Yaşanmiş Iki Hikaye!!

Collapse
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • yagmur
    Kıdemli
    • 29 Nisan 2008
    • 4717

    #1

    Yaşanmiş Iki Hikaye!!

    STANFORD
    Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından firlayarak önlerini kesti..

    Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

    Adam, yavaşça
    rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..

    Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
    Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı..

    Nasıl olsa bir sure sonra gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı.

    Anlaşılan çare yoktu..
    Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıstı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

    Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard´da okuyan ogullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi.

    Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki onun anısına okul sınırları içinde bir yere bir anıt dikmek istiyorlardı.
    Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.
    "Madam" dedi sert bir sesle, "Biz Harvard´da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."
    "Hayır, hayır" diyerek haykırdı, yaşlı kadın.. "Anıt değil.. Belki, Harvard´a bir bina yaptırabiliriz". Rektör yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak "Bina mı?" diyerek tekrarladı. "Siz bir binanın kaça mâl olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptıgımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı.."

    Tartışmayı noktaladıgını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi...

    Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü :

    "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para buymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

    Rektor´un yüzü karmakarısıktı.. Yaslı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford, dışarı çıktılar. Doğru Californiaya´ya, Palo Alto´ya geldiler. Ve Harvard´ın artık umursamadıgı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

    Amerika´nın en önemli üniversitelerinden birini
    STANFORD´u.
    ADOLPH VE RUDOLPH'un ÖYKÜSÜ


    İkinci Dünya Savasi'nin hemen öncesinde Almanya'da bir kasabada iki kardes ayakkabi yapip satmak üzere bir atölye açarlar; Adolph ve Rudolph Dassler.

    Savas sonrasi Adolph, Rudolph'a artik birlikte çalismak istemedigini, kendine ayri imalathane açacagini söyler. Rudolph saskindir. Ufacik kasabada iki kardes ayri imalathanelerde rekabet edeceklerdir.

    Kardesine bunun mantikli olmayacagini, bu ufak kasabada zaten insanlarin sayili ayakkabi satin aldiklarini, ikisinin birden iflas edecegini söylese de Adolph bu uyariyi dikkate almaz ve kendine yeni bir ayakkabi imalathanesi açar.
    Gerçekten de aralarinda kiyasiya bir rekabet baslar. Rekabetleri dogduklari kasaba sinirlarini dahi asar.
    Iki kardes ayrildiktan sonra birbirlerine küsmüslerdir ve Adolph 1978 yilinda öldügünde tam 29 yildır darginlardir.

    Bugün iki firmanin genel merkezi de bu ufak kasaba Herzogenerauch'tadir. Adolph Dassler'in ayakkabi sirketinin adi
    ADIDAS, Rudolph'un ki ise PUMA'dir.
    Birşeyi yapmak için, onu çok sevmelisiniz. Birşeyi sevmek için, ona delicesine inanmalısınız.
  • yagmur
    Kıdemli
    • 29 Nisan 2008
    • 4717

    #2
    Güven

    İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

    Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

    İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

    Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

    İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
    Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
    Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

    başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.


    düşünün elinizde 100 000 lot garanti hissesi var
    Birşeyi yapmak için, onu çok sevmelisiniz. Birşeyi sevmek için, ona delicesine inanmalısınız.

    Yorum

    • stockbroker
      Master
      • 28 Temmuz 2008
      • 4807

      #3
      yagmur Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
      düşünün elinizde 100 000 lot garanti hissesi var
      Siz benim hesabıma 100 bin lot GARAN virmanlayın.1 yıl sonra geri veririm, güvenin bana...

      Yorum

      • mecaz
        Tecrübeli
        • 02 Şubat 2009
        • 438

        #4
        Bana da güven.
        Söz veriyorum, herhangi bir daha cazip durumla karşılaşıncaya kadar

        =)

        .........
        EGO SUM QUİ SUM........3.5 - 4........

