Komplo teorileri 2007+Simurg+

Collapse
This topic is closed.
X
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • simurg
    Administrator
    • 10 Mart 2007
    • 9248

    #16
    Genelkurmay Açıklamasındaki En Büyük Hata

    Genelkurmay Açıklamasındaki En Büyük Hata

    Prof. Dr. Osman Özsoy

    Ben ara ara Genelkurmay'ın www.tsk.mil.tr adresini ziyaret ediyorum. Sizlere de tavsiye ederim. Gazetelerde her zaman göremeyeceğiniz ilginç bilgiler var. Mesela yasadışı sınır geçişleriyle ilgili günlük istatistikleri, uluslar arası alanda son günlerde yaşanan gelişmeleri, teröristlerle yaşanan çatışmalara ilişkin günlük bilgileri saat saat görebilirsiniz. Hatta hangi maksatla konulduysa, içeriği oldukça güzel olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 43. Münih Güvenlik Konferansında yaptığı konuşmanın tam metni bile sitede yer alıyor. Neyse biz gelelim konumuza…
    Genelkurmay'ın 27 Nisan tarihli bildirisi internete düştüğü dakikalarda ilk tıklayanlardan biriydim. Bildiriyi olurken aklıma ilk gelen ne oldu biliyor musunuz?
    Herhalde dedim, işi gücü muziplik olan birkaç hacker bir araya geldiler, zaten hassas olan ülke gündemini daha da karıştırmak ve olan biteni tiye almak için alelacele bir metin yazarak Genelkurmay'ın sayfasına attılar. Genelkurmay'da bu oldu bitti karşısında geri adım atamadı ve bu metni sahiplenmek zorunda kaldı.

    Çünkü Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt medeni ilişkileri güçlü, cesur bir insan. Eğer bildiride yer alan konular üzerinde konuşmak isteseydi, 12 Nisan'da yaptığı sürpriz basın toplantısında lafı eğip bükmeden doğrudan söylerdi.
    Hatta şu da geldi aklıma.

    Hackerler biraz anti sosyal kişilikler olduğu için, sosyal olayları analiz gibi bir dertleri ve kaygıları olmadığından, herhalde dedim bu konuda Cumhuriyet gazetesinde yeni işe başlamış stajyer bir gazeteciden de yardım istemiş olmalılar.

    Çünkü metinde yer alan benzer haberlerin tıpa tıp aynılarını her gün Cumhuriyet'ten zaten okuyorum ben. Aradaki tek fark, bildirinin Cumhuriyet'te yer alan haberlere göre kendi içinde daha çok tutarsızlık barındırması ve çok şeye temas edelim derken tam olarak neyi ifade etmek istediğini net olarak ortaya koyamamış olması.
    Mesleğim gereği 20 yıldır sınav kâğıdı okuyorum…

    Metnin kendi içindeki tutarlılık, örneklendirme, sebep sonuç ilişkileri gibi tüm unsurlar birlikte değerlendirildiğinde bu metne 100 yüz üzerinden vereceğim not kesinlikle 20 puanı geçmezdi. Onu da, zahmet edip o kadar şeyi üşenmeden yazmışlar diye emeklerine sayardım.
    Bu sene Kutlu Doğum Haftası neye denk geldi?
    Meslekte büyüklerimiz anlatıyorlar, ben denk gelmedim. Hani her fırsatta dine ve dindara saldırmayı adet haline getirmiş gazetelerden biri bir zamanlar,

    “Hac, bu sene de Kurban Bayramı'na denk geldi”

    diye yazmış ya… Genelkurmay'ın bildirisindeki bir ifade onu çağrıştırdı bana. Dilerim böyle bir şey değildir diye düşündüm.
    Bildiride, Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle yapılan etkinlikler sıralanırken,

    “Bu bağlamda; Ankara'da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmesi… 22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa'da yapılan bir etkinlik örnekler olarak sıralanmış ve metnin hemen başında şu tespitte bulunulmuş: “Bu faaliyetler; milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.”

    Dilerim bu metni hazırlayanlar, Kutlu Doğum etkinliklerinin neden nisan ayı içinde yoğunluk kazandığını biliyorlardır. Malum, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sav) doğum tarihi miladi olarak 20 Nisan'a denk geliyor. Eleştiriye konu olan Kutlu Doğum etkinliklerinin bu tarihlerde yoğunlaşması 23 Nisan'da kutladığımız Milli Bayramımıza alternatif kutlamalar üretmekten değil, her iki tarihin birbirine yakın olmasından kaynaklanmaktadır.
    Ben Kutlu Doğum etkinliklerine katılan vatandaşlarımızın hiçbirinin, Kurtuluş Savaşımızı yürüten ilk Meclisimizin açılışı olan 23 Nisan tarihi ile zerrece problemi olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü bugüne kadar böyle düşünen birine hiç denk gelmedim. Bildiride yer alan kimi ifadelerin bu etkinliklere katılan milyonlarca vatandaşımızı incitebileceği ve yanlış algılamalara neden olabileceği endişesi taşıyorum.
    Herkes birbirini anlamalı…
    16 Nisan'da burada yayınlanan bir yazımda Ankara Tandoğan'da yapılan ve yüz binlerin katıldığı mitingle ilgili şunları yazmıştım:

    Bu mitinge katılanları kuru kalabalıklar olarak nitelemek ve hassasiyetlerini tamamen göz ardı etmek, insan denilen varlığı yeterince ciddiye almamak olur ki, bunun sağlıklı bir yaklaşım olacağını düşünmüyorum. O kalabalıkların arasında, kendi ideolojilerinin dışında hiçbir düşünceyi biran için de olsa dinleme zahmetinde bulunmayan, öteki düşünceye karşı tamamen hazımsız ve kapalı çok sayıda marjinal insan olabileceği varsayılsa bile, geride kalan diğer yüz binlerde oluşan güvensizliğin nedenleri göz ardı edilmemelidir. Başbakan Erdoğan'dan AK Parti'nin her bir üyesine kadar herkes, bu kitlelerde böylesine güvensizlik oluşturan unsurların neler olduğunu irdelemeli ve iletişim kanallarını gözden geçirmelidir. Türkiye'de toplumsal barışı tesis için böylesine bir özeleştiri herkesin üstüne vazifedir”

    demiştim.
    Başbakan Erdoğan'ın bu mitinge yönelik eleştirilerini ve yaklaşım biçimini başından beri tasvip etmedim.

