Yılmaz Odabaşı'nın Yazdığı Hikayeler

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • ali şahin
    Katılımcı
    • 12 Mart 2007
    • 85

    #1

    Yılmaz Odabaşı'nın Yazdığı Hikayeler

    Kül Aşklar*

    Karanlık odalardan çıkmıştım; uykulardan, şubatlardan... Sokaklara panzerler, ıssızlıklara devriyeler tükürüyordu.

    Her günbatımı yüreğimi dar odalara kapatmanın acemisiydim. Dışarıda yalnızlık vardı, dışarıda kötülük. Dışarıda olmanın sevinci, geride kalanları içeride bırakıp çıkmanın utancını aşamıyordu...

    O utançla sayfaları ve sözcükleri kanatırcasına yazıyordum. Kançanağı gözlerle uykusuz sabahlara kalırken, yorgun, yaslı başımı çalışma masamın üzerine gözlerim kapalı düşürünceye kadar. Bir de yazmasam… Yazmasam bir çılgınlık yapardım...
    Yaşamak için çalışmak zorundaydım. Aynı günlerde bir iş bulup çalışmaya başladım. Eczanelerin laboratuvarlarında o yıllar üretilen majistral (el yapması) ilaçlar için kimyasal maddeler satıyor, bir haber ajansı adına da muhabirlik yapıyordum. Seyahat ettiğim Güneydoğu'nun il ve ilçelerinde nicedir uzak olduğum insanların trajedisine dudaklarımı kanata kanata tanıklık ediyordum.

    Ben öyle yalnız, savruk bir adam; üç gün süren bir seyahatin son durağında, Mardin'in Kızıltepe ilçesinde bir eczanede otururken içeriye genç bir kız girdi. Önce gözlerimi kaçırdım, ama mutlaka ona bakmak geldi içimden ve dönüp baktım. Siyah saçlarını atkuyruğu yapmış, beyaz bir tokayla bağlamıştı. Mahçup ve ezik süzülüp girmişti eczaneye. İçeri girerken ayağının hafif aksadığını farketmiştim.

    Eczanede görevli çocuğa ayağını göstererek, “İlaç istiyorum,” dedi kısık bir sesle. Sonra dönüp bana baktı. Ben de bir incelik sayarak gülümsedim. O da buruk bir gülümseme iliştirdi yüzüne ve biraz şaşkın… Bu yakınlaşmayla sordum:
    “Ayağınıza ne oldu?”

    Gözleriyle beni süzerek başını iki yana salladı:
    “Sivrisinekler… Sivrisinekler ısırdı!” dedikten sonra yine mahçup bir edayla başını önüne eğdi…

    Eczanedeki çocuğa, rivanol solüsyonunun ayağındaki yaralara iyi gelebileceği söyledim. Çocuk solüsyonu hazırlamak üzere eczanedeki laboratuvara girdiğinde, o da taburelerin birine oturup beklemeye koyuldu. Birden göz göze geldik… “Doktor musunuz?” diye sordu. Olmadığımı söyledim ve kendimi birkaç cümleyle tanıttım. Kısa aralıklarla her fırsatta birbirimizi süzüyorduk. Bu arada ben de sorular yöneltip onu tanımaya çalıştım.

    “Nerelisiniz?”
    “Sakaryalı.”
    “Burada memur musunuz?”
    “Öyle… Öğretmenim.”
    “Kızıltepe'de mi?”
    “Hayır, Şenyurt'ta.”
    “Bilmiyorum. Neresi bu Şenyurt?”
    “Buraya yakın küçük bir nahiye, sınırda.”
    “Sakarya'dan gelip burada öğretmenlik yapmak zor olmalı bir genç kız için.”
    “Evet, ama n'apalım işte birilerinin de burada çalışması lâzım…”

    Konuşurken her cümlenin bitiminde başını önüne eğiyor, gözlerimden her fırsatta kaçıyordu. Ses tonundaki burukluk, kısıklık önce kulaklarıma çarpıyor, sonra beynimin, yüreğimin derinliklerine beni büyülercesine yayılıyordu. Onu mutlaka daha iyi tanımak istedim…

    Yeni bir soruyla, sanatla ve özellikle edebiyatla ilgilendiğini ve ne bulursa okuduğunu söyledi. Bazı sanat dergilerinin değil ilçeye, il olan Mardin'e bile gelmediğinden yakındı. Ona çantamda bulunan ve yollarda okumak üzere yanımda taşıdığım birkaç sanat dergisini uzattım:

    “Alın bunları, okursunuz,” dedim.

    Ama o, sadece göz gezdirip sehpanın üzerine bıraktı dergileri.
    “Bunlar sizin, almayayım,” dedi.

    Bir süre sustuk.
    Sonra çaylarımızı yudumlarken ikimiz de ısrarla birbirimizi kaçamak bakışlarla izlemeyi sürdürdük. Bir ara haberleşmeyi önerdiğimde reddetmedi, ama yanakları allaştı, yüzü kızardı. Okul adresini yazdırırken heyecanlıydı. Ben de kartımı uzattım ona.

    Kalkarken suçluluk duyuyor gibiydi. O da bana duyduğu sempatiyi gizlemek için oldukça özenli davranmıştı. Başını kaldırmadan iyi günler dileyerek çıktı…

    Bir genç kıza yaşamı boyunca öğretilen katı ahlâk kurallarıyla birlikte, bu taşra atmosferinin, acımasız tabuların ona yansıttıklarını, dayattıklarını düşündüm bir an; bu denli mahçup, ezik davranmasına kızamadım bu yüzden. Oturduğum yerde karmakarışık duygularla uzaklaşıp gidişini izledim.

    Eczanedeki çocuk garipseyerek, “ne oldu?” diye sorduğunda hiçbir yanıt veremedim. Sonra kalkıp ilçeden ayrılmak üzere taşıt durağına doğru yürüdüm. Diyarbakır'a varıncaya dek yol boyu sesi uğuldayıp durdu beynimde…

    Bir hafta kadar sonra ona bir mektup yazdım. Onun da yanıtı gecikmedi. Daha sonra yazdıklarımızdaki içtenlik daha bir boyutlandı. Giderek yüreğimi yüreğinin çırpınışlarına yasladım onun; sesine ses verdim. “Mum ışığı,” dedim ona: “Sevgili mum ışığı, sizler, bu ülkenin uzak ilçelerinde, dağ başı yalnızlıklarında uzak ve tek mum ışıklarısınız; ama birgün bütün mum ışıkları yandığında bir düşün o aydınlığı!”

    Mektuplarımızda yalnız birbirimizin hüzünlerini, coşkularını ve düşüncelerini değil, kendimizce yeryüzünün bütün acılarını ve sevinçlerini de paylaşıyorduk; bütün insan çığlıklarını bir bir, sanki bizimmiş gibi…

    Ben kırgınlıklarımı da taşıyordum ona. Daha bir yıl önce sokaklarda kırlangıç sürüleri gibi kümelenmiş o uçarı çocuklar yoklardı artık. Onları infaz gecelerinde, mülteci kimliklerinde unutmuş gibiydi birileri. Kimileri de bir karanfil bırakabilmek için gömüt taşlarını bile bulamadığımız ölülerdi… İşte bunların yaşattığı hüznü de tanımlıyorduk birbirimize.

    İki üç ay kadar sonra haftada bir kez ulaştırdığımız mektuplarda yüreklerimizi yasladığımız birer dağ olduk birbirimiz için. “Bir of çeksen karşıki dağlar yıkılır, ama çekmiyorsun!” diyordum. O da yanıtlıyordu: “Beş aydır offf çekiyorum da burada; değil dağ, şu Kızıltepe'nin tepesini bile yerinden kıpırdatamadım…” Bu kez yeniden yanıtlıyordum: “Kızıltepe'nin tepesi yerinden kıpırdamaz; çünkü tepesinden puşisini almışlar ve dolayıp kızıllığını tel örgülere, içine de Mehmetçikler koymuşlar; bundan kuma görmüş gelin gibi kırgındır. Başka tepelere bakalım, başka dağlara…”

    Yeryüzünün ortasına düşmüş ve giderek büyüyen yalnızlığımızı birbirimizin duyarlığına çarparak parçaladık. İki kişilik evreni adeta tek kişilik kıldık. Mektuplar, şiirler, kitaplar ve fotoğraflarla ne kadar çok şey paylaşılabiliyorsa o kadarını paylaştık onunla. Öyle temiz, yalansız dolansız bir dostluğu kale gibi diktik aramıza. Yorulmadan, içtenliği sakınmadan, bıkmadan…

    Sonunda ısrarlarıma dayanamayıp benimle ikinci kez görüşmeyi kabul etti. Kızıltepe'de birlikte oturacağımız uygunlukta bir tek mekân bile bulunamadığı ve söylentilerden sakındığı için, Mardin'de kentin tek caddesinde bulunan Bayraktar Otel lobisinde buluştuk. Kalabalık lobideki ölümcül sessizlikte bizi meraklı gözlerle süzen ve birbirinin kulağına fısıldaşan erkek kalabalığının içinde kaçak çaylarımızı yudumlayarak bir şeyler konuşmaya çalıştık, ama başaramadık.

    Susmak da söylemekse bazen her şeyi, yarım saat kadar öylece kalıp ayrı istikametlere yönelerek ayrıldık.

    Sonraki ay, dışarıda kalabildiğim o sınırlı sürenin ardından askere gitmek zorundaydım. Art arda ulaştırılan tebligatlar bitmiş, yerini semt karakolu polis memurlarının apansız geliş gidişleri, çağrıları almıştı. Seçeneğim yoktu.

    Fotoğraf ve mektuplardaki uzak sevgili, yaklaşık iki yıl sürecek bu dönemde kim bilir nerelere giderdi... Beş ayda beş yılmış gibi yakınlaşıp sevdiğim, o boğuntulu günlerinde sesimi sesine yasladığım, beni büsbütün unuturdu belki. Hem artık ona daha yakın olmak istiyordum. Adını andığımda kendi kendime Ceyhun Atuf Kansu'nun bir köy öğretmenini anlatan şiirini mırıldandığımdı o; benim kadınım da olabilirdi…

    Yazdığım son mektupların birinde onu bana daha yakın kılacak bir bağ olarak evliliği düşündüğümü söyledim. “Gideceğim,” dedim: “Sen benim insanımsın. Şimdi de benim kadınım ol diyorum, nişanlanalım…”

    Yanıtı gecikti. İki hafta kadar sonra gönderdiği kısa bir mektupta, memleketine döndüğünü, ailevi sorunları olduğunu ve evliliği o aşamada “düşünmediğini” yazıyordu. Büyüttüğümüz içtenliğe, yakınlaşmaya rağmen bu denli yapay satırları ilişkimize yakıştırabilmesine çok içerlemiş, şaşırmıştım.

