Komplo teorileri 2007+Simurg+

Collapse
This topic is closed.
X
X
 
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts
  • simurg
    Administrator
    • 10 Mart 2007
    • 9248

    #1

    Komplo teorileri 2007+Simurg+

    Küresel Isınma Tuzağı

    Raci Durcan - www.kriter.org
    Sabah kalktığımda ilk yaptığım iş pencereden dışarı bakıp ne kadar kar yağdığını gözlemek oluyor. Bununla da yetinmiyor, şehirlerası telefon görüşmelerinde muhatabıma havanın yağışlı olup olmadığını sorma ihtiyacı hissediyorum. Hemen herkes durumdan memnuniyetsizlik izhar ediyor, eski kışların kalmadığından yakınıyor. Susuzluk ve kıtlıkla karşı karşıya kalmak fikri hepimizin zihnine yerleşdi.

    İklimlerin değiştiği ve bundan en fazla Kuzey Amerika'nın etkileneceğini bundan iki yıl önce öğrenmiştim.

    Daha önce yazan olmuş mudur bilmiyorum ancak, ben Akşam Gazetesi yazarlarından Serdar Turgut'tan öğrenmiştim. Amerika'nın Ortadağuyu işgal nedenini açıklamak için yazmıştı.

    Herkes petrol için ABD'nin Ortadoğuya geldiğini düşünürken, Kuzey Amerika'nın ikliminin değişerek buz tutarak yaşanmaz hale geleceğini; bu nedenle ABD nin başka yerleşim bölgeleri aradığını öğrenmek benim açımdan ilgi çekici olmuştu.

    Amerika'nın petrol kaynaklarına sahip olmak amacıyla bölgeye geldiğini söyleyenlerden daha mantıklı bir izah tarzıydı.

    Kuzey Buz Denizindeki buz kütlelerinin eriyerek Gulfstream akıntısına yol açtığını ve bunun da Amerika kıtası ikliminde ne kadar önemli rol oynadığını öğrenmiş oldum.

    Ardından vizyona giren The Day after Tomorrow ‘Yarından Sonra' adlı film olayın üzerine tuz biber ekti.

    ABD, iklim değişiminin ardından kabaran okyanusun altında kalarak yok olacağını bu filmle Dünya'ya ilan etmiş oluyordu. Dünya'yı ateşe boğan ve insani hiçbir gücün diş geçiremediği ülkenin böyle bir doğal afetle tarihten silinmesi bana da ilahi adalete uygun göründü.

    Konuya dikkat veren ilk kişilerden olduğumu sanıyorum. Bu mevzuyla ilgili çevremdekilerle konuştuğumda kimsenin üzerinde edeceği iki kelime dahi çıkmazdı. Aradan geçen iki sene gibi kısa bir süre zarfında iklimlerin değişerek büyük bir kuraklık ve şiddetli doğal afetler yaşanacağını, buna da otomobillerin yaktığı petrolün neden olduğunu bilmeyen kalmadı.

    Şimdi sokaktan geçen her on kişiden dokuzu sorduğunuzda, size bu yönde bilgi verecektir. Önlem alınmadığı takdirde insanlığı büyük bir felaketin beklediğini söyleyeceklerdir. Eh! insanlığı tehdit eden bir tehlike olur da Amerika durur mu?

    Tabii ki gözler ona çevrilecek, onun bir adım atarak dünyayı kurtarması istenecektir.
    TV de klasik filmler gösteren bir kanalda izlediğim ve Rus yapımı olduğunu öğrendiğim Ramses adlı filmden çok etkilendim.

    Mısır tahtına geçen genç Ramses'e piramitlerin gizli odasına saklanmış Mısır hazinesinin yeri usulen gösterilir. Yeni kral Ramses, bu hazinelerin ancak acil durumda kullanılabileceğini öğrenir. Ne zaman, hangi durumda kullanılabileceğine sadece rahipler karar vermektedir.