    Eğer o kitlenin hassasiyetlerini algıladığı ve herkese eşit mesafede olduğu mesajını verseydi, pazar günü İstanbul'da yapılan mitingdeki öfke bu kadar derin olmazdı.

    Hatta mitingde atılan

    “Ne şeriat ne darbe”

    sloganları Baykal'ı bile o kadar rahatsız etmiş ki,

    “Ben askeri göreve davet etmedim”

    diye bir kanala açıklama gönderme gereği duymuş. Artık gelinen noktada tüm liderler otursun hallerine kına yaksın.
    Vatandaş bile onlardan daha basiretli çıktı.
    Kısacası ben, Genelkurmay bildirisinde Kutlu Doğum Etkinliklerinin dolaylı yoldan da olsa eleştirilmesini toplumu yeterince algılayamama sorununa bağladığım gibi, Başbakan Erdoğan'ın bu mitinglere yaklaşımını da toplumun belli kesimlerinin hassasiyetlerini yeteri ölçüde ciddiye almadığı gibi bir izlenim edindim.

    Her iki yaklaşımı da ülke açısından yararlı görmüyorum.
    Görmek isteyene toplum çok güzel mesajlar veriyor…
    Lütfen kulak veriniz…

    https://twitter.com/keyborsa_simurg

    Yorum

    • simurg
      Administrator
      • 10 Mart 2007
      • 9248

      #17
      Şifreci mühendisler öldürüldü mü?

      Şifreci mühendisler öldürüldü mü?3 mühendisin birbiri ardına ölümünü şüpheli bulan mahkeme, soruşturmanın yeniden yapılmasını istedi

      15.05.2007 17:08 ASELSAN'ın ölü bulunan ODTÜ'lü mühendislerinden Hüseyin Başbilen'in ölümünün yeniden araştırılmasına karar verildi. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gönderildi. Başbilen'in aile avukatı Birgül Güven,

      "Mühendisler NASIL ÖLDÜLER?

      ODTÜ mezunu Makina Mühendisi Hüseyin Başbilen:
      Geçtiğimiz yıl 7 Ağustos günü Pursaklar Ayancık yolu üzerinde otomobilinde bileği ve boğazı kesilmiş halde ölü bulunmuştu. Başbilen'in bileği ve boğazındaki kesikler ile 'elveda' başlıklı mektubu, ölümün intihar şeklinde gerçekleştiği yönünde olmuştu. Ancak ailesi ASELSAN'da önemli projeler üzerinde çalışan Başbilen'in intihar ettiğini düşünmüyordu.
      ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Halim Ünsem Ünal:
      ASELSAN'da bir süre çalıştıktan sonra 2000 yılında görevinden ayrılan mühendis Ünal, 17 Ocak 2007 tarihinde, Eymür Gölü kenarında ölü bulundu. Kafasından aldığı tek kurşunla öldüğü belirlenen Ünal'ın intihar ettiği yönünde rapor verildi.
      ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Evrim Yançeken:
      26 Ocak 2007'de Batıkent'teki oturduğu binanın 6. katından atlayarak intihar ettiği ileri sürülen Evrim Yançeken, olay yerinde hayatını kaybetmişti. ASELSAN'da görev yapan Yançeken'in psikolojik sorunları olduğu ve intihar mektubu yazdığı ifade edilmişti.

      SORUŞTURMA GENİŞLETİLECEK
      Kamuoyuna ilk kez Hürriyet'in duyurduğu ASELSAN'lı mühendislerin ölümünün üzerindeki şaibeler bir türlü kalkmıyor. ODTÜ'lü 3 mühendisin art arda ölü bulunması, Türkiye gündemine bir anda otururken, ölümler Meclis gündemine dahi taşınmıştı. 7 Ağustos 2006 tarihinde Ankara Ayancık yolu üzerinde otomobilinde sol el bileği iki ve boğazı 20 santim kesilmiş halde bulunan Hüseyin Başbilen'in (30) ölümüyle ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı "intihar" kararı vererek dosyayı kapattı. Ancak, oğullarının intihar etmediğini ve kuşkularının olduğunu söyleyen Başbilen ailesi, avuklatları Birgül Güven aracılığıyla, Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne itirazda bulundu. İtirazı değerlendiren Sincan mahkemesi, başsavcılığın aldığı "intihar" kararını bozdu ve soruşturmanın genişletilerek incelenmesini talep etti. Mahkemenin bu kararı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na da gönderildi.
      ÖLÜMLER ÜZERİNDEKİ ŞAİBE KALKMALI