    Bu yüzden, yirmi üç yaşımında uçarılığıyla, bir feodal gururla, bu dostluğu o kısa satırlardaki içtensizliği ve beni ummadığım biçimde reddedişiyle noktalamak zorunda olduğumu düşündüm…

    Askere gideceğim gün yola çıkmadan önce Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmene bir not yazarak, “Bugün bulunduğum kentten ayrılıyor, askere gidiyorum,” dedim. Soğuk bir kış günüydü. Yollarda çingene çadırlarına kar yağıyordu. Askere gitmek üzere bulunduğum kentten ayrıldım…

    İki ay kadar sonra kısa bir not da acemi birliği çavuş talimgâh bölüğünden, eğitimle geçen zorlu bir günün akşamı ranzamda alelacele yazdım. Bu notla, belki tavrına ilişkin onarıcı olabileceğini umuyordum. Fakat çok geçmeden ulaşan uzun mektubunda, nedense beni nankörlükle itham ediyordu; üstüne üstlük okulunu bitirmek için yaya gidip geldiği kış günlerinden söz edip, beni olmadığım biçimde yorumlayan satırlarına dek sürüp giden uzun mektubunda ne anlatmak istediği net değildi. Hak etmediğim suçlamalarla dolu ve sağlıklı düşünerek yazmadığına inandığım o mektubuna bir yanıt vermedim…

    Askerlik dönemimi bitirinceye kadar ona bir daha yazmadım ve hiçbir haber de alamadım. Ama hep andım onu. Her anımsayışımda burkuldum. Bu büyük dostluk, bu sevgi böyle bitmeyebilirdi dedim hep.Fakat onu hiç unutamadım…

    Sivil yaşamıma yeniden, kötü bir başlangıç yaptım; yargılanmamın sürdüğü bazı dosyalardan dolayı arandığım için memleketime dönemedim. Ülkede sıkıyönetim vardı. Yoğun istihbarat ablukasında girdiğim işlerden kısa sürede çıkarılıyordum. Aç kalıp, işsiz kalıp mecburen örgütsel ilişkiye gireceğim ve böylece enseleyip benimle bir örgütün çökertilebileceği sanısıyla her saniye izlendiğimden bile habersizdim.

    Kırk beş gün süren bir gözaltı yaşadım bu arada. Çok sarsıldığım, büyük düşkırıklıkları yaşayıp her türden işkenceye maruz kaldığım berbat günlerdi… Oluşturmaya çalıştığım kitaplığıma, yazışma dosyalarıma, yazdığım bütün şiirlere ve yazı makineme el konuldu… Şikâyet edebileceğim hiçbir mercii yoktu. Her anlamda mağluptum…

    Daha sonraki ay, biraz soluklanabildiğim günlerde onu yeniden bulabilme isteğime teslim oldum. Tanımlayamadığım psikolojik dürtülerle hayatımda bir başka kadın düşünemiyordum. Önce Şenyurt'a, okuluna yazdım. Mektup, “belirtilen adreste bu isimde bir öğretmen yok” notuyla geri geldi. Onu mutlaka bulmak istiyordum. Bursa'dan Mardin PTT'sini bağlatarak okulunun numarasını edinip telefon ettim bu kez. Telefondaki görevli, tayininin Ankara'ya çıktığını söyledi; ama hangi semte, hangi okula gittiğini bilmiyorlardı…

    Soracağım başka hiçbir yer yoktu. Gündelik hayatın sürgit telaşına kaptırdım kendimi. Onu unutmak zorunda olduğumu düşünüyor ve bu konuda kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Gördüğüm, tanıdığım bütün kadınlarda onu arıyordum; ama değil mi ki herkes kendisiydi...

    Sonra aradan bir yıl daha geçti…

    Bir gün Bursa Kültürpark'ta bir kitap sergisinde baktığım sanat ve edebiyat dergilerinin birinin kapağında birden onun adını gördüm. Büyük bir heyecanla açıp oracıkta dergiyi okumaya başladım. Okumayı sürdürdükçe ürperiyor, bulunduğum kalabalıkta şaşkınlığımı belli etmemek için kendimi zor tutuyordum.

    Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmen, yıllar sonra “Oluşum” adlı bir derginin öykü ve şiir özel sayısındaki bir öyküyle “bizi” anlatıyordu. Öyküyü bitirdiğimde karmakarışık duygularla boğulur gibiydim… Bir an yüreğimin atışlarını orada bulunan insanların duyacağını sanıp kendimi dışarı attım. Berbat bir yağmur vardı. Rastladığım salaş bir meyhaneye girdiğimde sırılsıklamdım. Beni kimsenin göremeyeceği kuytu bir yere oturdum. Derginin sayfalarını aralayıp öyküyü yeniden buldum ve her satırını yeniden okudum.

    Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmen, nice yılın ardından şöyle yazıyordu o temiz dostluğun beslediği sevgiyi:

    “Şenyurt'a geleli onbeş gün kadar olmuştu. Bataklıkların yoğun olduğu bir yerde adeta sivrisineklerin saldırısına uğruyorduk. Bacağım da bu yüzden mosmor olmuştu. Mardin'in bu şirin sınır bucağında sağlık ocağı bulunmadığı için tedavi de olamıyordum.

    Cumartesi gününü bekleyip Kızıltepe'ye gittim. Sağlık ocağı ilçenin diğer ucundaydı. O kadar yolu göze alamamıştım. Topallayarak yürürken gördüğüm ilk eczaneden içeri girdim. Eczacı çocuk tezgâhın başında duruyordu. Ayağım için ilaç istediğimi söyledim (…)

    Masanın yanındaki sandalyede iyi giyimli genç bir adam dikkatimi çekti. Ona baktığımı görünce gülümsedi. Ben de güldüm. Ne tuhaftı; sanki yıllardır tanıyordum onu! Eczacı çocuk sessizliği bozarak bana döndü ve yanındaki sandalyeyi göstererek:

    – Oturun, dinlenin, dedi.

    Canıma minnetti. Hemen oturdum. Gözlerim genç adamın üzerinde yine; nereden tanıyordum, kimdi? diye düşünürken, o ise eczacı çocuğa:
    – Ne vereceksin? diye sordu.

    Eczacı çocuk birkaç ilaç ismi saydı.

    Ona dönerek:
    – Doktor musunuz? diye sordum.
    – Hayır, dedi.

    Saçları alnına dökülmüş; hüzünlü bir yüz ifadesiyle dışarıya bakıyordu. Sanki benimle değil, dışarıyla konuşuyordu, dalgındı…
    – Ben öğretmenim, dedim.

    Gülümsedi…
    – Öğretmenleri severim. Babam da öğretmendi…

    Sorumu tekrarladım:
    – Sahi ne iş yaparsınız?
    – İlaç işi, muhabirlik filan. Bir de edebiyatla ilgileniyor, şiir yazıyorum.
    – Demek meşhur olacaksınız?

    Yüzü birden asıldı:
    – Niyetim o değil. Siz edebiyatı sever misiniz?
    – Evet.
    – Hiç yazdınız mı?
    – Hayır, dedim.

    Sohbetimiz giderek koyulaşmıştı. Yerde duran çantayı alıp dizlerinin üstüne bıraktı. Çantayı açıp içinden birkaç sanat dergisi çıkararak bana uzattı.
    – Bakmak ister misiniz?

    Alıp şöyle bir göz gezdirdim. Sonra tekrar masaya bıraktım.
    – Nasıl? – Çok güzel… Arada bir bu küçük ilçede ne bulsam ben de okuyorum, dedim.

    Bir yandan konuşuyor, bir yandan onu incelemeye devam ediyordum. Göz göze geldik; birden sanki gözlerimden uzaklara gitmiştim, kaybolmuştum. Hemen başımı çevirdim. Yüzüm yanıyordu… Sesiyle kendime geldim:
    – Dost olalım, haberleşelim.

    Hiçbir şey söyleyemedim.

    – Yalnız yazışarak. Bunda çekinecek hiçbir şey yok, dedi.
    – Önce siz yazın, dedim ben de.

    Adresimi aldı. Bana kartını uzattı. Oradan hemen uzaklaşmak istiyordum. Bu yaşta, bir erkeğe karşı ilk kez kendimi böyle yakın hissetmiştim. Hemen oradan gitmeliydim. Bu arada eczacı çocuk da ilaçları hazırlamış, bir ona bir de bana bakıyordu. Çantamdan para çıkarıp çocuğa uzattım, ilaçları aldım ve kapıya yönelerek “iyi günler” diledim.

    Mutluluktan uçuyordum. Bacağımın ağrısını da unutmuştum. Hatta sivrisineklere kızmıyordum bile…

    Eve geldikten bir hafta kadar sonra okulun müstahdemi birkaç mektup getirdi. İkisi ailemden geliyordu. Birisi ise ondandı. Ailemden gelenleri bırakıp onun mektubunu hemen açtım. Çok heyecanlıydım…

    Mektubuna bir şiir örneğiyle başlamıştı. Yanıtımı hemen yazdım; bana daha yalın yazmasını da ekleyerek. Yanıtları artık daha yalındı. Şiir, dergi, kitap ve mektup örgüsüyle arkadaşlığımız sürüyordu. Bana görüşmeyi öneriyordu, ama ürküyordum. Belki de yetişme tarzımdan dolayı çekiniyordum. Oysa onu çok seviyordum...

    Nihayet mektuplarımdan anlamış olacak ki, bir mektubunda bana evlenmeyi öneriyordu.

    Şubat tatiline az kalmıştı. Yanıtımı ona Sakarya'dan yazacaktım. Ertesi gün bana gönderdiği bir şiir kitabı elime geçti. Yolculuğum boyunca o kitabı okuyup her saniye onu düşündüm.

    Sakarya'ya döndüğümde annem ağır hastaydı. Bir yanda ailevi üzüntüler, bir yanda ailemin siyasal suçlardan yargılanmış bir Kürtle evlilik düşünmeme itirazı ve ona olan sevgim beni boğuyordu… Beni anlayacağını umarak yanıtımı olumsuz yazdım. Tatilin sonuna doğru annem biraz iyileşmişti.

    Şenyurt'a döndüğümde onu reddedişimi gurur sorunu yapıp bana çok kızan bir mektubunu aldım. Mektubunda bulunduğu şehirden ay-nı akşam ayrılacağını yazıyordu. Yıkılmıştım… Gözyaşlarıma engel olamadım. Günlerce ondan haber bekledim. Öğrencilerime de doğru dürüst ders veremiyordum. Bir ay sonra gelen mektubunda havadan sudan şeylerle bütünleşen kısacık satırlarla asker olduğunu yazıyordu.

    Hemen kâğıda kaleme sarıldım. Ona kendimi olmadığım biçimde göstererek hırsımı almak istedim; bana çok acı çektirmişti… Bir anlık hırsın ürünü olan o mektup, arkadaşlığımızı iyice kopardı…

    Yaklaşık beş ay süren bu dostluk bitmişti. Bende kalan iki kitap, bir şiir ve fotoğrafı hâlâ kitaplığımda durur. Aradan ondan uzak, ama aynı tazelikte yıllar geçti. Her hafta sonu geldiğinde içimi bir burukluk kaplar; hep o siyah gözleri ve o ılık Cumartesiyi anımsarım…”

    “Ilık Bir Cumartesi” adlı bu öyküyü iki kez okuyup bitirdiğimde, onu mutlaka yeniden bulmaya karar verdim…

    Bu kez yolumu bir biçimde Ankara'ya düşürüp Bakanlığa gittim. Oradaki kayıtlara göre Ankara'daki bir okulda bir süre çalıştıktan sonra istifa etmiş görünüyordu.