        Yorum

        • HALİS-U HAL
          Yeni üye
          • 23 Mart 2009
          • 40

          #5
          Hiç bir insana rastlamadım ki, onda öğrenilecek bir şey olmasın.
          (Alfred de Vigny)
          Artık aşinayız; günümüzde basılı ve görüntülü neşriyatta herkes biribiriyle tartışıyor. Konu bulmak zor değil, zira en basit meselede bile insanlar adedince farklı ve orijinal (?) düşünce bulmak mümkün gibi görünmekte. Tartışma dediğimiz iletişim biçiminde, eğer buna bir iletişim türü diyebilirsek, bir konu üzerinde bir biribirinden farklı yahut tamamen karşıt görüşlerin karşılıklı üstün gelme çabaları öne çıkıyor. Tarafların amacı biribirinden bir şeyler öğrenmek değil çoğu zaman; bir punduna getirip haklılığını isbat, yahut yeri geldiğinde, muhteşem bir hamleyle taşı gediğine koyuvermek. Ortada paylaşılan bilgi, yeni öğrenilen bir şey yok çoğu zaman. Konuşulanlar havada uçuşuyor, en iyi bağrılan sloglanlar akılda kalıyor çoğu kez.
          Belki de o yüzden bir çok tartışmanın ardından konunun bütün tarafları kendilerini muzaffer hissediyorlar.
          Tartışmaların Genel Portresi
          Özellikle televizyonlarınızda yayınlanan yahut doğrudan tanık olduğunu tartışmaları izlerken, tartışmacıların vücut dillerine dikkat etmenizi öneririm. İlk dikkatinizi çekecek şey muhtemelen, bir karşıt görüş savunulurken, diğer tartışmacıların adeta sinek vızıltısı savuşturur gibi bir yüz ifadesiyle muhatabını “dinlemesi” olacaktır sanırım. Dikkat buyrun, hemen herkes, söz sırasının kendisine geleceği anı “sabırla” beklemekle yükümlü gibi duruyorlar (bazıları buna bile tahammül edemiyor ya…). Görünen o ki, karşı tarafın ne dediği, ne anlattığı, muhatabının hiç de umurunda değil.
          Bir de bir başka (hadi terbiyesizlik demeyeyim de) nezaketsizlik sıklıkla yaşanıyor tartışırken. Birisinin konuşmasını aniden bölen yekdiğeri, “Tamam, ben sizi anladım fakat…” diyerek sözü almaya girişiyor. Bilmem bunun derin anlamını hiç düşündünüz mü? Bence bu ifade şöyle tercüme edilebilir: “Tamam tamam; senin ne diyeceğin belli, zaten ne dediğini bildiğin de yok, zamanımızı boşa israf etme. Senin dediklerini de diyeceklerini de ben zaten düşündüm yıllar önce, kes sesini de dinle, BENDEN bir şeyler öğren!”. Ya da buna benzer bir şey… En basit tabiriyle, ayıp değil midir bu? Fakat biz bunu maalesef hep yapıyoruz…
          Fazlaca gözden kaçan bir nokta daha var; tartışmacılar çok zaman birbirlerini ‘hatalı’, ‘yanlış düşünen’, ‘eksik bilgili’ yahut ‘tutarlılıktan yoksun’ olmakla itham ediyorlar. Birbirlerinin söylemlerini (elbette genellikle daha kibar ifadeler kullanarak) “saçma” kategorisine sokup, kendi savlarının daha akılcı ve daha doğru olduğunu isbata çalışıyorlar. Yukarıda işaret ettiğim karşıdakini dinle(ye)meme hastalığıyla da birleşince bu durum aslında ciddi bir mantık hatasını gözler önüne sermekte: Bir insan, özellikle de halka açık bir tartışmada bir fikri savunmaya aday olan bir insan, savunduğu fikre dair asgari bir iç tutarlılığa (temel bir mantıksal bütünlüğe) genellikle sahip olmak durumundadır (istisnalar dışında). Bu kişi velev ki, karşısındakilerin tüm hayat felsefelerine tamamen zıt, ahlaksız yahut asla kabul edilemez bir görüşü dillendirse bile, çoğu kez yeterince kulak verdiğimiz takdirde, o kişinin nasıl bir zihinsel birikimle bu sonuçlara vardığını anlama imkanımız doğabilir. Zira her insan, düşünce dünyası itibariyle ayrı ve yeganedir. Kendince fikirleri, nedenleri, yaşanmışlıkları ve çıkarımları vardır. Fakat amacımız anlamak ve karşılıklı iletişim (diyalog) değilse, elbette ki böyle bir zahmete katlanmanın da hiçbir pratik faydası gözükmeyecektir.
          Ya Sohbet?
          Halbuki kadim kültürümüzün temel sac ayaklarından birisi olan sohbet kültürü nasıldır? Hatırlayan var mı acaba? Çok şükür, benim halen “sohbet” edebildiğim dostlarım, bilgili tanıdıklarım var. Sohbetle tartışmanın çarpıcı farklarını da özellikle sohbetlerim sırasında farkediyorum.
          Sohbetlerde esas olan dinlemektir. Konuşanın bir konuda uzman olmasına gerek yok; dinleyenler genelde söylenenlerden kendilerince bir şeyler çıkartmaya gayret gösterirler. Konuşma sırası kendiliğinden gelir; konuşan, ilgili konu yahut kavramla ilgili kendince yakaladığı bir açılmı paylaşır sakince. Birbirini tutuşturan mumlar misali, fikri aydınlık keskinleştikçe keskinleşir…
          Demokrasi dediğimiz şey esasen sohbette işler; orada herkes fikrince vardır, fikri olan herkes de söz sahibidir.
          Konuşmak aslında çok da arzulanmayan bir durumdur sohbetlerde; yahut öyle olmalıdır; zira orada amaç “istifade”dir. Düzeysiz tartışmalardan sonra damakta kalan o lezzetsiz muzafferlik hissine mukabil, sohbetlerden sonra dimağlarda bir doygunluk hissi, zihinlerde yeni fikirlerin tohumlarının yeşermeye başladığı duygusu hakim oluverir çoğu zaman. Tartışma sizi hasmınıza yönlendirirken, sohbet sizi size döndürür. Kendinizle hasbihaldir bir yerde sohbet. Sohbet bittiğinde siz artık başka bir insansınızdır. Fakat bu başkalık, bir adım daha olgunlaşmaktır, bunu bir şekilde farkedersiniz. Zira düşünce, düşüneni değiştiren bir eylemdir.
          Belki de bu yüzden sohbetler tebessümle, tartışmalar çatık kaşlarla yahut alaylarla sürer genelde… Kimbilir belki de inkişafa programlı insan zihninin yeknesaklıktan ve bildiklerini tekrarlamaktan duyduğu azaptır tartışmanın o boğucu havası…
          Birkaç nesil geçmeden koca sohbet kültürünün özellikle basın-yayın dünyasının menfi örnekleri sayesinde hayatımızdan silinip gitmesine seyirci kalmak zorunda değiliz. Yapacağımız şey basittir. Sohbet edelim, tartışmayalım. Arkadaşlarımızla, çocuklarımızla, eşimizle, aile büyüklerimizle sohbet etmek için bilinçli ve planlı zaman ayıralım. Bacak kadar çocuğumuzu dahi dinleyelim, dinleyelim ki, anlatacak fikirler yeşersin o minik kafasında. Sohbetin lezzetini tadalım ve tattıralım ki, tartışmanın acılığı dillerde daha bir şiddetli hissedilsin.
          Göreceksiniz, sohbetin tadına doyum olmaz…
          [Haber Ajanda Dergisi, 2006]
          Ben edebi edepsizlerden öğrendim.*Hz.Ali.*