      Ailenin avukatı Birgül Güven, Başbilen'in ölümü üzerinde şaibe olduğunu düşündükleri için kararın bozulmasını talep ettiklerini ifade ederek hurriyet.com.tr'ye şöyle konuştu:
      "Soruşturmanın genişletilmesinde nasıl bir yol izleneceği konusunda henüz bir fikir sahibi değiliz. Ancak taleplerimiz arasında, Başbilen'in telefon kayıtlarının geçmişe yönelik tamamen incelenmesi, bilgisayarlarının en ince ayrıntısına kadar kontrol edilmesi ve ASELSAN'da yaptığı görevlerin ayrıntılarıyla incelemeye alınması da vardı. Mühendislerin art arda intiharlarının üzerinde bir şaibe olduğunu düşündüğümüz için bu başvurumuzu yaptık. Mahkemenin izleyeceği yola göre yeniden otopsi yapılması da gündeme gelebilir. Bekleyip göreceğiz."
      OĞLUMUZUN İNTİHARINA İNANMIYORUZ
      Anne Kezban Başbilen, oğlunun intahar etmediğini düşündükleri için mahkemeye itirazda bulunduklarını hatırlatarak, "Yargı bu olayı yeniden incelemeye aldı. Kararı bizler de merakla bekliyoruz. Biz ilk gün olduğu gibi bugün de oğlumuzun intihar etmiş olduğuna inanmıyoruz" dedi.
      ADIM GİBİ EMİNİM HÜSEYİN ÖLDÜRÜLDÜ
      Başbilen'in ikiz kardeşi Hasan Başbilen İSE, kardeşinin intihar etmediğini, “öldürüldüğünü” yineledi. "Hüseyin'in ölümüyle ilgili aklımıza her şey geliyor" diyen ikiz kardeşi, kamuoyunda yapılan spekülasyonları da eleştirerek, "Bazı gazeteler, Hüseyin'in ölümünü Mossad ve CIA'ya bağladı. Biz bu kadar net ve açık konuşamıyoruz. Ama her şeyi de düşünüyoruz. Sonuçta devletin çok önemli projelerinde çalışan üst düzey bir isimdi. Onunla her zaman gurur duyacağız" dedi.
      OĞLUN ASELSAN'I ÇOK SEVİYORDU
      26 Ocak 2007 tarihinde Batıkent'te oturduğu binanın 6. katından atlayarak öldüğü belirlenen yine ASELSAN'ın başka bir mühendisi Evrim Yançeken'in (26) annesi Melek Yançeken ise oğlunun bu kurumda çok mutlu olduğunu ve çalışmak istediği tek yerin ASELSAN olduğunu söyledi. Oğlunun ölümüyle ilgili konuşmak istemediğini söyleyen anne Yançeken, "Acımız çok yeni. Ancak oğlumun hayali her zaman ASELSAN'da çalışmaktı" dedi.
      3 MÜHENDİS TE ŞİFRE ÇÖZÜCÜYDÜ
      ASELSAN mühendisleri, uçak tanıma sistemlerinin ''millileştirilmesi'' konusundaki başarısından sonra, benzer bir başarıyı ABD güdümlü elektronik sistemlerinin kontrol dışı bırakılması, uydu müdahalesini bertaraf edecek yeni elektronik sistemlerin geliştirilerek silahlı gücümüzün millileştirilmesi için çalışıyorlardı. Böylece ABD'nin havadaki tahtı sallantıya girmişti. Her üçü de ODTÜ mezunu olan Hüseyin Başbilen, Halim Ünsem Ünal ve Evrim Yançeken, özellikle şifre çözme konusunda oldukça uzman mühendislerdi.
      https://twitter.com/keyborsa_simurg

      Yorum

      • simurg
        Administrator
        • 10 Mart 2007
        • 9248

        #18
        Türkiye-ABD savaşı an meselesi mi?