    Gün gelip Mısır kıtlıkla karşı karşıya geldiğinde Ramses halkını korumak için bu hazineyi kullanmak ister. Fakat rahipleri ikna edemez..

    Ramses'in hazineyi gizlice piramitten dışarı çıkarmak için görevlendirdiği kişiler suikaste uğrar. Böylece aralarındaki çatışma günyüzüne çıkar.

    Ramses, rahipleri halkına şikayet eder. Halk rahipler alayhine ayaklanır, tapınağın önünde toplanır. Birazdan öfke halindeki halk kapıları kıracak ve belki de rahipleri linç edecektir. Kralın ordusu ve en güvendiği komutanları da oradadır.

    Nihayet baş rahip yüksekçe bir yere çıkarak halka konuşma yapar. Halkın derhal tövbe ederek kendilerine bağlılıklarını ilan etmesini; aksi taktirde güneşin ışığını ebediyen söndüreceğini ilan eder.

    Krala bağlı komutan buna inanılmamasını ister. Halk halen krallarının arkasındadır.

    Bunun üzerine rahip ellerini kaldırıp dua etmeye başlar. Bir müddet sonra Güneşin parlak ışıkları sönmüş, gündüz vakti dünya geceye dönmüştür. Halk dehşet içinde secdeye kapanır, rahiplerinden özür diler, tevbe ederler. Başr Rahip lütfen kabul eder ve tekrar dileğini Tanri Ra'ya ileterek Güneşin eskisi gibi parlak ışıklarını yeryüzünden esirgememesini sağlar.

    Şimdi halk rahibin arkasında ve kralın karşısındadır. Ve Ramses böylece iktidarın gerçek sahiplerine yenilir.

    Rahiplerin bu zekice oyunlarıyle kralı altetmeleri dikkat çekicidir. Bizde eski insanların birşey bilmez, ota, ite tapan cahiller olduğuna dair genel bir kanaat vardır. Bunun da etkisyle rahiplerin bu kadar kurnazca toplumu yönlendirebilmeleri hayli tuhafıma gitmişti.

    Gerek Mısır, gerek yüksek uygarlık kurmuş diğer kadim medeniyetlerde Gök bilimleriyle din adamlarının niçin bu kadar yakından ilgilendiklerini şimdi anlamıştım. Binlerce yıldır izledikleri ve çetelesini tuttukları güneş tutalmasının zamanını bilmek hayati bir zafer kazandırmıştı.

    Bu türden bahisler Kuranda da hikaye edilir.

    Hz. Yusuf'un tabir ettiği bir rüya, yedi bolluk yılından sonra yedi kıtlık yılının geleceğine işaret kabul edilerek tedbir alınmış, Mısır bu zor yılları kolayca atlatmıştır.

    Bilgi her zaman güçtür.

    Günümüzde de bilgi sahipleri Dünyamızı istedikleri gibi şekillendirmiyorlar mı? Rahiplerin binlerce yıldır gözledikleri ve çetelesini tuttukları göksel olaylara dair bilgi, zamanında kullanılınca semeresini vermişti. Bu gelenek batıda Rönasans dönemine kadar sürdü.

    Ancak bundan sonradır ki, din adamlarının bilgilerinin kadük kaldığı, dünyayı açıklamaya yetmediği anlaşıldı. Böylece bilim adamları, din adamlarının sultasını yıktılar. Şimdi dünyada bilim adamlarının egemenliği söz konusudur.
    https://twitter.com/keyborsa_simurg
  • simurg
    Administrator
    • 10 Mart 2007
    • 9248

    #2
    DEVAMI....

    Peki rahiplerin yaptığını bilim adamları yapmazlar mı?

    Büyük teleskoplarla izledikleri göklerden edindikleri bilgiyi sadece insanlığın yararına mı kullanırlar?