    Onu bulabilmek için yapabileceğim tek şey kalmıştı; o da memleketine gitmekti. Bana yıllar önce yazdığı mektupların birinde, çocukluğunu anlatırken, “Evimiz o kentteki taburun karşısındaydı,” demişti; elimde herhangi bir adres yoktu.

    Memleketine gidip o kentte iki tabur buldum; birinin karşısında futbol sahası, diğerinin karşısında ise inşa halinde bir yapı vardı… Onu bulabilmek için binlerce evden hangisinin kapısını rastgele çalabilirdim?

    Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmeni koca bir ülkede, milyonlarca insan kalabalığının içinde arıyordum. Koşullarımı zorlayarak yüksek tirajlı gazetelerin birine ilan vermeyi bile düşündüm; ancak ailesinin hesap sorması halinde acaba nasıl savunurdu kendini? Bu sürede nişanlanmış veya evlenmişse, bu ilanı eşine nasıl açıklardı? Hem, yazan bir insan olarak o ilana imzamı uluorta koyabilecek miydim?

    Memleketinde onu bulamayıp, ertesi sabah o kenti terk ederken, önceki gece yazdığım bir şiiri de avuçlarımda tutuyordum. Ondan büsbütün uzaklaşıp gittiğim o soğuk kış gününün ardından, yıllar sonra o şiiri bindiğim otobüsün hareket etmesiyle pencereden dışarı attım. O buruşuk kâğıttaki dizeler, rüzgârla birlikte savrulup gitti o kentin caddelerine.

    Otobüs giderek uzaklaşırken, onu bulup yüz yüze veremediğim mesajı o kentin ortasına bir kâğıtla salıvermiştim:

    “resmin rehindir gurbetimde
    gurbetimde sesleri aşındırmış kimliksiz bir kasaba
    ve senin kederini ıslatan o yağmurlar rehin
    alnı özlemle dağınık bir akşam getirdim sana
    gel, büyüt ellerinle, konuk et sıcaklığına
    konuk et kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana
    ve akşam… bir kez daha!
    saçlarını topla ve dağıt sesini rüzgârlara
    “bir of çeksen karşıki dağlar yıkılır”
    çekmiyorsun!
    akarsuları imrendiren yüzün de
    sabahçı kahveler de biliyor
    görüşmeyeli yorgunum yıkık kentler kanadı sevinçlerimle
    görüşmeyeli ya sen nasılsın
    adım, adresim durur mu defterinde?

    (…)”

    Ardından son kapıyı da çalarak, o yıllar yayınlanan “Oluşum” dergisi yayın yönetmeni hanımı buldum. O öykünün yayınlandığı “Öykü ve Şiir Özel Sayısı”nı göstererek onun adresini istedim. Yayın yönetmeni hanım, öyküyü bırakıp gittiğini, daha sonraki ay yayınlanıp yayınlanmayacağı konusunda yalnız bir kez telefon ettiğini ve bir daha görünmediğini söyledi… Böylece çalabileceğim en son kapıyı da çalmış, hiçbir sonuca varamamıştım. Onu sorabileceğim hiçbir yer kalmamıştı artık...

    (O, yoksa, ulaşamadığım için mi aranıyordu? Elde edemediğim bir kadın olarak mı özleniyordu? Eğer öyleyse, onu aramam, bulmam yanlış olacaktı… O, yıllar önce saklı boğuntularıma kattığım insandı ya, bu yüzden bir minnet duygusuyla mı arıyordum? Onu bulabilmek için yıllardır bir ısrara, sadakate niçin zorluyordum kendimi?
    Neydi beni ona çeken? Sevgi miydi? Oysa sevgiyi biz kuşak olarak da hiç tanımamıştık ki... Yoksa nice paylaşımdan sonra her birimiz ayrı yerlerde olgunlaşırken, bir başıma yürüdüğüm kendi yazgımda, yalnızlığımda önüme çıkan ihanet duygusu muydu beni ona yönelten? Mektuplarla bir insan ne kadar tanınabilirdi? İki kez görüşmede ne kadar sevilebilirdi? Belki o yıllara ait savruluşlarda kafamda abartmıştım onu. Onu bulsam yüreğimdeki fırtınalar, iç hesaplaşmalar dinecek miydi?)

    Bu düşüncelerle onu bulmaktan, dahası bulmaya çalışmaktan caymak zorunda olduğuma yeniden inandırdım kendimi. Yıllar sonra ilk kez bir başka kadına yer açtım. Yaşam devam ediyordu ve onu unutmak zorundaydım…

    Eski dosyalarımın birer birer tahliye ya da beraatle sonuçlanması ve Diyarbakır'daki sıkıyönetim basıncının biraz durulmasıyla, tam dört yıl sonra memleketime yeniden dönebildim.

    Yeniden bir ilaç firmasının Güneydoğu bölge mümessilliğine ve yeniden aynı il ve ilçelere yoğun iş seyahatlerine başladım. Mardin ve Kızıltepe'ye yaptığım her gezi, tüm sarsıcılığıyla onu yeniden anımsatıyordu bana…

    Kızıltepe'ye gidişlerimde, dört yıl önce ilk kez görüştüğümüz o eczaneye hep dağıla dağıla bakıyor, onu her seferinde o öksüz ilçenin kuraklığında düşlüyordum; eczanenin içine baktığımda ise, ya başkaları oluyordu ya da hiç kimse…

    Yine bir Mardin seyahatinde, kaldığımız otelin terasındaki restaurantta bir başka ilaç firmasının temsilcisi Ertuğrul'la günün yorgunluğunu atıyor, rakılarımızı yudumluyorduk. Mardin'in sınırlı bir alana yayılmış cılız ışıklarının onbeş km. kadar uzağında kalabalık ve canlı ışık kümeleriyle görünen Kızıltepe'ye dalıp gitmişti gözlerim.

    O ışık kümesinin içinden yüreğini kemire kemire gelip geçmiş binlerden bir köy öğretmenini, Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmeni yıllar sonra yine Mardinli bir yolculukta burkularak anıyordum… Dalgınlığım Ertuğrul'un dikkatini çekmişti; sorup üsteledi, ama hiçbir şey söylemek gelmedi içimden. Neyi, ne kadar anlatabilirdim… Sessizce sürüp giden yemek boyunca bir ara sordum:
    “Sen İstanbullu muydun Ertuğrul?”
    “Hayır, Sakaryalı,” diye yanıtlayınca şaşırıp kaldım… Ne garipti; yıllar sonra yine Mardin'de bir başka Sakaryalı…

    Tam altı yıl sonra ilk kez, başından sonuna dek anlattım Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmeni. Ertuğrul dikkatle dinledi. Sözümü bitirirken, “Onu bir daha bulamadım Ertuğrul,” dediğimde, Ertuğrul'un gözleri ıslaktı. Gözbebeklerine biriken yaşları akıtmamaya çalıştı…

    “Kızkardeşim halen Sakarya'da öğretmen. Tatile gidişimde onu mutlaka araştıracağım, söz veriyorum,” dedi. Sonra sustuk… O gece başka bir şey konuşmadık.

    Bir ay kadar sonra Diyarbakır'da SSK Hastanesi doktorlarıyla poliklinik odasında sohbet ederken, içeri giren Ertuğrul hışımla çıkışıyordu:
    “Neredesin kardeşim. Günlerdir arıyorum seni! Dışarıya çıkalım, sana çok önemli bir haberim var…”

    Altı yıldır aradığım adresi bulabilmemin bu kadar kolay olacağını ummuyordum! Ertuğrul cebinden adresi çıkarmış bana uzatıyordu:
    “Kız kardeşimle aynı okulda öğretmenlermiş. Daha ben araştırmamıştım ki, ikisi bir gün sohbet ederlerken, kız kardeşim benim bu kentte olduğumu söylemiş, yaptığım işi de. O da 'bir sor' demiş, 'o da bu işi yapıyordu, tanıyor mu acaba?' Kız kardeşim de bana telefonda sordu, ben de seni tanıdığımı söyleyince hemen adresini yazdırdı, al,” dedi.

    Onu bulmuştum... Nihayet bulmuştum! Ama ne garipti ki, onu birlikte olduğum bir kadınla evlenmeye karar verdiğimiz günlerde bulmuştum…

    Yine de o günün akşamı Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmene kısa bir mektup yazdım. Mektubumda: “Aradan geçen altı yılın bizlerden çok şey alıp götürmüş olabileceğini” söyledim ve ekledim: “Yaşamımıza başka insanlar da girmiş olabilir. Bunca yıl sonra yeniden karşılaştığımızda ikimizin de birbirimizi eskisi gibi bulma umudu olmamalı.” dedim.

    Mektubumun sonunda ise: “Yıllar sonra onu yeniden bulabilmenin sevincini, heyecanını yaşadığımı, ama birbirimizde bıraktığımız gibi güzel kalabileceğimizi ve hiç görüşmeyebileceğimizi” sözlerime ekledim.

    Sonra yanıtını beklemeye koyuldum. Gelen mektubunda şunları yazıyordu:
    “…Senden uzak geçen yıllar, yine hep seni özleyerek geçti. Bunca yıl sonra senden haber almak beni nasıl sevindirdi bir bilsen…

    Askere gitmeden önce yazdığın o mektupta beni kırmıştın. Bana yazmadığın o bir aylık sürenin nasıl geçtiğini bilemezsin. Bir ay sonra gelen o havadan sudan şeylerle bütünleşen mektup ve bir anlık kızgınlık, beni o yalanları yazmaya itti… Şimdi beni bağışlamanı istesem affedebilir misin bilmiyorum.

    Şenyurt'taki o mutsuz günlerimden sonra Ankara'ya tayinim çıkmıştı. Bir yıl geçmeden oradaki görevimden istifa edip özel bir lisede çalışmaya başladım. (…) Çalıştığım okulda Ertuğrul'un kardeşi Nursel'le tanışmıştım. Bir sohbet esnasında kardeşinin orada olduğunu ve tıbbi mümessillik yaptığını söyledi; arkadaşımın kardeşine anlattığın gibi, ben de seni Nursen'e anlattım. İnanılması ne zor bir tesadüf bu!

    Söylemek istediğim çok şey var. Ancak ifade edemiyorum! Seni çok özlediğimi ve Sakarya'ya gelmeni çok istediğimi söylesem gelir misin? Ben yıllardır hep seni bir kez daha görmeyi arzuladım. (…)”

    Sonraki hafta atlayıp Sakarya'ya gittim. Önce bir otele yerleştim. Okuluna telefon ettim. Çok garip duygularla bocalayarak konuşmaya çalıştık. Geldiğimi, onu beklediğimi söyledim. Ama o ise, o gün nöbetçi öğretmen olduğunu, okul çıkışı kuaföre gitmesi gerektiğini, yorgun ve dağınık olduğu için onu o haliyle görmemi istemediğini belirtip, ertesi sabaha o kentin büyük postanesinin önünde randevu verdi.