        Türkiye-ABD savaşı an meselesi mi?Amerika ve Türkiye, Irak'ta çatışmaya girecek mi? Her şeyden önce, Metal Fırtına bir ABD-Türk savaşının tarihi olarak 2007'de öngörülmüştü. Metal Fırtına kurgusu sağ olsun, ancak kitabın hikayesi ABD Savunma Bakanı Robert Gates'in Türkiye'yi, Irak sınırına geçerek tek taraflı bir askerî operasyon yapmaması konusunda uyardığında zihnimde çaktı.
        Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, "Irak'ta saklanan ve saldırılar gerçekleştiren PKK gerillalarını ezmek için Kuzey Irak'a girmeye hazırız." dedi ve Başbakan Erdoğan bu açıklamaya destek verdi. Metal Fırtına kitabında da, Türkiye'nin Amerika ile bir savaşın, PKK'nın Türkiye'de saldırılar düzenlemesini müteakiben Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesi nedeniyle vuku bulacağı belirtiliyordu. Ben, Türkiye ve Birleşik Devletler arasında bir savaş olacağını ummuyorum; ancak Amerika'nın Kürt meselesine dahil olması iki ülke arasında zaten sorunlu olan ilişkileri daha da kötüleştirebilir. Amerikan dış politika planlayıcıları, Ortadoğu'yu Iraklı Kürt liderlerin tarihî yakın bağları bulunduğu İsrail'in gözlerinden görüyor. Kürdistan Demokratik Partisi lideri Mesud Barzani'nin babası son Molla Mustafa Barzani, peşmerge gerillalarını İran silahlarını İsrail'e taşıması için kullanırdı. O dönem, İran Muhammed Rıza Pehlevi tarafından yönetiliyordu, yani Amerika'nın Ortadoğu'daki en büyük polisi.
        Türk-ABD ilişkilerinde en sorunlu dönem
        1991 yılındaki Körfez Savaşı'nın sonlarına doğru, neo-muhafazakar stratejist, dönemin Savunma Bakanı Dick Cheney'nin yardımcısı Paul Wolfowitz, Irak'ın Kürt bölgelerinde dizginleri ele alması için patronunu ikna etti (güney Irak topraklarıyla birlikte) ve Irak güçleri için bu bölgeleri 'uçuşa kapalı bölge' ilan ettiriverdi. 12 yıl boyunca, Amerikan gazeteci Seymour Hersh ve diğerlerinin de işaret ettiği gibi, İsrail peşmergeleri eğitirken Amerikan ve İngiliz savaş uçakları da Kürt bölgesini Irak ordusu ve hükümetinin ulaşım kordonu dışında tuttu. Ortadoğu için uygulanan neo-muhafazakar strateji, Kuzey Irak'ta Amerika ve İsrail ile müttefik otonom bir 'Kürdistan'ı planlıyordu.
        Türkiye'nin Kuzey Irak'ta otonom ya da bağımsız bir Kürdistan'ın kendi ülkesinde Kürt ayrılıkçılığını kızıştırabileceği kaygıları konusunda hassas olan Amerikalılar, Iraklı Kürt liderliğin bağımsızlık taleplerine karşı baskı oluşturuyor. Ancak, Türkiye'deki İslamcı politik güçlerin nüfuzu ve üstünlüğü, ABD dış politikası ve entelektüelleri arasında bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Bir grup -Wolfowitz, Richard Perle ve Douglas Feith, Iraklı Kürtlerin Türkiye, Amerika karşıtı devletler ve Ortadoğu'daki gruplar üzerinde yular olarak kullanılmasına 'büyük sadakatle' destek veriyor. Bu güçlü politik kodamanlar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Türkiye'de iktidara gelmesi ile alarm durumuna geçtiler. 2 Aralık 2002'de AKP, Türk parlamento seçimlerini henüz kazanmışken Erdoğan, Washington'da Stratejik Araştırmalar ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'ndeki bir resepsiyondu konuşuyordu. O dönem, ABD Savunma Bakan Yardımcısı olan Wolfowitz, Türk liderin diğer programlara katılımına eşlik etmek için en öndeki safta yerini almıştı. Onunla birlikte gelen bir adam da Wolfowitz ile benim aramda oturuyordu. Bir ara, bu adam Wolfowitz'e doğru eğildi ve kısık bir sesle, "Ona (Erdoğan'a) güveniyor musunuz?" diye sordu. Wolfowitz, "Tam olarak değil." yanıtını verdi ve adamın kulağına duyamadığım bir şeyler fısıldadı.
        Resepsiyon bitti, İstanbul belediye başkanlığı günlerinden tanıştığım Erdoğan ile kısa bir görüşmem oldu. Erdoğan'a başbakan olması durumunda hükümetinin İslamcı idealleri, ajandayı koruyup korumayacağını ve Avrupa Birliği üyeliğinin ve Birleşik Devletler ile dostluğun peşinden gidip gitmeyeceğini sordum. Bana, partisinin 'fundamentalist' olmadığını, ancak Türkiye'nin kendisine güvendiğini ve Amerika'yla ya da Avrupa ile yakın bağlar arayışına girmekten korkmayacağını söyledi. Erdoğan'ın hükümetinin İslami değerlere bağlılığı ılımlı idi ve çoğu zaman da Avrupa Birliği'ne üye olmadaki çıkar nedeniyle de askıya alınabiliyordu. Yine de, bu İslami kökler meselesi, Amerika'nın AKP'ye karşı düşmanlığının ve Kürt meselelerine sempatisinin ana kaynağı oldu. Amerika'nın artan Türk antipatisinin ve Iraklı Kürtlere desteğinin en önemli nedenlerinden biri, bu ülkenin Ortadoğu'daki askerî üsler nedeniyle yaşadığı hayal kırıklığıdır. Amerikalılar, 2003 yılındaki Irak işgali öncesinde Türk parlamentosunun ABD askerlerinin Türk topraklarını kullanmalarına izin vermemesi nedeniyle çileden çıktı. Amerikalıların Türk karşıtı hisleri geçen sene, İran'a karşı muhtemel bir bombardımanda, Ankara'nın İncirlik hava üssünü kullanıma açmamasıyla kartopuna dönüştü. Birleşik Devletler'in İncirlik'te 90 adet nükleer başlığı var ve görünen o ki bunların bir bölümünü İran'ın yeraltındaki nükleer tesislerini yok etmek için kullanmak istiyor.
        Türk yetkilileri, ordusu ve sivilleri kendi topraklarından iyi bir komşusunun gökyüzünde mantar bulutlarının dolaşması düşüncesi karşısında dehşete kapıldı. Bu durum, İncirlik'in ABD için kullanışlılık oranını azalttı. Kendi davalarını yürütmede İncirlik'i bir fiyasko olarak gören ve Kuzey Irak'ı ABD askerî üslerine uygun yer seçen neo-muhafazakarlar bu bölgeyi ön plana çıkarıyor. Ek olarak, El Kaide ve Irak'ın Sünni Arapları ve Mehdi Ordusu militanları Amerika'nın Kuzey Irak'ta çıkarlarını biledi. 2002 yılında, 11 Eylül saldırıları karşısında hâlâ yalpalayan Bush yönetimi, Suudi monarşisinin Amerika'nın askerî güçlerini Suudi topraklarından çekmesi ricası ile eşekten düşmüşe döndü. Suudiler, ülkelerindeki Amerikan karşıtlığının 11 Eylül'den sonra arttığını ve Sultan kentindeki Amerikan üslerinin bunu daha da körüklediğini söyledi. Bununla birlikte, daha önce yaptığım ziyarette çok sayıda Suudi vatandaşının 1991 yılındaki yerleşmesinden sonra Amerikan askerlerine öfkeli olduğunu gördüm. Çoğu, Usame bin Ladin'in 2001'deki saldırıları ABD'yi 'Muhammed'in topraklarından' çıkarmak için düzenlediğini düşünüyordu. 2003 Nisan'ında Amerikalılar Sultan kentindeki üslerini terk ettiğinde, El Kaide'nin Suudi destekçileri bu olayı 'Usame'nin zaferi' olarak kutladı. Söz konusu tavır, neo-muhafazakarları çileden çıkardı ve Irak'ı ABD askerleri ve üsleri için en uygun yer yapma planlarını güçlendirdi. Fakat, bu umut da Sünni Arap ve Mehdi Ordusu gerillalarının Amerikan askerlerini Irak'tan çıkarmaya yemin etmeleri ve sokakları ele geçirmesiyle buhar oldu. Amerikalılar şimdi, Irak'ta memnuniyetle karşılanabilecekleri tek yerin Kürt kentleri olduğu düşüncesine tümüyle ikna olmuş durumda.
        Metal Fırtına gerçeğe mi dönüşüyor?
        Mesele, Amerika'nın Kürt liderliğine dışarıdan topraklarına yönelik herhangi bir saldırı karşısında kendilerini korumaya yardım etme sözü verip vermediğidir. 25 Ekim'de Celal Talabani'nin Washington Post'a verdiği demeç bu yönde bir bilgiyi doğruluyor. PUK lideri ve Irak hükümeti Cumhurbaşkanı Talabani şöyle diyordu: "Uzun bir süre Amerikan güçlerine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum, hatta iki askerî üs dış müdahalelere karşı bizi koruyacak." Türkiye, Kuzey Irak'a müdahale etme gibi bir niyet taşıyamaz. Çünkü, önemli ticaret ve güvenlik bağları olan Amerika'yı öfkelendirme riskini çok iyi biliyor. İkincisi, komşu bir ülkeye karşı bir saldırganlık Türkiye'nin zaten sıkıntılı olan Avrupa Birliği üyeliğini de sıkıntıya sokacaktır. Dahası, askerî bir saldırı Türkiye'deki Kürt ayrılıkçılığı da çözmeyecektir. Yine de, Türkiye ve Amerika, tuttukları yolu değiştirmedikçe, iki ülkenin yanlış bir karşı karşıya gelme ihtimali mevcut. Amerikalılar, askerî üsler konusundaki hayal kırıklığının kendisini Kürt önceliklerine hapis ettiğinin farkına varabilecek mi acaba? Kuzey Irak'taki otonom Kürt bölgesinin lideri Barzani, kendilerine desteği garantiye almış görünüyor. Irak'ta biraz vakit geçirmiş olan herkes, benim gibi, Irak Kürtlerinin kendilerine ait bir yurt niyetinin peşinden gittiğini bilir. Onlar, böylesi bir yurt yaratma niyetleri içinde PKK'yı desteklemeyi sürdürebilirler. PKK, Türkiye'nin güneydoğusunda kurulacak kendi bağımsız Kürdistanlarının sonuç olarak Kürt bölgeleriyle bütünleşebileceğini söylüyor. Muhtemelen PKK, Türk hedeflere saldırılarını sürdürecek ve Türk ordusu Kuzey Irak'ta onların peşlerine düşmenin zorunlu olduğu hissine kapılacak. Bunun karşılığında, ABD'de de kendisini Türkiye'ye saldırmaya zorunlu hissedecek mi? Bu durumda, Metal Fırtına'nın bir bölümünün sahneye konduğunu görebiliriz. Bu pek muhtemel olmayan senaryoda, Amerikalılar muhtemelen İngilizlerin 1915'teki Gelibolu'da aldığı dersi alacaktır.
        Metal Fırtına'yı yazan Orkun Uçar ve Burak Turna ile, Washington'da bir Türk nükleer patlamasının Amerika'nın Türkiye müdahalesini durduracağı konusunda aynı fikirde değilim. Aksine, bu Amerika'nın Türkiye üzerinde nükleer silah kullanması için bir bahane oluşturacaktır ve ülkeyi daha da zor bir duruma düşürecektir. Bunun yerine, Türkiye'nin güçlü konvansiyonel ordu güçleri Amerika'nın bir müdahalesi için caydırıcı olacaktır. Vietnam ve Irak bize bir ders verdiyse, bu Amerika'nın konvansiyonel silahlı güçlerinin umutsuz bir biçimde yabancı savaşlarda başarısız olduğudur. Ayrıca, bir NATO müttefikinin diğerine nükleer silah atacağını sanmıyorum. Hem Amerikan hem de Türk savaş planlayıcıları bunu biliyor; işte bu nedenle Amerika ve Türkiye'nin birbirine saldırma ihtimali pek yok. Hem Amerika hem de Türkiye, ilişkilerinin ikincil meseleler yüzünden koparılamayacak kadar önemli olduğunu biliyor. Türkiye, AB'nin baskısı altında Ankara bürokratlarının zoraki uygulamaları yerine Kürtlerine destek olmak, kendi kültürlerini geliştirmeleri için güçlü bir programı uygulamaya koymalı. İkincisi, Kürt gençlerinin eğitim, iş ve benzeri imkanlar bulabilmesi için ülkenin güneyine devasa yatırımlar yapılmalı. Türkiye'deki Kürt ayrılıkçılığını ortadan kaldırmanın en iyi yolu Kürtlerin Kürt olarak kalmasını ve Türk vatandaşı olmaktan gurur duymasını sağlamaktır.
        (*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Sayın Malik, Washington merkezli gazeteci ve yazar, Pakistan başbakanının ve Cumhurbaşkanı Nurul Amin'in konuşmalarını hazırladı.
        MUSTAFA MALİK (*)12 Haziran 2007, Salı
        https://twitter.com/keyborsa_simurg

