bankacılığı konularında gelişme var " dedi.

                            Kök hücrenin tedavi alanları

                            Herkesin kanında kök hücrenin bulunduğunu ve her organın kendine ait kök hücresi olduğunu anlatan İlhan, istenildiği zaman bunun alınıp saklanabildiğini ve kişinin kendinden alınan kök hücrenin çoğaltılarak kullanılabildiğini kaydetti.

                            İlhan, kemik iliğinden elde edilen kök hücrelerin kalpte hasarlı dokunun düzeltilmesi, Alzhemer ve parkinson hastalığının tedavisinde kullanılması için çalışıldığını anlattı.

                            Kök hücrelerin, barsak iltihabı, diyabet hastalığı veya idrar kesesi, soluk borusu veya barsak tedavisinde de kullanılmaya başlandığını, bu çalışmaların geliştirildiğini dile getiren İlhan, tümör aşısının da heyecan verici bir tedavi alanı olduğunu kaydetti.

                            Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay da Orta Doğu'da İsrail'den sonra ikinci, Türkiye'de ise tek bağışıklık tedavi merkezi olan ve kök hücre üretimi yapan Trabzon'daki Ati Teknoloji'nin kurucularından olduğunu söyledi.

                            Aralarında Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri vakıflarının da bulunduğu 53 ortaklı merkezin, ortalama 8 milyon TL'ye mal olduğunu anlatan Omay, tesiste kemik iliği hücresi, yanık tedavisi için anti-aging hücre, kıkırdak doku, kanser aşısı gibi birçok çalışmanın yapıldığını, bugüne kadar 200 hastaya hizmet verildiğini kaydetti.

                            Omay, Türkiye'de en az 6 adet daha bu tür tesise ihtiyaç bulunduğunu belirtti.

                            Dernek Genel Sekreteri Prof. Dr. Zafer Gülbaş da dernek olarak 5-8 Mart 2009'da Kapadokya'da "1. Ulusal Hücresel Tedavi ve Rejeneratif Tıp Kongresi" düzenleneceğini bildirdi.

                            Kongre kapsamında "Kök Hücre" ve "Hücresel Tedavi" olmak üzere 2 ayrı kurs verileceğini ifade eden Gülbaş, bu kursların tüm doktorlara açık olduğunu söyledi.

                            Gülbaş, Türkiye'nin hücresel tedavi konusunda Balkanlar dahil çevresindeki ülkeler arasında en ileri seviyede olduğunu, Trabzon'daki merkezin bir benzerinin komşu ülkelerinde bulunmadığını kaydetti.
                            istedigini soyleyen istemedigini isitir

                            Yorum

                            • güneşş
                              Tecrübeli
                              • 08 Ocak 2008
                              • 742

                              #44
                              kansere ilaç kayısı

                              Kansere karşı kayısı mucizesi
                              29 Ocak 2009 Perşembe 14:37
                              Kayısının kanser, karaciğer yetmezliği ve kalp krizini önlediği bunun yanında alkolünde olumsuz etkilerini ortadan kaldırdığı ortaya çıkarıldı.
                              Malatya'daki İnönü Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, kayısının kanser, karaciğer yetmezliği ve kalp krizini önlediği bunun yanında alkolünde olumsuz etkilerini ortadan kaldırdığı ortaya çıkarıldı.

                              Yaklaşık 4 yıl önce başlatılan araştırma hakkında bilgi veren, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Sitoloji ve Embriyoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Ali Otlu, elde ettikleri sonucunun kayısı ihracatına olumlu yönde etki yapacağını söyledi. Prof.Dr. Otlu, kayısının yıllık ihracat gelirinin 200 milyon dolardan 500 milyon dolara yükseleceğini vurguladı.

                              Bu araştırmanın ABD'de bilimsel bir dergide İngilizce yayınlandığını söyleyen Prof.Dr. Otlu, “Deney hayvanlarına kayısı yedirdik. Kanser ilacı verdik. Kayısı ile beslenen grubunun diğer gruplara göre daha az zarar gördüğünü gözlemledik” dedi.

                              Karaciğer hastalıklarında kayısının olası etkileriyle ilgili deney de yaptıklarını belirten Otlu, “Karaciğer hastalıklarında da kayısının çok önemli faydası olduğunu gözlemledik. Karaciğer yağlanmasını önlüyor” diye devam etti.