    O gece hiç bilmediğim o kentte dolanıp durdum…

    Sabahleyin saptadığımız yerde beklemeye koyuldum. Randevu saati geçmişti, ama o görünürde yoktu… Beklemeye devam ettim... Postanenin içindeki insanlara baktım, yoktu! İçerde yaşlı bir hanımla az ilerisinde şişman ve çok süslü bir hanımdan başka kadın yoktu…
    Dışarı yöneldiğimde içerdeki şişman hanımın gülümseyerek bana doğru yürüdüğünü gördüm. Durup baktım, onu daha önce hiç görmediğimi düşündüm. Koyu renk camlı gözlüğünü çıkarıp yüzüme dikkatle baktığında irkildim! Gözleri… Evet, o gözleri tanıyordum! O gözler Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmenin gözleriydi. Gözlerini tanıdım; sadece gözlerini! Donakalmıştım…

    Adını mırıldandım ve kekeleyerek, “Çok değişmişsin,” diyebildim sadece. O ise, “Biraz kilo aldım” demekle yetindi; ama biraz değil, oldukça toplu bir hanımdı karşımdaki… Siyah bir döpiyes giymiş, boynuna bordo renk bir fular bağlamıştı. Fuların altından görünen altın kolyelerin, bileklerine dizili bileziklerin ışıltılarıyla bezgindi… Saçlarını boyatmış, kabartmış ve ön kısmını bir şapkanın önü gibi spreyle dimdik tutturmuştu. O narin, naif yüzü çok değişmiş, avurtlarına uzun ve siyah kıllar, gözlerinin altına yağ kümeleri birikmişti. Çok yapay, dudaklarından taşan boyalarla, “çıkalım,” dedi…

    Ben şaşkınlığımı atamamıştım üzerimden. Dönüp bir kez daha baktım gözlerine. Gözleri, değişmeyen yalnız gözleriydi; ama gözleri de parıltısını yitirmiş, kirpiklerinin ucuna rimel artıkları birikmişti. Oysa ben Ceyhun Atuf'un şiirindeki o öğretmeni arıyordum; o yalın görünümlü, o masum köy öğretmenini, ilk günkü gibi… Saçları at kuyruğu ve topuksuz ayakkabılarıyla o heyecanlı, mahçup taşra öğretmenini… Şimdi yanımda yürüyen bu bütün doğallığını yitirmiş şişman hanım o muydu?

    “Tanrım!” diye söylendim kendi kendime: “Altı yıl ne çok şey alıp götürürmüş bir insandan... Ne çok şey!”

    Önce bir kafeteryaya götürdü beni. Sorduk birbirimizi.

    “Sen pek değişmemişsin,” dedi ve heyecanla sürdürdü konuşmasını:
    “Biliyor musun ben çok değiştim, her yönden.”
    “Belli, değişmişsin…” dedim.
    “Çalıştığım yer şimdi özel bir lise. Çok iyi ücret alıyorum artık. Burjuva diye bir zamanlar kızdığımız insanların çocuklarını okutuyorum; şimdi çok huzurluyum. Biliyor musun biz onları hiç tanımadan kızıyormuşuz; öyle soylu insanlar ki! Tüm öğrencilerimin aileleriyle çok iyi diyaloglarım ve çok saygınlığım var şimdi.”
    “Daha önce çalıştığın yerlerde saygınlığın yok muydu?” diye sordum.
    “Bilmem… O yıllarımdan hiçbir şey anlamadım. Hep acı ve yoksulluk içinde geçti…”

    Sonra bazı öğrenci velilerinin kendisini izlediklerini, dedikodu çıkmasından korktuğunu söyledi. O kente yakın bir ilçeye, Gölcük’e gittik bu kez. Bir balıkçı lokantasında oturduk.

    “Kızma ama, o Kürtlerin içinde çok acı çektim. Çok güzel duygularla başlamıştım çalışmaya, ama nefret ettim hepsinden!dedii...
    “Neler söylüyorsun!” diye çıkıştım. O ise aynı kayıtsızlıkla sürdürdü:
    “Yiyecek bir şey bulamadığım günler oldu orada. Çöpe döker, yine de bana parayla satmayı bile düşünmezlerdi. Pis insanlardı. Çocuklarının pislediği kaplarda yemek yerlerdi; pislerdi, pis!”
    “Evet, çok değişmişsin! Geçmişinde tertemiz bir güzellikle yaşadıklarına sahip çıkamayacak kadar değişmişsin... Ben de senin o pis dediğin insanlardan biriyim, biliyorsun!”

    Kızdığımı anlayınca gönlümü almaya çalıştı:
    “Sen üzerine alma. İnan çok acı çektim. Fazla kilo almamın nedeni de psikolojikmiş; yüzümdeki kılların da nedeni. Yakında perhiz yapmaya başlayacağım, çok sıkı bir diyet uygulayacağım. Yüzümdeki kıllar için de Ankara'ya gideceğim. Şimdi alamıyorum, alsam artarlarmış. Ankara'da özel bir cihaz varmış…”

    !!!!!!

    Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmenle karşımdaki kadın arasında hiçbir bağ kuramıyordum. Bu insanı yeni tanıyordum, ama anılardaki öğretmeni altı yıl ısrarla özlemeyi sürdürmüştüm. Düşlerimde büyütmüştüm onu; o büyüdükçe ben de onunla birlikte büyümüştüm. Onu dinlerken, ona bakarken büyük bir şaşkınlığı gizliyordum. O ise farkında bile değildi şaşkınlığımın. Kafamda yıllardır büyüttüğüm, güzelleştirdiğim o tapılası imaj, konuşmalarıyla daha da parçalanıyordu…

    Artık bildiğim, altı yıl önce Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmenin, düşlerde dur duraksız büyütülen o sevgilinin hiç olmadığı, belki sadece bir rüya olduğu ve hiç yaşanmadığıydı…

    “Yazdığım o öykünün bir sanat değeri olmadığını biliyordum. Ama yayınlanması beni çok mutlu etmişti. Seni buldum şimdi ve bir daha bırakmak istemiyorum,” diyerek ellerime sarılıp hıçkırarak ağlamaya koyuldu…

    Ağlayınca tedirgin oldum. Ona hayatımda bir başka kadının varlığından ve onunla evlenmeye karar verdiğimizden söz edemedim. Sadece onu teskin etmeye çalıştım. Teskin etmek için bazı boş vaatlerde de bulunamadım; sadece, “sus, ağlama artık” gibi sözcükler çıktı ağzımdan…

    Sonra başını kaldırdı ve ıslak, kızarmış gözleriyle bana baktı:

    “Biliyor musun ben ibadete de başladım. Senin de tanrıya inanman lazım; eskiden inanmazdın… İleride birlikte ibadet edebiliriz belki, değil mi?” diye gözlerime yalvarırcasına bakarak sorduğunda şaşkınlığım doruktaydı…

    Kabul etmese de o akşam o kentten ayrıldım. Hazır olmadığı için onu bir daha aramayacağımı o gün, yıllar sonra, o ilk görüşmemizde söyleyemedim. Her şeyi dönüşümde ona bir mektupla yazmayı düşünüyordum. Bir yabancıya yazacaktım bu kez.

    Uzun bir mektup gönderdim sonra; haberleşemediğimiz altı yıllık sürede yaşanan değişimlerin doğallığından, ama artık aramızda kültürel, sosyal farklılıklar oluştuğundan ve benim yıllardır hep bir dünya görüşünün insanı olmaya çalıştığımdan söz ettim. Kürtlere âşık olduğumu ve inandığımı, ama tanrıya inanmadığımı, inanmayı da hiç düşünmediğimi yazdım…

    Ne kadar küçümsese de, hâlâ kasabalarda, köylerde onun bir dönem özveriyle, dirençle yaşadıklarının, ama sahibi olamadıklarının şimdi başka özneleri olduğundan; ülkenin her yanında başka mum ışıklarının aynı ısrarla, aynı güzellikte yanmaya devam ettiğinden söz ettim… İki yıldır birlikte olduğum bir kadınla evlilik kararımızdan ve ona yaşam boyu esenlikler dilediğimden…

    Mektubuma bir yanıt alamadım. Kül aşk, daha bir küllendi, kayboldu nice yoğunluğun, yorgunluğun içinde…

    Sonraki yıl evlendim. Yıllar art arda akıp gidiyordu. Ceyhun Atuf'un şiirindeki o sevgilinin silueti, sesi anılarımda, belleğimde karmakarışıktı. Eşimle uyumsuz ve mutsuzdum; sadece çocuğumuz için aynı eve tutunuyorduk. Düşler ne çok yanıltmıştı bizi…

    Bir hafta sonu evdeki odamda, caddeye bakan masada gazetelere, haftalık dergilere göz atıyordum. Bir haber dergisinde tam sayfa bir haberi dehşetle okudum. “Yaşam/Bir İntihar Vakası” başlıklı haberin spotları şöyleydi:

    “30 yaşındaki …...öğretmen fazla miktarda hap alarak yaşamına son verdi. Savcılık soruşturmayı sürdürüyor..…. öğretmenin intihar nedeni bilinmiyor. Öğrencileri, öğretmenlerinin ölümünden henüz habersizler…(…) Mesleğinin ilk yıllarını yolu, suyu, ışığı olmayan uzak Güneydoğu köylerinde, ilçelerinde geçiren …...öğretmenin intihar nedeninin görev yaptığı Güneydoğu’da yıllar önce yaşadığı eski bir aşk fantazisi olduğu sanılıyor… (...) Savcılık, .....öğretmenin günlüklerinde adı geçen ve soyadı saptanamayan Yılmaz’ı, ifadesine başvurmak için arıyor...”

    Son cümleyi okumamla yerimden panikle kalkmam bir oldu. Dikkatsizce kalktığım için masamın üstündeki fincan, ansızın beton zemine düşüp parçalandı.Ayakta şaşkın, savruk, bir yerdeki fincanın kırılan parçalarına, bir elimdeki derginin açık sayfasında gülümseyen Ceyhun Atuf'un şiirindeki öğretmenin onu ilk tanıdığım günlerdeki gençlik fotoğrafına bakıyor ve mırıldanıyordum: Kül... kül... kül aşklar!

    Ayakta, elimde tuttuğum dergiyle kendi kendime paramparça söylenirken, o an mutfaktan önlüğü ve saçında bugidileriyle içeriye giren karımın bağırışıyla irkildim:

    “Nasıııııl! Nasıııııl kırdın bunuu? Papatya takımının fincanıydı buu! Papatya takımı bozuldu! Papatya takımı bozulduuu!”