        Yorum

        • simurg
          Administrator
          • 10 Mart 2007
          • 9248

          #19
          Bir Doların Sırrı

          Bir Doların Sırrı




          Bir Doların Sırrı Ne?
          Bir dolarlık ABD banknotlarının üzerinde, bazı ilginç işaretler yer alır. Doların bir yüzünün iki tarafında iki ayrı daire, dairelerin içinde de iki ayrı şekil vardır. Şeklin birisi, bir pençesinde oklar, diğer pençesinde zeytin dalı tutan bir kartaldır. Kartalın tepesinde yıldızlar bulunur. Diğer dairenin içinde ise tepe kısmı, içine bir göz oturtulmuş olan bir üçgenle tamamlanan bir piramit yer alır.
          Kimileri bunları doların üstüne konmuş rastgele şekiller olarak algılayabilir. Oysa bu işaretler, dolara has şekiller değildir. Bu işaretler, "Amerika Birleşik Devletleri'nin Büyük Mührü"dür, ABD'nin resmi sembolüdür. İki daire, mührün iki yüzünü oluşturur. Mührün üzerinde böylesine ayrıntılı bir şekilde durmamızın nedeni, mührün bazı önemli mesajlar içermesidir. ABD'nin "dünyanın ilk masonik ve de Kabalist cumhuriyeti" olduğunu gördük. Bu iki özellik, ABD'nin Büyük Mührü'ne de yansıtılmıştır.
          Az önce Amerika'nın kurucularının mason ve Gül-Haç bağlantılarıyla ilgili olarak kitabından alıntılar yaptığımız Amerikalı tarihçi Robert Hieroni- mus, ABD'nin Büyük Mührü konusundaki sayılı uzmanlardan biridir. Konu hakkında "Amerikan Büyük Mührü'nün arka yüzünün tarihsel bir analizi ve Hümanist psikoloji ile ilişkisi" başlıklı bir doktora tezi veren Hieronimus, mühür hakkındaki bazı önemli bilgileri America's Secret Destiny adlı kitabında da aktarır. Mührün öyküsü şöyledir:
          4 Temmuz 1776'da Kongre, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams'dan oluşan bir komiteye Amerikan mührünü dizayn etme görevini verdi. Pierre Eugene Du Simitiere adlı bir portre ressamı komiteye alındı. Böylece, büyük ölçüde Franklin'in tasarısına dayalı olarak ilk mühür oluşturuldu: Bir yüzde Musa ve onunla birlikte denizden kurtularak güvenli bir toprağa ayak basan İsrailloğulları yer alıyordu. Musa eliyle denize işaret ediyor, denizde ise Firavun'un askerleri boğulurken görülüyordu. Bulutlardan çıkan bir ateşin ışıkları Musa'ya ulaşıyordu. Bunun yanında Jefferson da bir öneri getirmişti: Mührün ön tarafına, çölde gündüzleri bir bulut, geceleri de ateşten bir sütunla kendilerine yol gösterilen İsrailoğulları'nın konulmasını teklif ediyordu.