    Bu bilgileri manupule ederek çıkar sağlamayı hiç mi düşünmezler?

    Tarih tekerrürden ibarettir diyen bilgeler elbette bunu bizatihi kavrayarak söylemişlerdir.

    Tarih, tekrar eden olaylar silsilesidir. İnsanlığın hafızasına bir şey yazılıyor, aradan geçen zamanla unutuluyor ve aynı şeyleri yeniden öğrenmesi gerekiyor. Böyle olmasaydı herhalde insanlığa sedece bir defa peygamber gelmesi yeterdi. Böylece tek seferde doğruyu öğrenir ve bir daha yanlışa düşmezdi. Ancak görüldüğü gibi sürekli uyarılması ve hatırlatılması gerekiyor. İnsanın özelliği bu!

    Petrol ürünlerinin Dünyanın geleceğini tehdit ettiğini bilmeyen kalmadığına ve bundan ençok Kuzey Amerika'nın etkileneceğini öğrendiğimize göre, bizi bekleyen şeyin ne olduğunu artık kestirebilirsiniz. ABD hem kendi geleceğini, hem de Dünya'nın geleceğinin mahvolmasına izin vermeyecektir. Petrolün yerini alacak yeni bir enerji kaynağını kullanımımıza sunacaktır. Biz de şükranla bağlanacağız kendisine.

    Petrol kullanmaya devam edenlere de Dünya'nın geleceğini tehdit ettikleri için nefretle bakacağız.

    Fakat hiçbir yeni teknoloji, sadece insanların tercihinden dolayı eskisinin yerini almaz. Her yeniliğin avantajı yanında birçok dezavantajı vardır. Ayrıca her yenilik birçok eksikliği beraberinde taşır. Mükemmel hale gelene kadar bir evrimden geçmesi gereklidir.

    Günümüzde kendisinden vazgeçemediğimiz otomobil, ilk bulunduğunda bir zengin oyuncağıydı. İlk uçurulan uçak havada sadece 37 sn. kalabilmişti. Bunlar başarılı sayılabilecek ve tutunmuş icatlardır.

    Tutunamayan, kabul görmeyip terkedilen birçok yaralı yenilik de mevcuttur. Yeni enerji kaynağını insanların heyacanla bağırlarına basmayacaklarını, tarihi dikkatle izleyenler bilmektedir.

    Onun kabulü için bu altyapı hazırlanmaktadır. Otomobil ve uçakla bizlere konforlu seyahat sağlayan petrol pek yakında kendisinden nefret edilen bir nesneye dönüştürülecektir.

    Üstelik ABD ve Avrupa alternatif enerji kaynakları üzerine dünyayı yeterince cesaretlendirmiş, teşvik etmiştir. O halde petrol yerine ikame edilecek Hidrojen için kimse söz söyleme hakkına sahip olmayacaktır. Pahalı hidrojen enerjisini kullanmak istemeyenler, bunun yerine ucuzlaşan ve önemini yitiren petrole devam etmek isteyenler, Dünyanın geleceğini karartmak isteyen hainler olarak lanse edilip cezalandırılacaklardır.

    Ucuzlayan petrol, yüksek vergi cezalarıyla pahalılaştırılacak ve enerjideki dönüşüm gerçekleştirilecektir. Yeni enerjinin patronu ABD, zenginliğini ve egemenliğini sürdürecektir.


    Anlattıklarımı komplocu bir yaklaşım olarak değerlendirip ciddiye almayanlar elbette çıkacaktır.

    Peki tarihte iklimler ilk defa mı değişmektedir?

    Bugün Karadeniz'in bir zamanlar Malatya'ya kadar uzandığına dair elimizde yabana atılmayacak deliller mevcuttur. Sadece Karadeniz'de yaşadığı bilinen bazı canlı fosillerine Malatya'da rastlanması üzerine bu yorum yapılmaktadır. Konya ovasında yapılan kazılarda deniz kumuna rastlanmaktadır. Demek bir zamanlar Konya'da deniz varmış. Ayrıca buzlar altındaki Sibirya'da rastlanan bazı canlı fosillerinden bir zamanlar buraya ılınan bir iklimin hakim olduğuna dair kanaat hasıl olmaktadır.