    Diyarbakır, 1990

    1992 6.Adana Altın Koza Film Festivali Yılmaz Güney anısına “Bir film bir fotoğraf yarışması” ödülü…


    Geri
  • ali şahin
    Katılımcı
    • 12 Mart 2007
    • 85

    #2
    Kuşlar Uzaktı Sonra

    I

    Kiremitleri bir bir sayılan sıvasız, çatısız evlerin avlularından domatesli bulgur pilavı kokularının sokaklara dağılıp tezek, iğde kokularına karıştığı ve “bir varmiş bir yohmiş allahın kuli çoğmiş” diye başlayan masallardaki mucizelerin nâ’çâr hallerimizle fena takıştığı o yıllarda, kentin bittiği yerin, Diyarbakır’ın Bağlar semti Kuruçeşme mahallesinin “sınır” çocuklarıydık.

    Yağmur sularının oluşturduğu birikintilerde yüzen, yıkanan kaz ve ördek sürülerinin huzurunu kaçırıp, o çamur deryalarında incinmeden, tiksinmeden boğuşan hırnıkli (sümüklü) Mıhâme’ler, Sılo’lar, Yilo’lardık.

    Birbirimizi daha çok kızdırmak istediğimizde “rütto” der, böylelikle öfkemizi bileyip daha hınçla, coşkuyla boğuşurduk. ”Rût”, Kürtçe’de çıplak anlamındaydı; her birimiz rüttoluğu reddetmek adına o çamurlu sularda debelenirken, aslında topumuzun da “rût”, yani cısçıplak olduğumuzu birbirimize itiraf edemez, bunu bilmez, düşünmez, hem bilsek bile belki kabullenmezdik.

    Orada hayat bütün yalınlığıyla sürerken, akşamüstleri komşu at arabacılar, faytoncular koşumlarından söktükleri atlarını şefkatle avlulardaki ahırlara çekip tulumbalı kuyulardan, çeşmelerden taşıdıkları sularla yıkar, atların gövdelerinden süzülen kirli sular, dar, kasvetli sokağımıza dağılıp minik dereler oluştururdu.

    Önce kediler, kazlar, ördekler, sonra tavuklar sularını akşamüstlerinin o minik derelerinden içer ve o su birikintileri yayılıp, parke taşlarıyla döşeli sokağımızda ağaç köklerine dağılırlardı.

    Otuz kırk haneli Yeniköy, tek katlı, toprak evlerinin yanıbaşında upuzun dut ağaçlarıyla görünür, o köy ile mahallemizi sadece geniş bir buğday tarlası ayırırdı. Bir taş atımı uzağımızdaki Yeniköy’e bakan sokağımızda kedilerden ağaçlara, analardan evlatlara herkes memnundu halinden. Hayat memnundu bizden…

    O yıllar bölgenin tek havaalanı hemen karşımızda, Yeniköy’ün bitişiğindeydi. Sabahın ilk ışıklarından itibaren gün boyu keşif uçuşları yapan, bölgenin muhtelif askeri üslerine, sınır boylarına gidip dönen jetlerin, helikopterlerin kulaklarımızı tırmalayan gürültüleri tümünün pistlerine dönmeleriyle kesildiğinde, nöbeti güvercinler devralır, Bağlar semtinin kuşbazları, evlerinin damlarından ayrı ayrı salarlardı güvercinlerini gökyüzüne…

    Rengârenk güvercinler beşerli onarlı gruplar halinde taklalar atarak kanat şakırtılarıyla yükselip, bakır bir siniyi andıran akşam güneşinin kızıllığında kavisler çizerek uçuşurlardı.

    Güvercinler, gündüzlerimizin göğünü işgal eden o demir ve çelik yığını felaketleri adeta gökyüzüne unutturmak istercesine, günbatımına dek gökyüzünde yükselerek dönerlerken, her akşamüstü evimizin damında o güvercinleri bıkmadan, yorulmadan izlemekten bazen boynum tutulurdu…

    Akşamın kızıllığı, yavaş yavaş yerini geceye bıraktıkça anaların da ilenmeleri artardı avlulardan. Evlerin damlarının birbirine uzaklığı üç beş metreyi geçmediğinden, konuşulanlar da kolayca duyulurdu:

    “Başşın yiye kuşlaar! Rebbi heyr görmeyesen, kôr olasan kôr bahasan!”
    “Get baban elinden ati al kuruf kurçum olasan, ciğerin ağzından gelee!”

    Kuşbazlar ise, damlarda gözlerini güvercinlerinden ayırmadan, -kimileri de bitişik avluların genç kızlarına cakalı bakışlar fırlatarak- yanıtlarlardı avlulardan işitilen sesleri:

    “Kız ana, çatlama geliyıh haa!”
    “Ne bağıriysan? Mahleye bizi rezil edecahsan!”

    Bazı kadınların sesleri ise daha şefkatli duyulurdu:
    “Ana kurban, ac olmamişsan?”
    “Kadan belan bahan gele, muğrup (akşam) olmiş, damdan düşersen oğul!”

    Sonra güneşin son demi Yeniköy sırtlarında usul usul yiterken, yuvalarına dönen güvercinlerin yemleri verilir, geceleri damlarda karpuzlar kesilir ve sular, ağızları tülbentlerle örtülmüş testilerden taslarla içilirdi… Güvercinleri başka güvercinler tarafından ayartılıp başka yuvalara giden kuşbazlar ise mağlup ve mutsuz dönerlerdi geceye…

    Ben de o kentin bitimindeki yoksul mahallemizi dünyanın başladığı yer sanan ve o jetlerle yamalı göğün altında güvercinlere, gökyüzüne âşık bir çocuktum. Yaz ayları sivrisineklerden korunmak için örtündüğüm Amerikan bezi pikelerin altında, ışıl ışıl yıldızları sayarak daldığım bütün uykuların rüyalarında yüzlerce, binlerce güvercin uçuruyordum.

    Mahallemizde en genç kuşbazlar bile bıyıkları terlemiş delikanlılardan oluşuyor, henüz benim yaşlarımdaki çocukların kuşbazlığa heveslenmeleri nedense yadırganıyordu. Bu yüzden kuşbazları kıskançlık ve hayranlıkla karışık duygularla izlerken, beni o mahalleye konuk etmiş dünyadan, yakınlarımın vaat ettiği geleceğimden bir kuşbaz olmamı sağlamasından başka bir şey istemiyordum.

    Gündüzler boyu kalkıp inen jetlerin gürültüsüyle gökyüzünün depremine karada ortak, o çelik felaketleri sayarak ve sık sık gökyüzüne bakarak sabırsızca büyürken, bir gün bir kuşbaz olacağımı biliyor, buna bütün kalbimle inanıyordum.

    “Kurban olam Yılmaz’ım, büyüye, tohtor ola,” dedikçe anam, “Yooh, ben kuşbaz olacağam!” diye çıkıştığımda, anamın yüzünde bir keder gölgeleniyor ve bana şaşkınlıkla bakarak susuyordu…

    Sonra düşlerimde hep taklacı güvercinler uçuşuyor, rüyalarımda yumurtaları birer birer kırılıyor ve geceler boyu uykularımda tüyü bitmemiş güvercin yavruları dolaşıyordu…

    Kendilerine nasıl da gıpta ederek baktığımdan habersiz kuşbazlara çıldırıyor, gökyüzüne yakın olmanın jetlere değil, kuşlara yakın olmaktan geçtiğine inanıyordum; çünkü jetler hayatlarımızda zoraki konuklardı ve kuşları inkar ediyorlardı…

    II

    Kavurucu cehennem sıcaklarının elektrik tellerini sarkıttığı, susuz kalan serçelerin asfaltı sıcaktan yumuşamış caddelere düşüp kaldığı, akşamüstleri at arabalarında kalıp kalıp buzların satırlarla parçalanarak satıldığı ve pirinç güğümlerinin şangırtılarıyla, şalvarlarıyla meyan şerbetçilerin iki büklüm varoşları turladığı yaz , yine ilkyazı erken çelmeleyerek başlamıştı.

    Göğünde rengârenk güvercinlerin jetlerle rekabete giriştiği Bağlar semtinin Kuruçeşme mahallesinde, bir kuşbaz olabilmek için benim de sabrımın giderek tükendiği günlerdi. Bir çift güvercin için ergenleşmeye heveslenip, günleri günlere ekleyerek ayları saymaktan büsbütün yorulduğum günlerdi… Babama yakarışlarım boşunaydı; anam da babamla hemfikir, güvercinlerle ilgilenirken damdan düşebileceğim gibi basit bir olasılığa inanıyordu…

    Babam dama çıkmazdı hiç; bir çift güvercin alıp beslesem aslında haberi bile olmazdı, ama kim beş parasızlığa güvercin verirdi ki? Artık boyumun diğer kuşbazlar gibi uzamasını beklemeye tahammülüm de kalmamıştı; güvercin yavruları yumurtalardan yirmi bir günde çıkıp bir ayda uçmaya başlıyor, benim boyum ise bir milim uzamıyordu…

    Boyumu, elektrik düğmesine uzanarak her gün yeniden kontrol ediyor, fakat parmakları mın, inadına hep aynı yerde kaldığını görüyordum.

    *

    İşte o günlerde, Yeniköy’de oturan ve ağabeyi kuşbaz olan bir sınıf arkadaşım, yeni bir derse başlamak üzereyken kulağıma fısıldadı:
    “Saan bi çüt kuş verecağım, imanıma!”

    Duyabileceğim en güzel cümleydi… Sınıfa öğretmen girince daha fazla bir şey soramamış, ama dersin sonuna dek sevinçten içim içime sığmamıştı. Sınıf arkadaşım ise, heyecanla çarpan kalbimden nasıl da güvercinler uçurduğumdan büsbütün habersiz, sıranın altından çıkardığı çüküyle oynuyor, başı ise dersi dinler gibi oturuyordu. Teneffüs zilinin çalmasıyla kolunu tuttum:
    “Ne zaman verecahsın, ne zaman?”
    “Hama (hemen) gidah alah; okuldan çıkah, alah, ama birez para alacağam senden. Beleş olmiy, abem kızar. ”
    “Para?”
    “Hee, para!”
    “Para yohtur… ”
    “Heeç yohtur?”
    “Heç yohtur, vallah!”
    “Elese olmiy; abem kızmayaydi allahvekil verecahtım…”

    Bir süre bıçak gibi bir sessizlik girdi aramıza; utanmasam oracıkta oturup ağlayacaktım… Onu ikna etmek için son kez üsteledim:
    “Borca olmiy?”
    “Tıkko paranan; borca olmiy!”
    “Saan kitap verım!”
    “Kitabın çohtur?”
    “He he, çooh! Kaptan Swing, Zagor, Teksas, Tommiks, Mandrake, Kızılmaske, hepi var…”
    “Mandrake istemiyem; o ibnenin çaketinden benim kıcığım geliy… ”
    “Tamam! Öbürleri olsun!”

    Bir süre düşünüp yeniden söze girdi:
    “Senin baban yağciydi, degil?”
    “Yağci degil, yağ fabrikasi temsilcisi.”
    “Yav her neysene, yağcidir yani! Evde yağ vardır?”
    “Vardır; ama babam bakal tükenlerine dağıtiy; alsam beni vurur…”
    “Yağ sizin evın yaği değildir, evınızde değildir?”
    “He, evdedır, ama evın değildir, tükenlerin yağidir.”
    “Kitaplarlan barabar birez de yağ getır, kuşlari al!”