          Birinci komiteden Benjamin Franklin'in mühür için getirdiği teklif: Bir yüzde Hz. Musa'nın önderliğinde güvenli topraklara ulaşan İsrailoğulları, diğer yüzde Kabala sembolü "üçgen içinde göz".
          ABD'nin mason kurucularının getirdikleri her iki teklifin de "İsrailoğulları" ile ilgili olması bir rastlantı değildi sanırız. "İsrailoğulları'nın ayak bastığı güvenli toprak"ın Amerika olduğu mesajı veriliyordu. Mühür için ortaya atılan bu teklif, Püritenlerin Amerika'ya yüklediği misyonun, masonlar tarafından devam ettirildiğini de belgeliyordu. Mührün diğer yüzüne yerleştirilen ünlü Kabalistik "üçgen içindeki göz" sembolü de aynı gerçeğin bir işaretiydi.
          Fakat Kongre fazla açık ve cüretkar bulduğundan olacak Ocak 1777'de bu birinci komitenin teklifini kabul etmedi. Ve üç yıl sonra yeni bir komite oluşturuldu. Bu komitenin teklifi de kabul edilmeyince, mührü belirleme işi 4 Mayıs 1782'de toplanan üçüncü komiteye kaldı. Bu komite, bugünkü mührü oluşturdu. "İsrailoğulları"nın izi, ilk komitenin mühründeki kadar belirgin olmasa da, bu mühürde de yer alıyordu. Ön yüzde, kartalın başının hemen üstünde, beş köşeli yıldızlardan oluşan altı köşeli bir siyon yıldızı bulunuyordu. Arka yüzde ise Yahudi-masonik sembol "üçgen içinde göz" yerini koruyordu. ABD mühründeki masonik-Kabalistik etki, daha sonra da çeşitli uzmanlar tarafından dile getirildi:

          1934 yılında eski başkan yardımcısı Henry A. Wallace, başkana, mührün her iki yüzünün de demir paralar üzerine basılmasını içeren bir öneri götürdü... Başkan Roosevelt bunu kabul etti ve o tarihten sonra mühür ABD paralarının üstünde görülmeye başlandı... Wallace'ın mühür ile yakından ilgilenmesinin ardında esoterik konularla yakından ilgilenmesi yatıyordu. Bir teori, Wallace'ın ilgisinin Kabalistik amaçlara dayandığını öne sürer... İşin bir başka ilginç yanı hem Wallace'ın hem de Başkan Roosevelt'in mason olmasıdır.
          Profesör Norton, mührün arka yüzünün 'çok açık bir masonik amblem' olduğunu söyler. Bu görüş Paul Foster Case gibi çeşitli akademisyenler tarafından da desteklenmektedir.
          Esoterik geleneğe bağlı yazarların çoğu da mührün özellikle arka yüzünün, masonluk, Gül-Haç ve İllüminati gibi örgütlerden kaynaklandığını bildirmiştir. Bu geleneğin ünlü isimlerinden Wyckoff, şöyle der: 'Bizim mührümüz masonluğun bir yansımasıdır, masonluğun ve okültizmin'.
          Hieronimus'un bildirdiğine göre, "üçgen içinde göz" sembolünün altında yer alan piramit de gerçekte masonik bir semboldür. Mühürde yer alan piramit, ünlü Büyük Giza Piramidi'dir. İlginç olan ise Giza Piramidi ile Kabala arasında ilişki olmasıdır:
          Oxfordlu bir matematikçi ve astronom olan John Greaves, Büyük Piramid hakkında yaptığı araştırmalarla tanınıyor. 1683'te piramidin matematiksel özelliklerini inceliyor. Greaves'in araştırması, aynı zamanda piramidin Kabalistik yorumlarının da temelini oluşturuyor. Diğer bir deyişle ABD mührünün arka yüzündeki piramidin kökenleri Kabalistik etkiler taşıyor. Greaves'e göre ise, büyük piramidin kendisi Kabala'yla ilintilidir.
          Piramidin başka ilginç yorumları da vardır. Bazı Gül-Haç ve mason ekolleri, Büyük Piramit'in ritlerdeki dereceleri temsil ettiğine inanırlar.
          Amerikan mühründeki bir başka ilginç şifre, her iki yüzde de yer alan Latince ifadelerdir. Ön yüzde kartalın ağzına yerleştirilmiş olan E Pluribus Unum (Birçokların arasında bir tane) ifadesi Eski Ahit'in Yahudilere verdiği "seçilmiş halk" payesini hatırlatır. Hieronimus, bu ifadenin de Eski Ahit'le paralel olduğunu vurguluyor. Arka yüzde, üçgen içindeki gözün üstünde ve altında yer alan ifadeler ise daha da ilginçtir: Annuit Coeptis ve Novus Ordo Seclorum... Yani "Başlanmışın Tamamlanması" ve "Yüzyılın Yeni Düzeni"... Eğer "Seclorum" kelimesinin ilk anlamı olan "yüzyıl"ı değil de, ikinci anlamı olan "seküler" (din dışı) karşılığını alırsak, ABD mühründeki ifade çok daha ilginç bir hale gelir: "Başlanmışın Tamamlanması... Yeni Seküler Düzen"...

          Evet, Yeni Seküler Düzen, çok önceleri başlamış uzun bir mücadelenin tamamlanması ile kurulmuştu. Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak, bu mücadeleden galip çıktığını ABD Mührü yoluyla örtülü bir biçimde duyuruyordu. Ancak bu mücadele henüz yalnızca Yeni Dünya'da kesin olarak kazanılmıştı. Mücadelenin asıl alanı olan Avrupa'da ise çatışma hala sürüyordu. ABD'nin kurulmasından kısa bir süre sonra gelen Fransız Devrimi, İtti fak'a Avrupa'da da büyük bir zafer kazandırdı. Ancak yine de henüz herşey bitmemiş, "Yeni Seküler Düzen" tam anlamıyla tamamlanmamıştı. Bu nedenle İttifak'ın Avrupa'daki savaşı, daha uzun sürdü.
          https://twitter.com/keyborsa_simurg

          Yorum

          • simurg
            Administrator
            • 10 Mart 2007
            • 9248

            #20
            Yeryuzunun En Buyuk Suc Orgutu: Cia

            YERYüZüNüN EN BÜYÜK SUÇ ÖRGÜTÜ: CIA
            1947'de kurulan CIA, sadece Amerikan Baskanina karsi sorumludur.Bu konumu CIA'ya 'baska gorevler ve fonksiyonlar' ustlenmesine izin vermektedir.