    Atalarımız Oğuzların, Ortaasya'yı görülmedik bir kuraklık üzerine terk ettiği herkes tarafından kabul gören tarihi bir yorumdur. İnsanlık Nuh tufanını yaşamıştır. O zaman da mı petrolün kullanımından dolayı sera etkisi oluşmuş, Dünyamız ısınmış ve denizler taşmışdı?

    Verdiğim örnekler, konunun manuple edilmek istendiğine dair ikna edici olmuştur sanırım. Birileri bizim petrol yüzünden Dünyanın ısınarak felakete gittiğine inanmamızı istemektedir. Bunda iyi niyetli değillerdir. Zaten ısındığı bilinen Dünyadaki iklim değişikliği bilgisini kendi kar hanelerine kaydetmek istemektedirler.

    Dünya genç bir gezegendir.

    İlk oluşumunda yüzeyinin buzlarla kaplı ve tamamen su olduğu, bilimadamları tarafından kabul gören bir teoridir. Sonra ısınarak üzerinde canlıların yaşayabileceği bir ortam oluşmuştur. Ve halen ısınmaya devam etmektedir.

    Yani Dünya, petrol kullanmasak da ısınmaya devam edecektir. Bunun insanlık adına olumlu tarafı daha çoktur. Bildiğiniz yağış sistemi tüm canlılar için hayati ehemmiyettedir. Canlıların kullandığı su, yağış sistemiyle sağlanmaktadır. Dünyaya düşen yağış miktarı, bölgeler arasında değişmekle birlikte toplamda sabit olduğu bilinmektedir.

    Yağış miktarı, sulardaki buharlaşmayla alakalıdır. Buharlaşma ve bitkilerin terlemesi olmasaydı atmosferedeki yağış sistemi de olmazdı.

    Herikisi de Dünyanın global ısısıyla ilgilidir. Dünyanın global ısısının artması, yeryüzündeki buharlaşan su miktarının da artmasına neden olacak; bu da yağış artışını getirecektir. Yeryüzündeki artan canlı miktarının, artan su ihtiyacı için bu gereklidir.

    Ben bir iklim bilimcisi değilim ancak konuyla yakından ilgili bilim adamları olaya bir de bu açıdan bakmayı düşünmelidirler.

    Birileri bizi fena halde işletmekteler.

    ‘Küresel ısınma' adlı kazanda, petrole bağlı yaşayan, yarım milyardan fazla insanın geleceği kaynatılmaktadır.
    https://twitter.com/keyborsa_simurg

    Yorum

    • simurg
      Administrator
      • 10 Mart 2007
      • 9248

      #3
      2028 Yılındayız : Yer Büyük Ortadoğu

      2028 Yılındayız : Yer Büyük Ortadoğu
      Doç. Dr. Ümit Sayın

      Evet 2028 yılındayız. Yer Büyük Ortadoğu : Türkiye kalmış bir gıdım, yani içinde bir parçacık Anadolu! No parçacık da İstanbul!

      Açıkistihbarat sitesinde değerli Behiç Gürcihan 2023'te birşeyleri çözebileceğimize inansa da, ne yazık ki ben biraz daha karamsarım! Türkiye şu anda başındaki yönetimi acilen tasviye edip, Milli ve vatansever bir yönetim getiremezse ne 2023'te, ne de 2163'te ne de 2223'te kendini kurtaramayacak, artık gidiş o gidiş...

      Bazen böyle gelecekle ilgili spekülasyonlar yaparım. Ama aynı zamanda benim küçük bir sorunum var, o da arada bir zaman yolculuğu da yaparım.