                              Malatya'nın en önemli gelir kapısı olan kayısının kalp ve böbreklere yararlı olduğunu belirten Prof.Dr. Otlu, araştırmada deney hayvanlarından kayısı yiyenlerin daha dayanıklı olduğunu gözlemlediklerini söyledi. Kayısının alkolün zararlarına etkisini araştırdıklarını bildiren Prof.Dr. Ali Otlu, “Deney hayvanlarına alkol verdik. Bunun sonuçlarına baktık. Kayısıyla beslenenlerde üreme işlemlerinin alkolden dolayı zarar görmediğini gözlemledik” dedi.

                              Kayısı ile ilgili 4 araştırma daha yapıldığını belirten Prof.Dr. Otlu, kayısı ihracatı yapan şirketlerin kayısının bilimsel yararlarıyla ilgili araştırmalar için kaynak ayırmasını istedi. Bu araştırmaya, İnönü Üniversitesi Kayısı Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç.Dr. Bayram Murat Asma ve Tıp Fakültesi öğretim üyeleri Doç.Dr. Feral Öztürk ile birlikte Malatya Kayısı Araştırma ve Geliştirme Vakfı, Malatya Valiliği de katkıda bulunuyor.

                              Yorum

                              • naz
                                Aktif
                                • 17 Ağustos 2008
                                • 373

                                #45
                                Taze Ekmek Mideye Oturur Diyenler....dikkat!!

                                Tazesi mideye oturur deyipte bayat ekmek tüketenler kanser tehlikesiyle karşı karşıya;Karaciğer, bağırsak ve mide kanserlerine yakalanma riski altındasınız!
                                2006'da 'en fazla ekmek tüketen ülke' olarak Guiness Rekorlar Kitabı'na giren Türkiye'de kişi başı yıllık ekmek tüketimi tam 200 kilogram. Türk insanının vazgeçilmezi olan taze ekmek aslında sağlığımızın düşmanı.

                                Ülkemizde taze ekmeğin mideye oturacağı düşüncesi ile bayat ekmek kullanımının çok yaygın olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Elif Güveloğlu, "Bu çok yanlış bir davranış. Çünkü bayat ekmek aflatoksin kaynağıdır. Aflatoksin de, kansere neden olduğu kanıtlanmış maddelerden biri" dedi. Aflatoksinin mide, bağırsak ve karaciğer kanseri oluşumunu tetiklediğine dair binlerce araştırma olduğunu belirten Güveloğlu, küflü gıdalar konusunda şu uyarılarda bulundu:

                                'Her dilime tek tek bakılmalı'
                                "Paket içindeki dilimlenmiş ekmekleri kullanırken, dilim aralarını çok iyi kontrol etmek, hatta koklamak gerekiyor, en ufak bir küf kokusu alınırsa, görüntüde bir şey olmasa bile o ekmeği tüketmemek gerekiyor. Paket ekmeklerin son kullanma tarihine değil, üretim tarihine bakmak ve üretim tarihinden sonra en fazla 3 gün içinde buzdolabında saklayıp tüketmek lazım."

                                'Küfü sıyırıp yemeyin'
                                Diğer önemli aflatoksin kaynaklarının da, mısır unu başta olmak üzere iyi saklanmamış tahıllar ve üzerinde beyaz tabaka birikmiş salça, turşu, şalgam türü mayalı yiyecek-içecekler olduğunu kaydeden Güveloğlu, "Üzeri küflü gıdanın küfünü sıyırıp altını kullanmak çok yanlış. Çünkü bu mikroorganizma gıdanın derinliklerine ulaşıyor. Yani üzeri küflenmiş salçayı, tamamen atmalıyız" diye konuştu.

                                Katkı maddeleri migren nedeni

                                Bir tarafta buğday krizi olacağı, diğer tarafta una zararlı katkı maddeleri katıldığı tartışmaları sürüp giderken, Dr. Elif Güveloğlu, ekmekte kullanılan katkı maddelerinin önemli hastalıklara yol açtığını söyledi. Dr. Güveloğlu, katkı maddelerini migrenden alerjiye, hatta kansere kadar birçok rahatsızlığın nedeni olarak gösteriyor. Birleşmiş Milletler'in açıklamasına göre de, önümüzdeki 5 yılda dünyada 'buğday krizi' bekleniyor.