          Yorum

          • HALİS-U HAL
            Yeni üye
            • 23 Mart 2009
            • 40

            #6
            Diyelim ki, beyaz duvarda koyu renkli bir böcek yürüyor. Evin 2-3 yaşlarındaki sevimli çocuğu bunu görünce, tüm ilgisi ne olduğunu bilmediği bu hareketli şeye doğru dönüyor. Dokunmak istiyor ona. Tam uzanacakken, babası (yahut annesi-teyzesi vs.) sesleniyor sertçe: Elleme kızım/oğlum; aaa, pis o, cısss! Çocuk bir kaç kez daha benzer hadiselerle karşılaşıyor büyürken; ellemesini istemedikler şeylere “pis” diyorlar, “zehirli” diyorlar, “cıss” diyorlar büyükleri. Annesi, babası, büyük bildiği herkes söyler de çocuk itiraz eder mi? İstemeyerek de olsa kabulleniyor o şeylerin (her neyse onlar) pis ve zararlı olduklarını.
            Peki acaba çocuğu bu varlıklardan ve nesnelerden uzak tutmaya çalışan büyükler gerçekten biliyorlar mı o şeyin “pis” yahut “tehlikeli” olduğunu? Zehirli olabilme kapasitesine sahip örümcekleri, hastalık taşıyabilen tahtakurularını, çıyanları falan anlarım da; uğur böceğinden bile korkan, her eklem bacaklıyı “pis” ve “zararlı” bilen yetişkinlerimiz yok mu sanki? Veya tehlikesiz olduklarını bilmelerine rağmen, çocuklarını ilerideki “muhtemel” tehlikelerden korumak için küçük beyaz yalanlar mı söylüyorlar sadece? Evet, anne-babalar genelde böyle davranıyor; çünkü onların da öyle davranan anneleri-babaları olan anne-babalara sahip anne ve babaları vardı muhtemelen. Kuşaktan kuşağa bir “tecrübe” aktarımı! Gerçeklikle çoğu zaman ilgisi bile olmayan, özellikle şehirli insanları hareket eden neredeyse her şeyden korkar hale getiren o hurafelerin kaynağı biraz da işte bu basit yalanlar.
            Bu bildik öyküyü sadece böceklerle mi ilgili sanıyorsunuz? Eğer öyleyse büyük bir yanılgı içindesiniz demektir.
            Bu ülkenin insanı, kendi düşünme geleneğini geliştirememiş maalesef; yahut buna (muhtelif nedenlerle) hiç fırsatı olmamış. Düşünme eylemi anlamında ülke insanımızın büyük çoğunluğu ergenlik öncesi çocukluk halleri sergiliyor. Bu nedenle, kulağı “anne-baba” yahut “âkil kişi” bildiği insanların sözlerindedir genelde. Baştan sona bütün eğitim sistemi ve bu tuhaf ideolojik yapı, ona böyle öğretmiştir zira: Onun düşünmesine hacet yoktur, birileri düşünür, ifade eder, o da böylece bilgilenmiş olur.
            Böyle insanlardan oluşan bir ülkede belki de en önemli güç, malum sebeplerle basın-yayın organlarına, güncel ifadesiyle “medya”ya ait olacaktır. Öyledir, çünkü ister yalan, ister çarpıtma olsun; uygun yönlendirme teknikleri ile birlikte sunulduğunda insanlar bunu kolaylıkla yutar. Şimdi bolca yaşadığımız gibi “bütün hareketli nesnelerin tehlikeli olduğuna” birilerini gayet rahat ikna edeceklerdir.
            Elbette bu gün basın-yayınımız bizi sadece eklembacaklılar taifesi ile ilgili “bilgi”lendirmiyor; aynı taktiği hemen hemen her şey için kullanıyor. Bir yazarın yayınından hoşlanmadı mı? Hazır etiketlerden üç beş tanesiyle avaz avaz bağırarak o şahsı yaftalamak, hedef alınan düşünceden ve kişilerden insanları soğutmak için çoktandır kullanılan bir teknik. Bir siyasi oluşum sinirine mi dokunuyor? Kanıta falan ihtiyaç duymayacak şekilde, ülke insanının bilinçaltına yıllardır itinayla yerleştirilmiş o meşhur suçlamalardan bir kaç tanesini arka arkaya dizivermesi yetiyor da artıyor! Vatanı satan, işbirlikçi, şeriatçı, kominist, hain, ikinci cumhuriyetçi, terörist, yobaz, tarikatçı… ne “sıfatlar” gördük bu güne kadar, hatırlasanıza! Dünün baş tacı edilen, ünlü ve laikliğinden kimsenin şüphe duymayacağı birçok siması, bu günlerde açıkladıkları düşüncelerinden ötürü tarikatçı ve benzeri damgaları çoktan yemiş durumdalar. Bağırdıkça haklı olacaklarını sanıyorlar…
            Bu boş lafları basın-yayın organlarından edinerek sağda solda satan sıradan vatandaşa bakın bir de. Evde anne-babasından “pis” olduğunu öğrendiği böcekleri arkadaşlarına irileşmiş gözler ve heyecandan titreşen bir ses tonuyla anlatıp onları mutlak tehlikeye karşı uyarmak çabasındaki o masum çocuktan ne farkları var? Hiçbiri dillendirdikleri iddialara dair nesnel bir kanıt görmüş değil. Bakınız o kişiye; sadece “koskoca gazete/koskoca hoca/koskoca bilmem ne, yalan mı söyleyecek canım!” safsatası, bütün zihinsel yönetimi ele geçirmiş vaziyettedir. Öyle ki, silahlı güçlerden yana tavır koymayı “muhalefet” diye yutturabiliyorlar bazılarına bu ülkede! İnanılmaz ama gerçek!
            Annesi bir böcek için “pis” diyen çocuk bilmez ki, annesi böcekler hakkında hiç bir şey bilmez; hepsi dünyadan yok olsa kılı bile kıpırdamaz. Ve yine bilmez ki aslında böcekler olmasa, dünyada yaşam mümkün olmaz! Annesi de bu masum yalanı çocuğunu korumak için söylediğine inanmıştır; belki yalan olduğunun bile fakında değildir; zira ona da öyle söylemişlerdir zamanında. Bilmez ki bu lafın ucu nereye gider, çocuğun hayatını nasıl etkiler, gelecek nesillere nasıl sirayet eder…
            Öte yandan, zihinleri yalanlarla yönlendiriliyor diye insanlara üstenci bir edayla kızmak da büyük haksızlık aslında. Böcek korkusunu nasıl doğal karşılıyorsak, bunu da öyle karşılamamız lazım. Sağlıklı değil, ama doğal. Yıllardır eğitim adı altında dayatılan ezberci ve efsaneci güdümleme sisteminden ve ülkeye sürekli dayatılmaya uğraşılan kısır ideolojimsilerin rahle-i tedrisinden geçmiş, silahlı güçlerden darbe üstüne darbe yiyerek, devleti kafasına her an inmeye hazır tokmak gibi bir nesne olarak algılamaya koşullanmış bu insanların, hakikat yolunda fazla bir şanslarının olmadığı aşikar. Kafaları bu biçimde formatlamayı amaç edinmiş bir sistemin ürünleriyiz bizler. Fakat neyse ki, hiç bir şey gibi bu formatlamayı da doğru dürüst becerememişiz. Artık birçok insan, haber aldığında kanıt soruyor; haberi getirene durup şöyle bir bakıyor; aklını mantığını kullanıp kendince bir karar vermeye çalışıyor.
            Velhasıl, şimdiki çocuklar akıllı; bazıları ana-babalarını dinlemeyip böceklere dokunmaya başladılar. Alıyorlar, ellerinde evirip çevirip sağlarına sollarına bakıyorlar. Nadiren sokulsalar, ısırılsalar bile, ciddi bir yaralanmaya maruz kalmadıklarını gördüler ya, aynı dünyayı paylaştıkları bu tabii mahlûkatı şimdi daha bir cesaretle ve dikkatle inceliyorlar.
            Böyle devam ederse yakında bu dünyada hareket eden şeylerden boşuna korkmadan, gayet huzurlu bir hayat yaşayacaklar. İnceledikçe görecekler ki, o hareketli unsurlar sadece kendileri gibi doğal sürecin bir parçası… Artık onlara ve kendilerine daha başka bir gözle bakacaklar…
            Birlikte hareket edecekler, birlikte yaşayacaklar…
            (Sinan Canan 2008; Haber Ajanda Dergisinde yayınlanmıştır)
            Ben edebi edepsizlerden öğrendim.*Hz.Ali.*