      İsterseniz bir zaman yolculuğuna çıkalım ve 2028 yılının Eylül ayına gidelim ve tepeden bir istihbaratçı Martı olarak, Georgias Germenyanı izleyelim. Pek Türk kalmamış, hani dememiş miydi, George Soros'un Açık Toplum Enstitüsüne Bağlı bir Üniversiteden bir Profesör 2004 yılında, ' Ne Türklerden bahsediyorsunuz, İstanbul'da 2025 yılında ne Türkler kalacak, ne de Türkiye!'

      11 Eylül 2028'deyiz, Khalkedon (Kadıköy) rıhtımında dolaşırken Yunan lokantalar sokağına giren Georgias Germenyan'ı tepeden bir Martının gözünün içinden bir barda Rum mezeleriyle birlikte, Uzo içerken izliyoruz. Georgias , Rum-Arabesk ezgilerine kendini bırakıyor ve kulaklarını serbest Konstantinopolis Bölgesi Radyo ve televizyonlarına kabartıyor ve saat 20:00 haberlerini izliyor.

      - Ben Vijdaner Sabeteyer , Serbest Konstantinopolis Bölgesi Televizyonlarından sevgiler, selamlar! Şimdi Ana haber bültenini sunmaktayız.

      - Ermenistan'ın Karadeniz kıyılarından, Artvinos Ermeni limanından yola çıkan bir yolcu treni Özgür Kürdistanın Eşbaşkenti Diyarbekir civarlarında, Kürdistan'ın Barzanistan bölgesinden gelen bir trenle çarpıştı. 300 ölü, 266 yaralı var. Bildiğiniz üzere bu hızlı tren çalışmalarına 2010'lu yılların başında eski Cumhurbaşkanlarından Tayyubiber bey tarafından başlanmıştı. Trabzon Rum Pontus Devleti olay üzerine 200 kişilik Kızıl Haç ekibini bölgeye yolladı. Tayyubiber bey Konya'daki evinden, Kürt vatandaşlarımızın ölmelerinden dolayı yayınladığı bir mesajla herkesin ruhuna Kutsal Kitaptan ayetler okurken, herkesden özür diledi, aslında bu hızlı tren çalışmalarının kendi fikri olduğunu ama artık vaz geçilmesi ve hız kaybetmesi gerektiğini belirtirken de, olayın Türkler tarafından yapılmış olabileceği konusunda da tüm Serbest Konstantinopolis, Helen, Likya, İyonya, Ekümenlik Devleti, Süryani, Keldani, Pontus, Safevi, Kürt ve Gürcü halkını uyardı.

      - Yine terör, yine canlı bomba ve yine 15 ölü, Kırık Hilal Yeniden Doğuş Örgütü'nün üstlendiği saldırıda Kürdistan ordusuna ait 32 asker ölürken, Kırık Hilal örgütü tarafından kaçırılan 17 Kürt askerinin boyunlarındaki künyeler Özgür Kürdistan Başbakanı Bijiryan Apoapolitikos'a postalandı. Bilindiği gibi Kırık Hilal Yeniden Doğuş Örgütü , 2008'lerdeki Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının geri verilmesini savunan ve Bolu dağlarında yerleşmiş silahlı bir gizli örgüt. Konstantinopolis Serbest Bölge Başbakanı Nikos Efraim ENOSİS, Kırık Hilal Yeniden Doğuş Örgütü'nün bu saldırısını şöyle yorumladı :

      'Artık bıktık bu Türklerden, bir türlü anlamamakta direniyorlar! Bizde bir laf vardır, Geçti Bor'un Pazarı, Sür Eşeği Kürdistana' Tüm Türk terör odakları Avrupa Birliği Çevik Güçleri ve Kürdistan ordusu tarafından ortadan kaldırılacaktır.