    Son cümlesiyle kestirip attı ve dönüp sırtını gitti…

    Sınıf arkadaşım çaresiz bırakmıştı beni. O güne dek böyle bir şey yapmamış, evdekilerden habersiz hiçbir şey almamıştım… Ama biliyordum ki istesem, söylesem vermeyecek, üstüne üstlük onlarca soru sormadan yakamı bırakmayacaklardı. O gün karatahtaya boş gözlerle bakıp durdum.

    III

    Gündüzlerimizin göğünde jetler, akşamüstleri damlardan üçer beşer yükselen güvercinler bana hep bir kuşbaz olmadığımı hatırlatıyorlardı. Hep koyu yeşil elbise giyen çocukluğumun ilk aşkı bile, bana onun kuşbaz ağabeyini ve ardından bir kuşbaz olmadığımı hatırlatıyordu…

    Sabrım tükenmişti artık; eve döndüğümde kararımı vermiştim. Önce yatak balyalarının konulduğu “yüklük” yerlerine boca ettiğim kitapları birer ikişer çıkarıp paketledim. O kitapların her birini en az on kez okumuştum. Sonra oracıkta duran koliden aldığım üç paket “Evet” yağını bir gazete kâğıdına sararak okul kitaplarımın arasına sakladım.

    O gece yüzümdeki suçlu ifadeyi gizlemeye çalışarak , bizimkilerle bir süre oturduktan sonra sevinçle karışık korkularla uyudum. Sabahleyin sınıfa girer girmez kitapları ve yağ paketlerini sınıf arkadaşıma teslim ettim. O da okul çıkışı gidip güvercinleri alacağımızı söylediğinde sevinçle ışıdı gözlerim…

    Kitap paketini oturduğu sıraya saklayan arkadaşım, meğer yağ paketlerini de yanıbaşındaki radyatörün üzerine koymuş… Çok geçmeden, daha günün ilk dersinin ortasında birden ipince bir yağ şeridinin öğretmen masasına doğru aktığını görünce, sıralarımızda sıkıntıyla kıvranmaya başladık; fakat yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu… Radyatörün üzerinde ise sadece yağ paketlerinin kâğıt ambalajları kalmıştı…

    Çok geçmeden öğretmenimiz de sınıfın orta yerinde ilerleyen yağ şeridini görerek çömeldi, işaret parmağıyla dokundu, baktı ve “Bu yağ,” dedi… Elbette yağdı… Arkadaşımla birlikte sıralarımızda mahçup bakınırken, öğretmenimiz bütün sınıfa meydan okuyordu:
    “Bu yağı buraya akıtan ayağa kalksın!”

    Tabii kalktım ve “Biz” dedim. Fakat bu yanıtla yetinmedi öğretmenimiz:
    “Siz kimsiniz evladım, kaç kişisiniz?”

    Arka sıraya dönüp, beti benzi atmış arkadaşımı göstererek, “Biz, ikimiz” dememle yerinden sıçrayan arkadaşım, itiraz etmekte gecikmedi:
    “Ürtmenim, Yilo’nun yağidir; onun babasi yağcidir, benımki duvar ustasidir, onunki yağcidir!”
    “Oturun!” diye bağırdı öğretmenimiz ve bana dönerek çıkıştı:
    “Senin annen veya baban bu haftaki veli toplantısına gelsin. Teneffüste de ya silin bu yağı ya da hademeye söyleyin.”

    *

    Okul çıkışı sınıf arkadaşımla bir süre tartıştık; o yağ paketlerini radyatörün üzerine kendisinin koyduğunu kabul ederek sözünü tuttu ve mukavva bir kutuya koyduğu bir çift simsiyah güvercinle Yeniköy’den çıktı geldi.

    Teslim ettiği kutuyu elime aldığımda, ayaklarım yerden kesilmişti! O an sevinçten çıldırabilirdim…

    Yolda mahallemizin delisi Hâno’yla karşılaştım; Hâno, normal bir gövdenin üzerinde taşıdığı bir yumruk büyüklüğündeki gülünç kafasıyla gülümsüyordu… Elini sevinçle sıkıp, güvercinleri evimizin damına, kömürlük olarak kullandığımız küçük barakaya getirdim. Aşağıda, avluda geniş bir sininin etrafında mahallenin kadınlarıyla şehriye kesen anam, güvercinleri getirdiğimi görmeden onlara meyve kasalarıyla güzel bir yuva yaptım, su ve yem kabı buldum. Kaçmasınlar diye, bir hafta kadar sonra açmak üzere kanatlarını da sımsıkı bağladım…

    Artık benim güvercinlerim de bir göğe, bir ellerime dokunacaklardı… Böylelikle ben de, ben de göğe dokunacaktım! Güvercin sahibi olmak, değil yalnız gökyüzüne yakın olmak, büsbütün ait olmaktı… Ait olmaktı!

    IV

    Anam, daha birkaç gün geçmeden güvercin beslediğimi öğrenip, onları nereden almışsam derhal geri götürmemi istediğinde, onu, kendimi bir arabanın altına atıp öldürmekle tehdit ederek suçuma ortak ettim. İlk çocuktum; bana çok düşkündü anam… Babama da söylemeyeceğine söz aldım ondan.

    Artık okuldan dönünce önlüğümün düğmelerini, yakasını daha yolda çıkarıyor, eve girince de elimde taşıdığım kitap ve defterlerimi atarak soluğu güvercinlerimin yanında alıyordum.

    Güvercinler de yuvalarında ürkek, masum beni bekliyorlar, beklemiyorlarsa da ben hep beklediklerine inanıyordum. Bazen onları elime alıp inceliyor, boyunlarındaki koyu yeşil, parıltılı tüylere hayranlıkla bakıyor, başlarını birkaç saniye su kabında tutarak su içmelerini sağlıyordum. Bazen de sıkılacaklarını hiç düşünmeden gagalarını aralayıp yem yediriyordum. Çok yemeliydiler, çok! Yuvalarına büsbütün alışıp uçmaya başladıklarında, asla üç beş buğday tanesi için başka güvercinlerin peşine düşmemeliydiler…

    Bitişik komşumuzun orta boylu, sarışın ve benden üç dört yaş büyük oğlu Medet de bir kuşbazdı. Akşamüstleri o da evlerinin damında çoğu kez beni görmezlikten gelerek, hep aynı merhametli yüz ifadesiyle gözlerini güvercinlerinden ayırmadan bacısına emirler yağdırırdı.

    “Kııız, terliğlerimi getııır!”
    “Kııııız, kuşların suyuni değiştııır!”
    “Kıız, baan bi tas ayran ver! Zebellah kimi olmişsan bi poha yaramisan!”

    Emirlerin ardından birkaç dakika geçmeden iri gözleri, bukleli saçları ve üzerinde hep aynı koyu yeşil basma elbisesiyle gizliden gizliye sevdiğim bacısı avludan dama çıkar, mutsuz ve telaşlı bir yüzle söylenenleri yerine getirip yeniden aşağıya inerdi…

    Ben ise her emirden sonra başımı hafifçe yana çevirip gözucuyla ona bakar, o da bana baksın, o da beni sevsin isterdim… İsterdim de, sanki ahdetmiş gibi, bir kez olsun o mahcup, o masum başını kaldırıp da değil bana, çevresine dahi baktığını görmezdim; adını bile bilmezdim onun…

    Babalarının kent merkezinde bir büfe işlettiğini ve her gece geç saatlerde evine sarhoş döndüğünü söylemişti anam.

    Bir akşamüstü güvercinlerim kanatları bağlı dolaşırlarken, ben de çömeldiğim yerde dalıp gitmiş onları izlerken, bitişik damdan komşumuzun kuşbaz oğlu Medet’in sesiyle irkildim:
    “Kuşlar senindir? Yeni almışsan?”
    “Hee, benımdır,” dedim, böbürlenerek.

    Medet, güvercinlerimi küçümseyen bakışlarla bir süre süzdükten sonra söze girdi:
    “Paçali, yanı taklaci değildirler, ama uçuşlari eyidir. Bunların kanatlarıni daha on gün açmayasan. Açtığın vakit gettilerse, gettıği yerden heç istemeyesen,” dedi.
    “Niye istemiyem?” diye merakla sorduğumda, yüzüme şaşkın şaşkın baktı ve ekledi:
    “Kuşbazlığta ele şey olmaz! Gettıği yerden istesen de açıh açıh inkar ederler. Ya da kuşun kafasıni kopartır, başıni saan verir… Diyah ki geri verdi; sen o kuşi yuvada yaşatmayacahsan! Çümki şerefsızlıh edıp getmış, kuşbazın haysiyetini iki para etmıştır. Gettise sen de kopartacahsan kafasıni, kopartacahsan, anladın?”
    “Hee, anladım,” dedim yutkunarak…

    Aylardır kuşlarıyla ilgilenirken ve emirler yağdırırken izlediğim komşumuzun kuşbaz oğlu Medet’le ilk uzun sohbetimizdi…

    Okul çıkışları artık her gün soluğu damda alıyor, güvercinlerimi izlerken okuldan yeni döndüğümü, öğle yemeği yemediğimi, beton zeminde oturmakta olduğumu, karıncaların, irili ufaklı böceklerin ayaklarıma üşüştüklerini göremeyecek kadar kendimi yitirmiş oluyordum…

    Dışarıdaki bütün kötülükleri, evdeki, okuldaki katı disiplin kurallarını; her şeyi, her şeyi unutup, ben de âdeta güvercinlerimin yuvalarına sığınıyordum…

    On gün kadar sonra güvercinlerimin kanatlarını açtım; elim yüreğimde, bir başka yuvaya gideceklerinden ölesiye korkarak bekledim. Fakat havalanıp bir süre uçtuktan sonra yeniden yuvalarına döndüklerinde, sevinçten ağlamaklıydım…

    Artık özgürdüler; artık istedikleri gibi uçup dönüyor, bana da tarifsiz heyecanlarla hiç bilmediğim bir özgürlük duygusunu anlatıyorlardı...

    Bazen de Yeniköy’ün güvercinleriyle karşımızdaki buğday tarlasında buluşarak söyleşip koklaşıyor, hava kararmadan yuvalarına döndüklerinde, sevinçten ayaklarımı yerden keserek bana yoksul, mutsuz çocukluğumun en güzel günlerini yaşatıyorlardı…

    Ben de arada bir onları bırakıp mahalle arkadaşlarımla buluşuyor; onlarla top oynuyor, bazen de tenha bir yerlerde oturup dertleşiyordum.

    Bir öğle sonrası Yeniköy’ün arkasındaki su deposunun üzerinde bir grup arkadaşımla oturmuş konuşurken, söz dönüp dolaşıp mahallemizin kızlarına geldi ve herkes sırayla hangi kıza âşık olduğunu anlatmaya koyuldu.