                                'Kepekli ekmeğin namusu bozuldu'

                                Katkı maddelerinin yanı sıra ekmek üretiminde hileler de yapıldığını belirten Dr. Elif Güveloğlu, "Günümüzde ekmeklerin namusu bozuldu. 'Kepekli' diye ekmeklere boya katıyorlar" dedi. Dr. Güveloğlu, gerçek kepekli ekmek bulmanın zorlaştığını ifade etti. Uzmanlar, kepekli ekmeğin çok daha sağlıklı olduğunu, beyaz ekmekte vitamin ve mineral kaybı yaşandığını vurguluyor. Öte yandan Halk Ekmek yetkilileri, ekmek tüketiminde şu noktaların altını çiziyor:

                                * Tam buğday unundan yapılmış ekmeği öneriyoruz. Tam buğday ununda kepek oranı yüzde 13'tür. İlave değil, buğdayla öğütüldüğü için kepekli undan daha faydalıdır.

                                * Kepekli ekmekte beyaz una yüzde 25 oranında kepek ilave ediliyor, ama tam buğday unundaki besleyici değerleri yakalayamıyor.

                                * Sıralama yapacak olursak; öncelikle tam buğday ekmeğini tavsiye ediyoruz. Bulunamazsa kepekli ekmeği, kepekli ekmek yoksa son olarak beyaz ekmeği öneriyoruz.

                                Hepsinin yararı başka

                                * Mısır ekmeği: Çölyak hastalığında tüketebilecek tek ekmektir. Kişi hastalık sebebiyle buğday, arpa ve çavdar unlarından yapılan hiçbir ürünü yiyemez.

                                * Kepek ekmeği: Dış kepeği ayrılmış, ancak embriyo ve iç kepeği ayrılmamış undan elde edilen mayalı ekmek önemli bir B1 vitamini kaynağı. Çok kahve içenler, düşük kalorili diyet yapanlar, diyabet, kabızlık, spastik kolon hastaları ve doğum kontrol hapı kullananlar tercih etmeli.

                                * Çavdar ekmeği: Düşük tansiyon ve kalsiyum eksikliği olanlar bolca kullanmalı. Sporcular da çavdar ekmeği tüketmeli.

                                Vitaminlerin ancak % 10'u var

                                * Ambalajlı ekmek üreticileri neden zenginleştirilmiş ekmek üretimi yapıyor?
                                Gıda Güvenliği Derneği (GGD): Türkiye'de insanlar besin ihtiyaçlarının yarısını ekmekten, genellikle de beyaz ekmekten karşılıyor. Beyaz ekmeklerde ise vitaminlerin yalnızca yüzde 10'u bulunuyor. Bu duruma ekmeğe vitamin ve mineral takviyesi yapılarak çözüm geliştiriliyor.

                                * Ekmek şeker hastalığı yapar mı?
                                GGD: Hayır. Aksine kepek ekmeğini diyabet, kabızlık, spastik kolon hastalıkları ve doğum kontrol hapı kullananlar özellikle tercih etmeli.

                                * Ekmekte hangi katkı maddeleri kullanılıyor?
                                GGD: Enzimler (alfa amilaz enzimi), C vitamini (Askorbik asit), şekerler (sakkaroz, maltoz,fruktoz, glukoz), emülgatörler.

                                Halk Ekmek işi sıkı tutuyor

                                Yerli üretim buğday ununu tercih ettiklerini söyleyen Halk Ekmek yetkilileri, kullandıkları unda hiçbir katkı maddesi bulunmadığını belirtti. Yetkililer şunları kaydetti: "Fabrikaya gelen unlardan kamyondan inmeden numune alıp laboratuvarlarımızda test ederiz. Standartların altındaysa iade ederiz."
                                'Beyaz'lık iyi değil

                                Un değirmenden geçtikten sonra 1 ay kadar dinlenmeye bırakılırsa, kendiliğinden beyazlar, ilave beyazlatıcıya gerek kalmadan doğal haliyle olgunlaşır. Sonuçta pamuk beyazlığında olmasa da, ekmeğin istediği beyazlıkta olur. Bu yüzden dışarıdan beyazlatıcıya gerek yoktur. Dinlenmiş unun su kaldırma oranı artar ve biraz beyazlar. Un esmerleştikçe vitamin ve mineral değeri artar, beyazlaştıkça da zayıflar. Beyaz unun avantajı kolay ve kabarmış ekmek yapmaktır.

                                Tüketim azalıyor


                                Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarım ve hayvancılıkta 10 yılda yaşanan üretim ve tüketim dengesini içeren kapsamlı bir rapor yayınladı. Rapora göre; Türk halkı 1996-2006 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde ekmek ve buğday tüketimini azalttı. Buğday tüketimi 10 yılda 21.3 kilo birden düşerek 2005 yılında 168 kiloya geriledi.






                                Özlem Kamer'in haberi...
                                istedigini soyleyen istemedigini isitir

                                Yorum

                                Working...
                                X

                                Debug Information