      - Konstantinopolis'in Saint Sophia klisesinde muhteşem bir törenle geçen Noel'de evlenen ünlü Yunanlı Armatör Makarios Papadopulos Karamanlis'in eşi Jinet Ermanermaner bu sabah Pera'daki evinde yatağında ölü bulundu. Konuyu araştıran Konstantinopolis polisi olayın normal bir ölüm olup olmadığından şüphelendiklerini bildirdi. Bilindiği üzere Jinet Ermanermaner aynı zamanda Konstantinopolis Yahudi cemiyetinin Mason liderlerinden J akop Ermanermaner'in kız kardeşiydi. İnceleme sürüyor. Jinet Ermanermaner'in ismi uzun süredir Kırık Hilal örgütüne ait Gözlemcilerin Kilit Kelimeleri arasında geçiyordu, ayrıca Kemalist Türk Akıncıları da bu ailenin peşindeydi"

      - Ünlü yazar Eliph Linda Shaffack yeni yayınladığı kitap 'Baba, *** ve ******'nun 228. baskısını tüm Konstantinopolis ve Ekümenlik halkına bedava dağıtmaya karar verdi. Bildiğiniz üzere Eliph Linda Shaffack eserlerinde başarılı bir biçimde Türklüğe hakaret ediyor ve Avrupa Birliğinin İnsan haklarını çok başarılı bir biçimde savunuyordu. Tüm Dünya Ortadokslarının Lideri Başpiskopos Opostopolos Barnabas Papakyan , Eliph Linda Shaffack'a yarın Fener-Rum Ekümenik Devletinde yapılacak bir özel bir törenle Patrikhanede 'Türklerin gerçek yüzünü gösterdiği için' Evrensel Ortodoks Ödülünü iletecek. 76 yaşında olan Eliph Linda Shaffack 'sorunlu babasıyla' ilgili de bir çok kitap yazmış, 187 baskı yapan ' Babalar, ***ler, ve Türk Babalar' isimli kitabında 'Türklerin kirli ' ilişkilerini gözler önüne sermişti. Ödülü Opostopolos Barnabas Papakyan'ın elinden ünlü Türk düşmanı yazar Orhaner Pamukyan verecek. Orhaner Pamukyan 2018 yılında Yunan, Yahudi ve Ermeni lobisinin desteğiyle Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra, artık çok yorulduğunu söyleyip, inzivaya çekilmişti.

      - Evet size şimdi bir müjde vermek istiyoruz. Kıbrısta yaşamakta olan son Türk de öldü! Artık Kıbrısta hiç Türk kalmadı. 82 yaşında ölen Şeyh Fetuka Abraham Kıbrısi , ölmeden 2 ay önce televizyonlara yapmış olduğu açıklamada Kıbrıs'ta artık hiç bir Türk varlığı olmamasından dolayı mutlu olduğunu söylemişti. Vasiyetinin son isteği olarak Şeyh Abraham Kıbrısinin tabutu özel bir törenle Gyrnesus limanında Mediterrenean denizine atılacak.

      - Bugün 11 Eylül, bildiğiniz gibi 11 Eylül dünya tarihine Barış Eylülü olarak girdi. Bu yüzyıl 11 Eylül 2001'de İslamcı Teröristlerin neden olduğu New York'taki uçak eylemleri ile sarsıldı. Daha sonra 11 Eylül 2008, Büyük İstanbul Depremine sahne oldu. 11 Eylül 2010'da ise İran'da ilk nükleer taktik silahlar kullanıldı. En büyük terör eylemlerinden birisi ise 11 Eylül 2011'de New York, Londra, Paris, Münih ve Konstantinopolis'de koordine olarak gerçekleştirildi, toplam 12 bin civarında insan öldü. 11 Eylül 2017 ise Türkiye Cumhuriyetinin bitiş, İstanbul'da Konstantinopolis Devletinin kuruluş tarihi oldu. Türkler 9 Eylül'de Yunanlıları denize döktüklerini iddia etmişlerdi, Dünya Küresel Güçleri ise Türkleri 11 Eylül'de denize döktü. 11 Eylül 2021 ise Müslümanların kontrolünde olan tüm ülkelerin sonu olan 'Büyük İsrail Anlaşmasının' dönüm tarihi oldu. Evet 11 Eylül Dünya Barış gününüz tüm Katolikler, Protestanlar, Yahudiler, Süryaniler, Keldaniler, Helenler, Likyalılar, İyonyalılar, Pontuslular, Güney İngilizler, Güney Almanlar, Batı Fransızlar, Yunanlılar, Rumlar, Kürtler ve Ermeniler adına kutlu olsun!