            Yorum

            • teselli
              Tecrübeli
              • 16 Nisan 2009
              • 355

              #7
              anne

              ''Gecenin geç bir saatinde telefon çalar. Adam uyku sersemliği ile
              'Alo' der. Karşısında annesi vardır. 'Oğlum nasılsın?',
              'Anne sen misin?',
              'Benim',
              'Anne gecenin bu saatinde neden telefon açtın?,
              Delirdin mi sen, hastalandın mı, bir ihtiyacın mı var?'... Adam uyandırıldığına kızmaktadır aslında. 'Oğlum hatırını sormak istedim,
              hamdolsun sağlığım ve sıhhatim yerinde'. 'Anne sen deli misin Allah aşkına, gündüz aramıyorsun da niye gecenin bu saatinde arıyorsun',
              'Oğlum işte bu saatte aramak istedim. Oğlum seni özlemiştim de bir telefon açayım dedim'. ''Anne bırak Allah aşkına, u ykumu böldün, beni perişan ettin, yani başka telefon açacak zaman bulamadın mı?' diyen
              oğlan iyice edepsizleşmiştir. Gecenin bir yarısı annesi karşısında, oğlu gece nasıl yattı Allah bilir, annesi ile konuştuğuna teşekkür edeceğine annesini azarlamaya başlıyor. Anne iyice ezilmeye başlamıştır. Oğlan hala gevezelik ediyor. 'Gecenin bu saatinde, ben gündüz ne kadar yoruldum bilmiyor musun?' sözleriyle annesi neredeyse ağlayacaktır. Anne sonunda 'Seni çok mu rahatsız ettim' der.
              'Tabii çok rahatsız ettin'.
              Sonra annenin verdiği cevaba bakın. 'Oğlum sadece hatırını sormak için aramıştım. Bundan 30 yıl önce yine bu saatte, gece 02.30-03.00 gibi çok zahmetli bir biçimde doğurmuştum. Bugün senin 30. doğum
              günün. Sadece 'doğum günün kutlu olsun' demek için aramıştım.
              "Şerefli bir ölüm yaşamanın en güzel ifadesidir."