    Kızlarla konuşamadığımız için, birçoğumuz onların adlarını bile bilmiyor, ancak oturdukları evlere göre tarif edebiliyorduk. Tarif ettiğimiz kızların, arkadaşlarımızın kardeşleri olmamalarına da özen gösteriyorduk. Orada ben de seçtiğim kızın kim olduğunu eviyle, koyu yeşil elbisesiyle açıkladım; kanıtlamak, aşkımın ciddiyetine mahalle arkadaşlarımı inandırmak için de, “Onu gördüğümde yüzüm kizariy,” dedim(!)

    Sohbetimizin sonunda anlaşıldı ki mahallenin kızları bizden bihaber! Bir şeyler yapıp onları kendimizden haberdar etmeli ve o saf sevgilerimize bir karşılık bulmalıydık; ama onlarla değil oynamak ve gezip dolaşmak, konuşmamız bile bir utanç nedeni sayıldığı için bunu nasıl başaracağımızı bilmiyorduk…

    Sıkıntıyla birbirimize bakınırken, bir arkadaşımız birden öne atılıp müthiş sırrını açıkladı:
    “Kızın öğüne geçıp sağ gözün kırpacahsan! Kız buni görecah, o vakit bilecah ki sen oni seviysen. Kızlar bele bilir buni,” dedikten sonra defalarca sağ gözünü kırparak göstermeye koyulduğunda, bizler de ona bakarak ağızlarımız açık, sağ gözlerimiz kapalı prova yapıyorduk.

    Eve döndüğümde müthiş sırrı öğrenmemin coşkusuyla aynada bir süre kendi kendime prova yaparak dama çıktım. Medet, yine emirler yağdırıyor, yine dünyayı umursamaz yüzünde aynı merhametli ifadeyle güvercinlerini uçuruyordu… Onun her emrinin ardından, sağ gözümü pür dikkat kırpmaya hazırladıysam da, yeşil elbiselim bana bir türlü bakmadığı için sonuç tabii ki hüsrandı.

    Sonraki günlerin akşamüstleri evimizin damında hep göz kırpma pozisyonlarında beyhude bekledim; gözümü kırptığımı görebilmesi için gelip karşımda oturması gerekiyordu(!) Ama müthiş formülü nasılsa öğrenmiştim. Er veya geç gözümü kırparak ona aşkımı ilan edecektim…

    Güvercinleri almamın üzerinden nerdeyse bir ay geçmişti. Ben hâlâ göz kırpamamış, bu arada bir okul çantasına sahip olmuş, böylelikle kitap ve defterlerimi ellerimde taşımaktan kurtulmuştum.

    Bu sürede güvercinlerim de kanatlarını açmama rağmen hiçbir yere kaçmamış, nereye giderlerse gitsinler hava kararmadan mutlaka yuvalarına dönmüşlerdi.

    Erkek güvercin her akşam guğurdayarak eşinin etrafında dönüyor, birlikte bir süre öpüşüyor, verdiğim buğday tanelerini yedikten sonra sessizce yuvalarına çekiliyorlardı. Ben de aynada göz kırpma provalarımı sürdürüyor, Medet’le arada bir güvercinler hakkında sohbet ediyor, derslerde ise, önceki yıllarda olduğu gibi teşekkürname notunu tamamlamamın artık mümkün olmadığını evdekilere sezdirmiyordum…

    V

    Bir gün Medet’lerin evinden işitilen “havaaar” sesleri ve çığlıklarla bütün mahalleli evlerinin önünde aldı soluğu; kalabalığı yararak ne olup bittiğini öğrenmeye çalışırken, babalarının şehir merkezinde kurşunlanarak öldürüldüğünü öğrendim…

    Dış kapıya kadar sokulup bakışlarımı avluya yönelttiğimde, sevdiğimi yüzünde korkunç bir kederle çığlık çığlığa ağlarken görmeye daha fazla dayanamayıp oradan hızla uzaklaştım. Öldürülen babalarını birkaç kez, okula giderken sabahın erken saatlerinde görmüştüm. Asık yüzlü, orta yaşlı bir adamdı. Mahallede pek görünmez, kimseyle konuşmazdı. Sevdiğimin, Medet’in babasız kaldıklarını düşünerek gözlerime biriken yaşları sessizce sildim…

    Ertesi gün evlerinde taziye kuruldu; konu komşu, aile dostları, akrabaları birer ikişer başsağlığına geldiler. Sakin, mütevazı sokağımıza ölümün gölgesi düştükten sonra Medet hiç damda görünmedi. Onun başıboş, aç kalan güvercinlerine her gün kendi damımızdan yem atıyordum…

    Matem, sadece Medet’lerin evindeydi; mahallemizde her şey bütün olağanlığıyla sürüyor, jetler de güvercinler de sıraları geldiğinde dünyayı umursamaz gibi uçarak hayatlarımızda kendine yer açan kederleri ısrarla yok sayıyorlardı…

    *

    Bir okul dönüşü karşı tarlalara dolaşmaya gitmiş güvercinlerimin yuvalarına baktığımda, özenle yerleştirilmiş irili ufaklı çöpler arasında güzelim bir yumurta gördüğümde sevinçten bir süre yutkunamadım…

    Hayat, kötülüklerini de iyiliklerini de getirip kapılarımıza bırakıyordu. O küçük mahallede iki katlı, köhne bir evin damındaki toz içinde bir kömürlükte bir güvercin yavrusunun can bulup, kanatlanıp gökyüzüne, dünyaya kanat çırpabileceğini düşünmek bile müthişti…

    Yumurtaya rastlamamın üzerinden birkaç gün geçmişti. O gün okuldan döndüğümde güvercinlerimi yuvada bulamamış, dolaşmaya çıktıklarını düşünerek hiç kaygılanmadan öğle yemeği yemek için aşağıya inmiştim. Çok acıkmıştım; hemen mutfağa girip ocakta fokurdayan tencerenin kapağını iştahla açtığımda birden kaskatı kesildim…

    Kafaları koparılmış, yolunmuş bir çift güvercindi tencerede pişen… O an birden gözlerim karardı; olanca sesimle bağırırken, ansızın kaynayan tencereye ellerimi uzatıp güvercinlerimi avuçlamışım… Faltaşı gibi aralanmış gözlerimle üzerlerinden buharlar çıkan güvercinlerime çıldırtan bir boğuntuyla bakınırken, o güne dek öyle bir acıyı hiç, ama hiç yaşamamıştım.

    Bağırışımı duyarak gelen anam, ellerimden güvercinleri alıp yeniden tencereye atarken, bir de hiç ummadığım biçimde çıkışıyordu:
    “Okuluna gettım; öğretmenin evden okula yağ getırmış dedi, dersleri eskisi kadar eyi değildir dedi! Hep bu kuşlar yüzünden, kuşlar yüzünden! Ben de baban söyledim; o da bu sabah onları kesti işte, kesti!”

    Ben şok geçiriyordum… Tencerede pişenlerin, boyunlarında parıldayan koyu yeşil tüyleriyle, gökyüzüne meydan okuyan o muhteşem kanatlarıyla benim güvercinlerimin cesetleri olduğuna asla inanamıyordum…

    Dizbağım çözüldü, yüzükoyun uzandım; boğulurcasına ağlıyor, inliyordum… Bir saat kadar öyle kalakaldım. Anam kaygıyla başımı okşayarak beni uzandığım yerden kaldırmaya çalıştığında, “Benım anam babam yohtur artııık, yohtuuur!” diye haykırarak onu öfkeyle yanımdan uzaklaştırdım.

    Akşamleyin babam da çıkıp geldi; ne büyük kederimi ne ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerimi hiç umursamadan, oturup yemek istedi anamdan. O da pirinç pilavının üzerinde kızarmış güvercinlerimin birini getirip önüne koydu; gözlerimin önünde babamın iştahla yediğinin benim güvercinlerimden biri olduğuna inanamıyor, oturduğum yerde büzüşmüş, donakalmış şaşkın şaşkın bakınırken, kendi kendime, “Tanrım! Şu dünyada babamın, güvercinlerimden başka yiyebileceği hiçbir şey kalmamış mıydı!” diye acıyla söyleniyordum.

    Beni dünyaya getiren insanlardan gördüğüm bu inanılmaz ihaneti yaşadıkça bağışlamayacağımı düşünürken, babamın güvercinimi iştahla yemesini izlemeye daha fazla dayanamayıp, var gücümle bağırmaya başladım:
    “Zıkkıım yeyiiiin! Ben sizin oğlunuz değilem artıııııh!”
    “Alt tarafı iki kuş ulan! Ne ağlıyorsun karı gibi!” diyordu babam:
    “Ben sana güvercin beslemek yoh demedim mi? Hem evden de yağ çalmişsan utanıp arlanmadan, itoğlu it! Anan gitmiş okuluna, sınıfta kalacahsın ulan, sınıftaa!”
    “Hee, kalacağam! Ben de bir daha okula gitmeyacağım! Gitmeyacağıım!” dememle, babam gayet serinkanlı, yemeğini bitirip masadan kalktı, odadan çıktı; çok geçmeden elinde bir çamaşır ipiyle döndü ve anamla birlikte beni sımsıkı kavrayıp yatak odasına götürerek bileklerimi karyolanın demirine bağladılar. Anam mutfaktan getirdiği oklavayı babamın eline tutuşturdu, o da iki ayağımı kaldırıp sımsıkı kavrayarak oklavayı tabanlarıma art arda indirmeye başladı.

    Uzatıldığım yerde, “Ben sizin oğlunuz değilem artıııh!” diye bağırırken, onlar da:
    “Oğlumuz olma, ama okulu bırakmayacahsan, bırakmayacahsan!” diye bağırıyorlardı.

    Sonra bileklerimi çözerek beni o halde bırakıp çıktılar… O gece gözümü kırpmadım, sonraki gün okula gitmedim… Kendime gelemiyor, güvercinlerimin kesildiğine bir türlü inanamıyordum.

    Babam ise, ”Alt tarafı iki kuş ulan!” demeyi sürdürüyordu… Öyle ya, alt tarafı iki kuşun bende ömrümce unutamayacağım bir sızı bırakacağını nasıl bileceklerdi ki… kuşlar mıydı, ben miydim ölen gerçekten bunu hiç bilmiyordum…

    Birkaç gün hiç evden dışarı çıkmadım, yemedim, içmedim, evdekilerle de hiçbir şey konuşmadım; onlar da durumumun giderek kötüleştiğini anlayıp bir süre hiç üstüme gelmediler…

    Günler sonra darmadağın bir yüzle ilk kez dışarı çıktığımda, elinde iki ekmekle bakkaldan dönen sevdiğimle birden burun buruna geldik. Birbirimizi bir süre süzdük ve geçip gitti… Tam göz kırpabileceğim bir yakınlaşmaydı, ama hiç içimden gelmedi… İkimiz de bozguna uğramıştık; o babasını, ben güvercinlerimi yitirmiştim… Bir avuç mutluluğu çok görmüşlerdi bize…

    Aynı günlerde dama çıkıp güvercinlerimden yadigâr tek yumurtayı alıp pamuklara sararak geceleri yatakta, gündüzleri okul dönüşlerinde saatler, günler, geceler boyu hohlayıp durdum… O yumurtadan inadına bir güvercin çıksın, onu besleyip büyüteyim istiyordum… Fakat bütün çabalarıma rağmen yumurta bir gün birden elimde kırılıverdi; içinden ise yarı haşlanmış bir görüntüden başka hiçbir şey çıkmadı…Çıkmadı!