      - Ünlü anti-Türk romancı Periyan Metalyan , ayrıldığı eşi Mahcup Mahcupyan'a dev bir tazminat davası açtı. Bilindiği üzere aldatma ve seks üzerine pek çok kitabı olan Mehmedof Altanosiyan ile yeni bir ilişkiye başlayan Periyan Metalyan geçen hafta Çok Büyük Klüp'teki havuzda geceyarısı bir trio partide bir paparazziye yakalanmıştı.

      - Düşünce suçu işlediği için müebbet hapse mahkum edilmiş olan Kırık Hilal Yeniden Doğuş Örgütü'nün lideri Kemal Türkcihan Kırık Hilal Yeniden Doğuş Örgütü'nün bir timi tarafından kalmakta olduğu hücreden tünel kazılarak kaçırıldı. Kemal Türkcihan 2023 yılında gerçekleştireceği bir devrimle tekrar 1923'deki Lozan anlaşmasıyla elde edilen Türk yurdunu kazanmayı hedefliyordu. Çok tehlikeli fikirlere ve ideolojilere sahip Kemal Türkcihan hakkında hemen yakalama emri çıkarıldı. Kaçarkan bırakılan bildiride şunlara yer verildi:

      Türk Yurdunu yeniden birleştirmeye ve emperyalizme karşı ayağa kaldırmaya kararlı güçlerin; bu ülke ve coğrafyayı parçalarken çoluğa çocuğa, sivile musallat olan emperyalizmin uşakları ile aynı yöntemleri benimsemesinin mümkün olmadığı ve bu yüzden ülke adına yapılan mücadelede askeri hedeflerin dışında, sadece küresel faşizme doğrudan hizmet eden sivil ve bürokrat oligarklar ve onların birinci derece maşalarının; yabancı misyonların ve istihbarat servisleri ve uzantılarının hedef alındığı ve alınacağı ve Kırık Hilal mensupları, kendilerini tehlikeye atma pahasına, masum sivillere (yabancı bile olsa) zarar vermeyen protokoller çerçevesinde mücadele vermektedir ve Anadolu'da yeniden Türk Bayrağı; tam bağımsız Devlet'in ve Millet'in simgesi olarak yükselene dek mücadele vermeye devam edecektir.
      - Son olarak bomba gibi bir haber vererek haber programımızı bitiriyoruz. Konya İslam Devletindeki son Türk Halife Feto Feturyanodis halifelikten istifa ettiğini ve halifeliği sonsuza dek lağv ettiğini Birleşmiş Milletlere bildirdi. Müslümanlığın son çırpınışlarını yapmakta olan Konya İslam Devleti böylece Konstantinopolis Ekümenliğine başvurarak Ortodoksluğu ve Protestanlığı kabul edeceğini önümüzdeki ay Birleşmiş Milletlerin de ısrarıyla açıklayacak.
      https://twitter.com/keyborsa_simurg

      Yorum

      • simurg
        Administrator
        • 10 Mart 2007
        • 9248

        #4
        devamı...