              'Tecrübe;istediklerinizi elde edemediginizde kazandıklarınızdır..'

              Yorum

              • Bear_Bull
                Spread Trader
                • 09 Şubat 2009
                • 773

                #8
                O gün adliye binasının önü ana baba günü gibiydi.Bütün gazeteciler toplanmıştı.Konu 80 yaşındaki bir neneyle 84 yaşındaki bir dedenin boşanma
                davalarına tanıklık etmekti.Tamda hani şu evlenmeden beraber yaşamanın daha iyi olduğunu savunan sapık zihniyetin türediği andı. mahkeme başlamıştı.Hakim önce neneyi çağırdı.
                -Anlat bakalım anne derdin ne?Bu yaştan sonra neden boşanmak istiyorsun?
                Nene anlatmaya başladı:
                -bak hakim bey evladım şu görmüş olduğun ihtiyar admla ben tamı tamına 60
                yıllık evliyim.Birbirimizi severek evlenmiştik.ben ankarada yaşıyordum ve
                bu adam çankayada askerlik yapıyordu.askerliği bitince evlendik.
                ben bi çocuğumuz olmasını çook istiyordum.ama eşimden olan bir problem
                yüzünden çocuğumuz olmuyordu.bende üzülerek kendisinden boşanmak istediğimi söyledim.O da:
                -biz birbirimizi çok seviyoruz çocuk için ayrılmayalım.Nasip değilmiş.Ben
                sana çiçek getiririm sende onlarla uğraşırsın.Onlarda çocuk gibidir sevgi
                ister,ilgi ister,konuşmak ister.Gel yuvamızı yıkmayalım.
                dedi bende gerçekten seviyordum kabul ettim.o çiçekler getirdi zaten
                bahçıvandı kendisi,bende o çiçeklerle sanki çocuğum gibi davrandım.ta ki bi
                akşam yeni bir çiçekle gelinceye kadar.SEDEF ÇİÇEĞİ.
                Bak hayatım dedi sana yeni bir çocuk getirdim.Ama bu çocuğun huyu biraz
                kötü.Bunu her gece saat 3 te sulaman gerekiyor.Yoksa ölür dedi.
                Bende her gece saat 3 te kalkıp o çiçeği suladım.Bir gece olsun şu adam
                kalkıp sulamadı.Bende kendi kendime adadım ki eğer bu çiçek ölürse bende bu adamdan boşanırım.dün baktım çiçek ölmüş bende doşanma davası açtım.
                Beni boşa bu duygusuz adamdan hakim bey evladım.
                Hakim olanları dinledikten sonra dedeye yönelir.
                -eşini dinledin baba gel bide seni dinleyelim.Söylemek istediğin bişey
                varmı? dede suçlamalardan yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde utanarak hakimin
                karşısına çıkar:
                -söylenenleri dinledim evlat.Eşim haklıdır ancak bilmediği bir nokta var.
                Ben bahçıvanım çiçekleri çok iyi bilirim.Sen sedef çiçeğinin huyunu
                bilirmisin evlat?
                hakim:
                -Nedir baba söylede bilelim.
                dede:
                -sedef çiçeği suyu hiç sevmez.Ayda bir defa sulasan yeterlidir.Eğer birden
                fazla sularsan yaşamaz kurur. Eşimin boynunda ağrılar vardı doktora götürmüştüm.Doktor bana dediki bak dede nenenin boynunda kireçleme başlamış.4 saatten fazla yatmaması lazım yoksa Allah vermesin felç bile olabilir. uyku tatlıdır hakim bey oğlum ona gece kalk dolaş sonra tekrar yat deseydim yapamazdı.Benimde aklıma böyle bir oyun geldi. O her gece kalkar çiçeği sular geri gelir yatardı.Ben o zamana kadar numara yapar onun uyumasını beklerdim. O uykuya dalınca gece kalkar çiçeğin toprağını değiştirirdim.İnsanlık hali işte dün bende uyuya kalmışım çiçek ölmüş...
                Meşhur bir filozofa: - "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda: - "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş. :)

                Yorum

                • Bear_Bull
                  Spread Trader
                  • 09 Şubat 2009
                  • 773

                  #9
                  Biraz duygulanmak, yaşadığımız hayatın değerini anlamak istiyorsanız. indirip seyredin.

                  .
                  ..
                  ...
                  ....

                  ....
                  ...
                  ..
                  .
                  Meşhur bir filozofa: - "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda: - "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş. :)

                  Yorum

                  • Bear_Bull
                    Spread Trader
                    • 09 Şubat 2009
                    • 773

                    #10
                    ÖYKÜ BU YA..
                    Yaşlı bir bey, sabah erken evden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
                    Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve “biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini” söylemişler.
                    Yaşlı bey huzursuzlanmış;”acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.
                    Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar:
                    “Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.
                    “Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince. Yaşlı adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu
                    bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?”diye sormuşlar.
                    Adam buruk bir sesle“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” demiş...
                    ******************************************
                    “Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
                    Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
                    Bebek ağladığı kadar bebektir.
                    Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
                    Bunu da öğren,
                    Sevdiğin kadar sevilirsin.”