    Okulların kapanacağı günlerdi. Ben arada bir yeniden dama cıkarak civardaki kuşbazlara aval aval bakmaya başlamıştım. İki hafta kadar sonra ilk kez bitişik damda Medet’i gördüm. Onun yüzü de darmadağınıktı.
    “Başın sağolsun, çoh üzülmüşem,” dedim.
    “Sağolasın… Ama dünya alem bile ki babamın hayfıni (öcünü) alacağam,” dedikten sonra başı öne eğik bir süre sustu. Sonra dönüp güvercinlere baktı ve elleriyle onları göstererek:
    “On tenesini satmışam; burdan gidecağız. Üç tenesini de saan verım,” dedi.

    Önerisiyle ilgilenmediğimi görünce üsteledi:
    “Para mara istemiyem ha, elesıne verecağım, almayacahsan?”
    “Almayacağam,” dedim:
    ”Alsam onlari da kesecahlar… ”

    Birkaç gün sonra evlerinin önüne bir traktör yanaştı; eşyalarını yükleyip komşularla vedalaştılar… Giderken de sevdiğimin üzerinde yine aynı koyu yeşil basma entari vardı; onu sokağın girişinde park etmiş bir traktörün kasasına, eşyaların üzerine oturtmuşlardı.

    Oturduğu yerde yüzündeki donuk, mutsuz ifadede küçük bir tebessümü boşuna aradım. Traktör hareket edince bile yüzündeki o taş kayıtsızlığı değişmedi; sanki anılarını, acılarını gömdüğü bir sokağa değil de, bir boşluğa bakıyormuşçasına uzaklaştı…

    Ben de okul dönüşleri giydiğim yamalı pantolonumla arkasından ellerim cebimde, burnumu çekerek bakakaldım… Güvercinlerimin ardından sevdiğimi de, ona bir kez olsun göz kırpamadan yitirmiştim…

    VI

    Onların gidişinin ardından, yaz tatilinin bittiği günlerde biz de Bağlar semtinin bir başka mahallesine taşındık; güvercinlerimin sızısı da yıllar yılı kalbimde, nereye gidersem oraya taşındılar…

    Çok değil, üç yıl kadar sonra ortaokulu bitirdiğimde, lise öğrencisiyken bir siyasal mücadelenin saflarında buldum kendimi; çocuk yaşlarda hapse düştüm… Hayatın ve bu sistemin acımasız yasalarıyla; işkenceyle, ihanetle ve kör karanlık hücrelerle erken tanıştım. Sonra evi de terk ettim; sokaklar ve üniversiteli militanlar büyüttü beni… Onları yitirdiğimde koğuşlar büyüttü…

    Uzun yıllar ne güvercin besleyebilecek mütevazı bir damım, ne aşağıya indiğimde bir kâse çorbaya birlikte kaşık sallayabileceğim bir ailem, bir evim olmadı... Ama insanların büyük oranının mutsuz olduğu şu namert dünyada, bir ya da birkaç kuşun mutluluğunun çok şey olduğuna her zaman bütün kalbimle inandım...

    Baharları tezek ve iğde kokan o kenar mahallede yolları balçık deryası okulumun, baba diktasının posamı çıkardığı evimin, göğünü jetlerin yırttığı gündüzlerin, atların pislikler bırakarak geçtiği o caddelerin ve meteliğe kurşun sıkan o günlerimin kuşlardan, kuşbazlardan daha temiz, daha iri bir anlam bulamayışını, şimdi, çeyrek yüzyıl sonra dönüp geriye baktığımda çok daha iyi anlıyorum. Bunu anladığımda, zamanın o günlerle aramda nasıl da derin uçurumlar bırakarak akıp geçtiğine ise şaşırıp kalıyorum…

    Aradan geçen uzun yıllardan sonra Kuruçeşme’yi Yeniköy’le ayıran buğday tarlalarına yeni konutlar inşa edildi ve Yeniköy, köy olmaktan çıkıp Bağlar semtine dahil bir mahalleye dönüştü. O yıllar bir dava vekili olan Sedat Bey’in hayrına yaptırdığı o çeşme, bizim çocukluk yıllarımızda arada bir iplik gibi olsa da akardı; sonra büsbütün kurudu.Daha sonra, 1990’lı yıllarda ise tamamen kaldırılıp yerine koca bir apartman inşa edildi.

    Düşünüyorum da, yıllar önce bu dünyadan çekip giden dava vekili Sedat Bey, o mahalle enin kendi yaptırdığı çeşmenin kuruyan adıyla-“Kuruçeşme” olarak- anılacağını ve uzun yıllar o çeşmeden bir damla suyun bile akmayacağını bilse, acaba yaptırır mıydı?

    VII

    Yıllar sonra, mahkûmiyetlerin, tahliyelerin, takiplerin ve sürgünlerin birbirini izlediği bir dönemin ardından; nice kasırgadan, sınavdan ve ölümden bin beter nice acıdan çıkıp yeniden Diyarbakır’a dönmüş, bir aylık siyasi derginin yazarlığını ve Diyarbakır temsilciliğini yapıyordum. Artık yirmi altı yaşımda bir yetişkindim.

    O günler arada bir sigara aldığım, büromuza yakın bir büfede oturan soluk benizli, suskun bir kadın dikkatimi çekiyor ve onun yüzünü kendime niçin öyle yakın bulduğumu doğrusu anlayamıyordum.

    Bir gün oraya yine sigara almak üzere gittiğimde, bu kez büfenin kasasında bir erkeğin oturduğunu gördüm. Yüzüne dikkatle baktığımda, on beş yıl sonra görür görmez tanıdım Medet’i. Ona kendimi hatırlattığımda, sevinçle ayağa kalkıp içeri buyur etti beni. Yanıbaşında ayakta duran ve artık kim olduğunu öğrendiğim o soluk benizli, mutsuz yüzlü ve ömrümün ilk aşkı kadına bize iki çay vermesini emretti(!)Yıllar sonra yine emretti…

    Çaylarımızı yudumlarken, Medet aradan geçen yılları bir çırpıda özetledi:
    “Ordan taşındıhtan iki sene sonra babamın hayfıni aldım. İki gişi vurdum silahlan.

    Onsekizden yeddi gün aldığım üçün yaşım tutti, baan çoh ceza verdiler çooh yattım!Hapıs hanada, o kavışlarda allahım şaşti… Bu tüken, aha bu bacım olmayaydi allahvekil aç bilaç, cıgarasız oralardoa geberecahtım!”

    İkimiz de birden dönüp bacısına baktık; yüzünde yine o endamlı, o zarif hüzün…

    İşte o an anladım onda beni çeken tek şeyin o hüzünlü yüz ifadesi olduğunu… Zira, daha çocuk yaşlarda ne düşünsel, ne cinsel çekiciliği hesaba katamayacağıma göre, yıllar sonra anlamıştım ki beni onunla yakınlaştıran, onunla buluşturan tek şey hüzündü…

    Yaşadıkça, daha çocuk yaşlarımızdan itibaren bir yanımızı hep böyle yıkık bırakan ve o yıkıntıdan bir ömre yürüyen, hayatlarımızı kendiyle çoğaltan, ömürlerimizi kendiyle emziren hüzün; benim kalbimdeki, onun yüzündeki, Medet’in yaşadıklarındaki… Bizi buluşturan, bize bulaşan hüzün…

    Bunları düşünürken Medet’in sesiyle irkildim:
    “Güverçinler yalan oldi; sonra hapıshanada cırdon (lağım faresi) besledıh!” dedi arsızca gülümseyerek…
    “Ben de yattım, ama siyasi suçtan,” dedim. Biraz yadırgadı Medet.
    “Bahtım Türkçen sosyetik, yanı tango olmiş; demah sen de siyasi oldun(!)”
    “He, nasıl istisen ele konuşah!” dedim.

    Şiveyi yeğleyen son cümlemle bastı kahkahayı:
    “Eyi, bızımki kimi konuşmağıni unutmamişsan ama.”

    Sonra birden çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yüzüne sert bir ifade takınıp söze girdi:
    “Yav bi menfaatın yohsa; namıs içün, baban içün, atan içün değilse boş boşuna niye yattın? Siyasiden yatmah boş boşuna yatmaktır Yilo? Ben babamın hayfı içün, mecburiyetten yattım, ya saan kim zarar vermişti ?”
    “Yalnız bana mı, sana da, bütün insanlığa, hayata zarar veriyorlar; her şeye zarar veriyorlar Medet! Ben de zarar verenlere kızdığım için belki, ben de onlara kızdığım için!” dedim de, bilmem anlamadığı için mi, yoksa onayladığından mı hiçbir yanıt vermedi bana…

    Sonra vedalaşıp dışarı çıktım… Düşündüm de, benim güvercinlerim kesilmese, onun babası vurulmasa belki daha az bozguna uğramış adamlar olabilirdik… Belki askerlik yıllarımıza dek evlerimizin damlarında, jetlere inat yine öyle ak güvercinler uçururduk…

    Benim güvercinlerim kesilmese, onun babası vurulmasa elbette, elbette uçururduk… Hatta, hüznün kızına yeni bir elbise bile alınabilirdi ve o, hep o mahallede evinin ve kalbimin avlusunda kalabilirdi…

    Kim bilir belki hiç ummadığı bir anda göz bile kırpabilirdim ona…Kırpabilirdim!

    Yol boyu yürüyerek bunları düşünürken birden duraksadım; akıp giden yıllara rağmen, ona hâlâ göz kırpamadığım birden düştü aklıma… Önüme bakıp acı acı gülümseyip mırıldandım:
    “Hayat bize göz kırptı ya,” dedim…

    Evet, öyle ya, hayat göz kırptı bize…Hayat yanımızdan öyle çekip gitti.Çekip gitti.Göz kırptı bize.

    Kuşlar… Kuşlar uzaktı sonra…

    Yorum

    • mecaz
      Tecrübeli
      • 02 Şubat 2009
      • 438

      #3
      Yukarıdaki mesajın yazılma tarihi 21. 06. 2007

      İki yıl olacak neredeyse.
      Yılmaz Odabaşı severek okuduğum yazarlardan. söyleyecek yeni cümleleri olan biri.

      Unutulup gitmiştir belki bu yazı. belki yazan da.
      Arada sırada paradan başımızı kaldırıp bakalım diye biraz üste taşıyayım dedim bu yazıları.

      Affınıza sığınırım bu cüretimden dolayı.

      =)



      Hürmetler.
      ...............
      EGO SUM QUİ SUM........3.5 - 4........

      Yorum

      Working...
      X

      Debug Information