            Yapilan tahminlere gore CIA, kuruldugu gunden bugune kadar 100 000 'e yakin cok ciddi suc islemistir.Faaliyetlerini finanse etmek icin ise Amerika'ya ithal edilen cok buyuk olcudeki eroin ve kokain ticareti de dahil cesitli silah ve uyusturucu kacakciligina bulasmistir.

            CIA'nin ilk operasyonlarindan birisi Italya'da iktidara gelmesi cok buyuk bir ihtimal olan Komunist Partisi'ne karsi yapilmistir.Komunistler'in iktidarini engellemek icin CIA oylari satin almis,kara propagandaya dayali yayinlar yapmis,muhalif liderleri tehdit ederek dovmus ve komunist organizasyonlara sizarak bu organizasyonlari yonlendirmeye calismistir.

            CIA'nin Amerikan haber organizasyonlarina sizdigi ve bazi "gazetecileri" propaganda amacli ajanlar olarak kullandigi artik cok iyi belgelenmis bir gercektir.Bu tip faailyetler 1949' yilinda basini Frank Wisner'in,Allan Dules,Richard Helms ve Philip Graham'in cektigi bir grupla " The Washington Post" gazetesinde baslamistir.CIA'ya bagli yonetim kurullariyla en az 25 basin organizasyonunun ve 400 gazetecinin CIA'yla baglantilari ortaya serilmistir.

            Sikca ortaya atilan bir buyuk yalan ise Amerika'nin OrtaDogu'da ve oteki ulkelerde demokrasiye katkida bulunmak icin caba sarfettigidir.CIA'nin tarihi buna zit yuzlerce ornekle doludur.Iste bu orneklerden bazilari:

            1953'de demokratik yolardan secimle iktidara gelen Iran basbakani Muhammed Musaddik Ingiliz tekellerinin elinde bulunan petrol rezervlerini ulusallastiracagini aciklamasindan sonra CIA tarafindan duzenlenen bir darbeyle devrildi ve yerine Amerikan kuklasi Sah getirildi.Sah goreve gelir gelmez SAVAK adinda cok acimasiz bir istihbarat orgutu kurdu.

            1953'den beri CIA'nin "beyin kontrolu" uzerine illegal bir takim deneyler yaptigi soylenmektedir.Bu deneyler arasinda Amerikan karsitlarina LSD ve oteki uyusturucular verildigi ve bu uyusturucularin intiharlara yol actigi iddia edilmektedir

            1954 yilinda,CIA demokratik secimle isbasina gelen Guatemala baskani Jacob Arbenz'i bir darbeyle devirmistir.Arbenz, Rockefeller'in sahip oldugu United Fruit Company'i ulusallastirmaya calismaktaydi.Daha sonraki 40 yillik surede CIA tarafindan iktidara getirilen diktatorler toplam
            100,000 den fazla kisiyi katletmislerdir.

            1954-1958 yillari arasinda CIA gorevlisi Edward Landsdale 4 yilini Kuzey Vietnam'daki komunist hukumeti ortadan kaldirmak icin bir dizi kirli operasyonlar duzenleyerek gecirdi.

            1956 yilinda CIA,"Ozgur Avrupa Radyosu" adinda bir radyo istasyonu kurarak Macaristan halkini Sovyetler'e karsi kiskirtmaya calisti.Bu yayinlarda CIA cikartilacak isyanin ABD tarafindan desteklenecegini ima ediyordu.Bu yayinlara kanan bazi isyancilar Sovyet ordusunun Macaristan'in isgal etmesine zemin yarattilar ve catismalarda 7000 Sovyet askeri ile 30 000 Macar hayatini kaybetti.

            1957-1973 yillari arasinda,Laos'da yapilacak secimleri ertelemek icin CIA neredeyse heryil bir darbe duzenledi.Bu darbelerin amaci iktidara ortak olabilecek yeterli populariteyi yakalamis olan Pathet Lao adli solcu grubun onunu kesmekti.1950ler'in sonunda Pathet Lao'yu ortadan kaldirmak icin CIA, parali askerlerden olusan bir gizli ordu kurdu.CIA'nin ordusunun Pathet Lao'ya yenilmesinden sonra Amerika bu kucuk ulkeyi bomba yagmuruna tuttu.Bu kucuk ulkeye Amerika tarafindan atilan bombalar, ABD'nin 2.Dunya Savasinda kullandigi bombalardan daha fazlaydi!

            1959 yilinda Haiti'de " Papa Doc" olarak bilinen Duvalier'in diktasina Amerikan ordusu cok buyuk yardimlarda bulundu.Duvalier ise bu yardimlarla halk uzerinde buyuk bir baski agi kuran kendine bagli bir polis teskilati yaratti.

            1961 yilinda CIA 1500 kisiden olusan Kuba surgunlerini Castro'nun Kubas'ini isgal etmek icin adaya yolladi sonuc fiyasko oldu.

            1961 yilinda Dominik Cumhuriyeti'nde, CIA anti-komunist ve ABD'nin dostu olan Rafael Trujillo'ya suikast duzenledi.Ekvator'da CIA destekli ordu,secilmis baskani istifaya zorladi.Kongo'da CIA demokratik yollardan iktidara gelen baskan Patrice Lumumba'ya suikast duzenledi.

            1963'te CIA, Dominik Cumhuriyeti'nde bir askeri darbe duzenleyerek secimle isbasina gelmis Juan Bosh'u devirerek yerine kukla bir cunta getirdi.Bu donemde Ekvator'da CIA destekli ordu baskan Carlos Julio Arosemana'yi devirdi.Isin ilginc tarafi CIA tarafindan ikitdara getirilen Arosemana(daha once basbakan yardimcisiydi) Amerikan politikalarina yeteri kadar hizmet etmedigi gerekcesiyle yine ABD tarafindan devrildi.