                    Can Yücel


                    hayallerle gerçekler yarışır, hayaller hep önde gider ama her zaman gerçekler kazanır
                    Meşhur bir filozofa: - "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda: - "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş. :)

                    Yorum

                    • teselli
                      Tecrübeli
                      • 16 Nisan 2009
                      • 355

                      #11
                      ihtiyar adam

                      İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi
                      kendine düşünüyordu;
                      - Oh... be ferahladım. Ölümlü dünya.
                      Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti.
                      Tapu dairesinden çıktıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle
                      yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta
                      Cem Karaca'nın şarkısı çalınıyordu;
                      "Allah Yar! Allah Yar!"
                      Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan
                      düşünceler içindeydi;
                      - Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye
                      eziyet çeksin yavrum.
                      Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına
                      geldi;
                      - Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar,
                      ziyarete gelmeye de önem verse ya.
                      Bir an dalgınlaştı;
                      - Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama...
                      Derin bir nefes aldı;
                      - Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine,
                      çocuklarına iyi baksın da...
                      Biraz da kendini teselli etmek için söylendi... Biz bugün varız,
                      yarın yoğuz.
                      Evine yaklaşınca yine durgunlaştı,
                      - Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye
                      biraz kırgın ama....
                      Düşünceler içinde zili çalarken, güler yüzlü olmaya çalıştı;
                      - Yook , iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek , kötü
                      mü?
                      Hanım kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak
                      hanımına;
                      - Nasılsın hanım bu gün bakalım?
                      Hanımı elindeki çiçek suladığı kabu gösterdi;
                      - Ne yapayım , bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.
                      Eve girerken devam etti;
                      - İnsan şehirde özlüyor çiçeği , yeşilliği.
                      - Eee...köy gibi olmaz buralar tabii.
                      Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
                      - Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.
                      İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;
                      - Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım
                      demiştim de
                      - Ben torunları özlerim diye tutturmuştun.
                      Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
                      - Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda.
                      İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların
                      altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.
                      - Allah Allah! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele
                      havalar ısınsın biraz gideriz .
                      - Havalar kim bilir nezaman ısınır. Beklemek şart mı?
                      -Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hâlâ seni tam anladım
                      diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun,
                      bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu
                      anlatayım.
                      Kadın endişeyle baktı kocasına;
                      - Noldu, oğlanı mı gördün?
                      - Yok canım, nerden göreyim!
                      Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.
                      - Bu nedir biliyor musun?
                      - Hayırdır?
                      - Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de
                      ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın , diye evin tapusunu
                      onun üstüne yaptım.
                      Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü
                      gülümseme sandı.
                      Hanımı fısıldar gibi söylendi;
                      - Oğlumuz da bugün buraya gelmişti, öğleden önce.
                      - Öyle mi, vay hayırsız. Demedin mi, "Uzun zamandır niye
                      gelmiyon" diye. Sen üzülmeyesin diye söylemiyordum ama
                      "bizi unuttu" , diye kızmaya başlamıştım. Torunları da
                      getirdi mi?
                      - Murat'ı getirmiş. O da"Sıkıldım, gidelim. "deyip durdu.
                      - Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse,
                      hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş?
                      Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde , çiçekleri
                      sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;
                      - Şu kağıdı getirmiş .
                      ihtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin
                      olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki
                      kağıda uzandı.
                      Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran
                      gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan
                      tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru
                      uzaklaştı.
                      ihtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş
                      okudu.
                      "Yaşı ilerlediği ve akli muhakemesi yerinde olmadığına ve
                      ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor
                      raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz
                      varlışkalrının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine
                      karar verilmiştir."
                      Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı.Başını
                      yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı . Hanımı, gözlerini
                      sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi.Eşinin
                      titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini
                      doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya
                      çalışarak;
                      - Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
                      - Canım ne olacak , bir günde temizlerim ben.
                      - O evde, dizlerin üşürdü senin.
                      İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, "Yüreğimin
                      üşümesi daha kötü diye düşün".
                      - Merak etme, üşümem... üşümem...
                      - Yarın mı gidelim diyordun?
                      - Sen bilirsin bey.
                      - Eşyaları bir taksiye atarsak, son otobüse yetişiriz.
                      - Olur... Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen
                      hazırlanırım.
                      - Hazırlan. Şu kağıdı tapuyla beraber masaya koyuver,
                      oğlan gelince aramasın.
                      İhtiyar adam, içinden düşünüyordu,
                      "- Dünya fani, Allah Yar"
                      ihtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla
                      hazırlanıyordu.Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları
                      duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı , bir an
                      düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların
                      üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği
                      aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye
                      başlayınca hıra olarak sakladığı mavi patikti. Çantaya,
                      fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiğin üstüne düşen
                      göz yaşlarını yavaşça sildi...
                      --
                      ......İnsan geçtiği yollarda izler bulmalı, geçerken kendisi iz bırakmalı .....
                      "Şerefli bir ölüm yaşamanın en güzel ifadesidir."

                      'Tecrübe;istediklerinizi elde edemediginizde kazandıklarınızdır..'

                      Yorum

                      • zerisz
                        Aktif
                        • 11 Mart 2007
                        • 197

                        #12
                        Son yaprak

                        ***

                        Bu olay Mayıs'ta olmuştu. Kasım'da doktorların 'zatüree' dediği beklenmedik, soğuk bir 'misafir' mahalleye geldi, buz gibi parmaklarıyla, mahalledeki herkese bir bir dokundu. Bu afet doğu yakasında ardında bir sürü kurban bırakmıştı, fakat dar sokaklı ve rutubetten yosun tutmuş bu sokaklarda daha yavaş yavaş ilerliyordu.

                        Bay 'zatüree' yaşlı beyefendilerden değil, Kaliforniya rüzgarlarıyla kanı incelmiş, tıknefesli, kırmızı yumruklu, yaşlı bir dolandırıcı karşısında şansı olmayan küçük, yaşlı bir kadındı. Ve Johnsy'i de çarptı, kızı yatağa düşürdü. Kız, boyalı karyolasında, bitişik tuğla evin boş tarafındaki küçük penceden dışarı bakıyordu.

                        Bir sabah işi başından aşkın, fırça gibi gri kaşlı doktor, Sue' yü salona çağırdı

                        - Bir şansı var, elindeki termometreyi salladı, bu şans da onun yaşama arzusuna bağlı, bu arzusu olmayan insanlar tüm tıp ilminin bir işe yaramadığını kanıtlarcasına, öteki tarafı boyluyorlar, sizin küçük hanımın da morali pek iyi değil, yapmak istediği bir şey var mı?

                        - Bir gün Napoli Körfezi'nin resmini yapmayı çok isterdi"


                        - Resim mi, pöh! İki kez düşünmeye değer bir şey yok mu aklında, bir erkek mesela?


                        - Bir erkek mi? İki kez düşünmeye değer hem de.....hayır doktor öyle biri yok


                        Doktor, 'tıbbi olarak elimden geleni yapacağım' dedi


                        - Fakat hastalarım cenaze törenlerine katılacak kişilerin sayısını düşünmeye başlayınca, ilaçlarımın iyileştirici etkisi yüzde 50 azalır, ama size bu kışın pelerin modelleriyle ilgili sorular sormaya başlarsa şansının onda bir yerine, beşte bire çıkacağına yemin edebilirim.


                        Doktor gittikten sonra, Sue çalışma odasına gitti ve bir Japon işi peçeteyi sırılsıklam edene kadar ağladı. Sonra, resim tahtasını alıp, ıslık çalarak Johnsy'nin odasına gitti.


                        Johnsy, üstüne yatak örtüsünü çekmiş, yüzü pencereye dönük yatıyordu, Sue kızın uyuduğunu düşünüp ıslık çalmayı bıraktı. Kalemini, mürekkebini alıp, bir dergi için hikaye resmetmeye başladı, genç ressamlar magazin hikayelerini resmederek, genç yazarlar da bu hikayeleri yazarak mesleklerine adım atıyorlardı..


                        Sue, gözünde monokl olan kahraman bir Idaho'lu kovboy ve şık at binici pantolonları çizerken, birkaç kez tekrarlanan cılız bir ses işitti. Hemen yatağın yanına gitti.

                        Johnsy'nin gözleri açıktı, pencereden bakıyor ve sayıyordu...



                        - oniki, onbir, on.. dokuz...sekiz...yedi...


                        Kız merakla pencereden baktı, sayacak ne vardı ki? bomboş avlu, uzaktaki tuğla ev, ve bu evin yarısına kadar tırmanmış, kökleri çürümüş, bozulmuş eski bir sarmaşık. Soğuk sonbahar rüzgarı dallarını tamamen çıplak bırakana dek yapraklarını kopartıyordu..


                        - Neyi sayıyorsun hayatım?


                        Kız, adeta fısıltıyla 'altı' dedi.


                        - Şimdi daha hızlı dökülüyorlar, üç gün önce neredeyse yüz yaprak vardı, sayana kadar başıma ağrılar girdi, fakat şimdi sayması daha kolay, biri daha gitti, sadece beş tane kaldı..


                        - Neye beş tane kaldı?


                        - Sarmaşıktaki yapraklar, son yaprak da dökülünce, benim de gitme vaktim gelecek, üç gündür biliyorum doktor söylemedi mi?


                        Sue kızı yüksek sesle azarladı: "Hayatımda bu kadar saçma bir şey duymadım, kuru yaprakların senle ne ilgisi var, seni yaramaz kız seni! hem sen bu eski sarmaşığı severdin, doktor bu sabah bana senin iyi gittiğini söyledi, tam olarak dediğine göre şansın bire onmuş, New York'ta tramvaya binmek ya da yeni bir binanın önünden geçmek kadar çok yani! Şimdi biraz çorba iç ve ben de çizimimi götüreyim, o da editöre satsın, hastamız için şarap, kendi doymaz midemiz için de domuz paçası alalım..


                        - Şarap almak zorunda değilsin...gözleri yine pencereye takıldı, bir tane daha düştü, dört tane kaldı, çorba da istemiyorum.. hava kararmadan son yaprağın da düştüğünü görmek istiyorum..


                        - Johnsy hayatım, işimi bitirene kadar gözlerini kapatıp, pencereden bakmamaya söz verir misin? Bu çizimleri yarına kadar bitirmem lazım, abajur bana lazım yoksa gölgeleri iyi çizemiyorum.


                        - Öbür odada çizemez misin?


                        - Seninle yanında olmayı tercih ederim, ayrıca bu salak yapraklara bakmanı istemiyorum.


                        Yüzü heykel gibi bembeyaz olan Johnsy, gözlerini yumarken 'Bitirince bana haber ver, çünkü son yaprağın düşüşünü görmek istiyorum. Beklemekten bıktım, beklemekten, düşünmekten bıktım, tıpkı bu küçük, yorgun yapraklar gibi artık her şeyi bırakıp, gitmek istiyorum' dedi.


                        - Uyumaya çalış, ben gidip bana yaşlı madenci resmi için poz etmesi için Behrman'ı çağıracağım, ben gelene dek kımıldama, geleceğim.