            1964'te Brezilya'da CIA destekli bir grup secimle isbasina gelmis iktidari devirdi.Iktidara gelen cunta 20 yillik surede cok kanli politikalar uyguladi.

            1965'te Endonezya'da demokratik yollardan iktidara gelmis Sukarno devrilerek yerine General Suharto getirildi.Suharto komunist olduklari gerekcesiyle sayisi 500,000 ile1,000,000 arasinda degisen sivil insanlari katletti.Zaire 'de ( Kongo) CIA destekli bir darbeyle Mobutu Sese Seko diktatorlugunu kurdu.

            Yunanistan'da CIA'nin destegiyle kral,basbakan George Papandreu'yu gorevden aldi.1967 yilinda CIA destekli bir darbeyle secimlere iki gun kala hukumet devrildi ve secimlerin en favori adayi Goerge Papandreu 'nun onu kesildi.Tarihe " Albaylar Cuntasi " olarak gecen yedi yillik bir surec basladi ve bu surecte CIA'nin yonlendirmesiyle komunistlere karsi suikastler ve iskenceler yapildi.

            ' Phoneix Operasyonu' adi altinda CIA, Guney Vietnam'li ajanlara yardim ederek "Viet Kong liderleri"olduklari iddia edilen kisilerin Guney Vietnam koylerinde oldurulmelerine yardim etti.1971 yili Kongre raporlarina gore bu operasyonda 20,000 kisi hayatini katledildi.

            1980'de,El Salvador'da,San Slavador'un baspsikoposu olan Oscar Romero,Baskan Jimmy Carter'a kendi halkini katleden askeri hukumete ABD tarafindan yapilan yardimlari kesmesi icin ricada bulundu.Carter bu istegi reddetti.Kisa bir sure sonra sagci lider Roberto D'aubuisson baspiskopos Romero'yu halka yaptigi bir konusma esnasinda kalbinden vurdurttu.Ulkede ic savas basladi.Daglik bolgelerdeki koyluler askeri hukumete karsi ayaklandilar.Amerikan askeri gucleri ve CIA , askeri hukumeti bu ayaklanmayi bastirmasi icin agir silahlarla ve istihbarat bilgileriyle besledi.Bu catismalarda 63,000 kisi hayatini kaybetti.

            1981'de CIA cok yuksek fiyatlarla Iran'a silah satarak bu silah satisindan elde ettigi gelirle Nikaragua'da Sandinistalar'a karsi savasan Kontralar'i besledi.Baskan Reagan Sandinistalar'in Amerika'ya " uncle" (amca) diyene kadar baski altinda tutulacagina yemin ettti.CIA, Kontralar'a
            "The Freedom Fighter's Manual " ( Ozgurluk Savascilarinin Klavuzu" adli bir kitabcik dagitti.Sandinistalar'a karsi yapilacak sabotaja,propagandaya,haraca,rusvete,santaja,isken ceye ve politik suikastlere dair ise yarar bir takim bilgiler bu kitapcikta ogretiliyordu.

            1983'te Honduras'ta,CIA bu klavuzun bir benzerini Honduras ordusu gorevlilerine verdi.Bu kitapta cesitli iskence tiplerine dair metodlar ogretiliyordu.Honduras'sin meshur taburu "Tabur 316" bu teknikleri binlerce kisinin uzerinde uyguladi ve en az 184 kisi bu iskencelerde can verdi.

            1984'te cikartilan " Bolend amendments" adli yasa Kontralar'a yapilan legal Amerikan yardimlarini azaltti.Daha sonra cikartilan bir baska yasa ile bu yardimlar tamamen ortadan kaldirildi.Direktor William Casey yardim organizasyonunu illegal yollarla Albay Oliver North'a devretti.Iran'la yapilan silah ticaretinden elde edilen gelirler,"insani yardim" adi altinda toplanan paralar ve istihbarat bilgileri Oliver North eliyle Kontralar'a aktarildi.

            Nikaragua devleti Kontralar'a askeri malzeme tasiyan bir C-123 ucagini vurdu.Olen iki pilottan birisi CIA ajani Eugene Hasenfus'a, dusurulen ucakta CIA ile ilintili "Southern Air Transport"ta aitti.Bu olay CIA'nin illegal yollardan Kontralar'a yardim edilmedeigini iddia eden R.Reagan'i yalanlayan bir ornek olarak tarihe gecti.Uzun zamandir bilinmesine ragmen Iran/Kontra skandali ancak 1986 yilinda medyanin gundemine geldi.

            ABD,Panama'yi isgal ederek daha once kendisinin iktidara getirdigi ve 1966'dan beri CIA adina calisan General Manuel Noriea'yi devirdi.Noriega, 1972 yilindan beri CIA'nin bilgisi dahilinde uyusturucu ticareti yapiyordu.

            CIA, yaptigi illegal faaliyetleri finanse edebilmek amaciyla Mossad'la birlikte cok buyuk olcekli uyusturucu kacakciligi yapti.

            CIA, " altin ucgen" olarak bilinen ve uyusturucu kacakciliginin onemli ayaklarindan birisi olan Burma'da askeri diktatorlugu destekledi.Burma diktatorlugu " State Law and Order Resrotation Council (SLORC) "adinda bir organizasyon kurdu,Bu organizasyon 8 Agustos 1988'de yapilan bir protestoda en az 6,000 kisiyi katletti.SLORC'un en yakin isbirlikcileri ise Halliburton,Texaco ve Unocal gibi tekeller oldu.Bu tekeller Bush yonetimi altinda Afganistan'da ve Irakta da faaliyetler baslattilar.

            Butun bu ornekler CIAnin rol oynadigi kirli oyunlari gozler onune sermektedir.Burada sorulmasi gereken en onemli soru sudur.Aranizda gercekten ABD'nin OrtaDogu'da demokrasiyi insa edecegine inananiniz var mi?

            Kaynak : John Tiffany
            americanfreepress.net
            https://twitter.com/keyborsa_simurg

            Yorum

            Working...
            X

            Debug Information