                        Yaşlı Behrman, alt katlarında oturan bir ressamdı, altmışını geçmişti ve Michelangelo gibi sakalları olan, küçücük boylu bir adamdı. Başarısız bir ressamdı. Hep bir 'baş yapıt' yapmayı istiyordu ama 40 yıldır hala yapamamıştı. Arada sırada reklam amaçlı bir şeyler yapmıştı ve profesyonel modellere ücret ödeyemeyecek ressamlara modellik yaparak para kazanıyordu, çok cin içiyor ve hep yapacağı baş yapıttan söz ediyordu, Ayrıca kendisini üst katındaki iki genç ressamın koruyucusu olarak addediyordu. Sue adamı loş, böğürtlen kokan kümesinde buldu, bir köşede yirmi beş yıldır baş yapıtın çizilmesini bekleyen boş resim sehpası duruyordu. Kız, adama Johnsy'nin yaprak yüzünden nasıl korktuğunu ve kızın gerçekten bir yaprak kadar güçsüz, kırılgan olduğunu anlattı.


                        Yaşlı Behrman, kırmızı gözleri şimşek gibi böyle aptalca şeylere lanetler savurdu.

                        "Neee! diye bağırdı. " Kahrolası bir sarmaşığın yaprakları dökülüyor diye öleceğini düşünen insanlar mı var bu dünyada! Hayır bu senin mankafa arkadaşın için poz vermem!"

                        Sue " çok zayıf ve hasta, ve ateşi çıktığından aklı karıştı, tuhaf hayaller kuruyor, pekala Bay Behrman poz vermek istemiyorsanız vermeyin. Siz korkunç, kafasız bir insansınız"

                        " Tam bir kadınsın! Poz vermeyeceğimi kim söyledi!? Seninle geliyorum, yarım saattir sana poz vermeye hazır olduğumu söylüyorum, bir gün bir baş yapıt yapacağım! Ve hepimiz köşeyi döneceğiz!"

                        Sue ve ressam yukarı kata çıkarken, Johnsy uyuyordu, Sue abajuru pencereden aşağı sarkıttı..sonra korkarak pencereden sarmaşığa doğru baktılar..sonra hiç konuşmadan birbirlerine baktılar soğuk karla karışık bir yağmur yağıyordu.



                        Ertesi sabah, Sue yarım saatlik uykusundan uyandığında, Johnsy, cansız, gözlerle yeşil perdeye bakıyordu


                        - Perdeyi kaldırsana, görmek istiyorum diye fısıldadı


                        Sue yorgun yorgun perdeyi kaldırdı.


                        O da nesi? Onca yağmur ve rüzgara rağmen, tuğla evin üzerindeki sarmaşıkta bir yaprak hala duruyordu. Hala koyu yeşildi, kenarları biraz sararmıştı,


                        - Bu sonuncuydu, geceleyin mutlaka düşer diyordum rüzgarı duyuyordum, sabaha düşecek ve ben de aynı anda ölürüm diyordum..


                        - Hayatım, hayatım, kendini düşünmüyorsan beni düşün, ne yapardım?


                        Ama Johnsy cevap vermedi. Dünyanın en yalnız şeyi, esrarengiz son yolculuğuna hazırlanan bir ruhtur,


                        Günler geçti, akşam karanlıkta bile sarmaşık yaprağının duvarda asılı olduğu görülebiliyordu, gece oldu, akşam rüzgarı başladı, yağmur camları dövüyor, çatılardan aşağı akıyordu,


                        Sabah olunca Johnsy, perdeyi kaldırmasını söyledi


                        Sarmaşık yaprağı hala oradaydı.


                        Johnsy birkaç gün daha yaprağa bakarak yattı, sonra ocakta tavuk çorbasını karıştırmakta olan Sue'ye seslendi


                        - Çok mızmızlık yaptım, o son yaprağın orada durmasını sağlayan şey ne kadar kötü bir kız olduğumu gösterdi, ölmek istemek günahtır, şimdi bana çorba getirebilirsin, biraz da süt yok önce bir ayna getir bana biraz da yastık doğrulup yemek pişirirken seni seyretmek istiyorum.


                        Yarım saat sonra,


                        - Bir gün Napoli Körfezi'nin resmini yapmak istiyorum.


                        Ertesi gün doktor geldi..


                        - İyi bakımla iyileşeceksin, şimdi alt kattaki bir başka hastaya bakmam lazım, adı Behrman, bir ressam o da zatüree olmuş, yaşlı, zayıf bir adam, hiç umut yok fakat yarın hastaneye yatacak orada daha iyi bakılır


                        Ertesi gün doktor 'tehlikeyi atlattın, kazandın bakım ve iyi beslenme...işte bu kadar'

                        dedi.


                        Öğleden sonra, Sue Johnsy'nin yanına geldi, kız mavi yünden bir atkı örüyordu, kolunu kızın omuzuna ve yastıklara dayadı..


                        Sana bir şey söylemem lazım beyaz fare, bay Behrman hastanede zatüreeden ölmüş, hastanede sadece iki gün kaldı, kapıcı onu odasına geldiği ilk gün bulmuş, giysileri, ayakkabısı sırılsıklam ve buz gibiymiş, bu berbat gece boyunca nerede olduğunu bilmiyorlar, sonra hala yanan bir fener bulmuşlar, bir de merdiven...yerinden sürüklenerek çekilmiş..sonra oraya buraya dağılmış fırçalar ve üzerinde yeşil ve sarı rengi boya olan resim paleti.. ve pencereden bak hayatım, duvarın üzerindeki son yaprağa bak, o kadar rüzgara rağmen onun niçin hiç düşmediğini, kopmadığını merak etmedin mi? Ah hayatım, o yaprak Behrman'ın baş yapıtıydı: Son yaprak düştüğü gün duvara senin için bir yaprak resmi çizmişti...
                        Yapabildiklerim Yapabiliceklerimin Yarısı Bile Değil

                        Yorum

                        Working...
                        X

                        Debug Information