        İSTERSENİZ BİR DE ARALIK 2018 TARİHİNE GERİ GİDELİM VE GÜNLÜĞÜME YAZMIŞ OLDUĞUM NOTLARA BİR BAKALIM

        2018 yılının Noelinde Fener Rum Devleti, Ekümenlik içinde uluslararası dev bir kutlama töreni yapıyordu. Konstantinopolis'in yeniden bağımsız devlet olması türlü törenlerle kutlanıyordu ! Avrupa Birliği Polisi Pera'da veya Surlar içinde Türklerin pek dolaşmasını istemiyordu! Kimliğimizi gizleyerek dolaşabiliyorduk.

        Dubai Towers'dan çıkıp metro ile Pera'ya ulaştım. Pera'dan Galataport'a doğru yönelip, oradaki uyuşturucu ve fuhuş ticaretinin merkezi haline gelmiş olan serbest bölgeyi taksi ile geçtim.

        Khalkedon vapuru Haydarpaşaport'taki 19 gökdelenin önünden geçerken hüzünlü, hüzünlü beş yıldızlı Selimiye Oteline ve Haydarpaşa Saatli Oteline baktım. Eski günleri hatırlayıp kendimi ağlamamak için zor tuttum. Bu asırlık binaların biri eskiden ordu merkezi, öteki ise ünlü tıp fakültesi ve liseydi !

        Khalkedon'da indiğimde Kürdistan bayrağı taşıyan pek çok Kürt sahilde gösteri yapıyordu. Bu sahillerde geçen gençliğimi ve Avrupa Birliğine üye Federe Konstantinopolis devletinin bize yaptıklarını, Avrupa Birliği'nin ve ABD'nin ülkemizi nasıl parçaladığını düşündüm.

        Avrupa Birliği ve Büyük İsrail Devletler Topluluğu ile yapmış olduğumuz anlaşmalar gereği Türklükten bahsetmek bile ırkçılık olarak varsayılıyor ve AB-Ceza kanuna göre ağır hapis cezasıyla cezalandırılıyordu. Atatürk resimlerini özlüyorduk, çünkü yasaklanmışlardı; evimize gidince gizlice duvarlara asıyorduk !

        Hayatımın son 1 yılı, Bizans Üniversitesinde ' Ne mutlu Türküm diyene!' dediğim ve Türklerin kurduğu bir derneğe Avrupa Birliği polisine haber vermeden üye olduğum için hapiste geçmişti. Ama artık ne de olsa, ABD ve İsrail Ortadoğu'ya DEMOKRASİ (!) getirmişti !? Demokrasi (!) için herşeye değerdi! Demokrasi Projesi (project democracy) gerçekleşmişti !


        Moraliniz bozuldu değil mi? Evet bir zaman yolculuğuydu bu, ama küçük bir ayrıntıyı söylemeyi unuttum. Bu zaman yolculuğu PARALEL BİR EVRENDE yapıldı, bu evrende ve bu gezegende değil !

        Ama aynı şeyler bu gezegende ve bizim evrenimizde de gerçekleşebilir. Bu nedenle Türklüğe, Vatanımıza, Ülkemize, Milletimize ve Kültürümüze var gücümüzle sarılmalıyız.

        Vatanı satmakta olan hainlere karşı da kayıtsız şartsız bir mücadeleye girişmeliyiz.

        Öncelikle de Türkiye'nin başına vatansever, milliyetçi-ulusalcı, emperyalizme karşı direnen ve Türkler ya da Türkiye için çalışan bir hükümet getirilmelidir!


        NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
        https://twitter.com/keyborsa_simurg

        Yorum

        • zerisz
          Aktif
          • 11 Mart 2007
          • 197

          #5
          Konuyla pek alakası yok ama yine de deyinmek istedim.. Baştan beri inanmadığım "Küresel Isınma" safsatasına ABD nin cavabı... -
          Bizim bilim adamlarımız bu konuya da çözüm buldu... Atmosferdeki karbondioksit'i.. Yerin alt tabakasına hatta çekirdek'e vereceğiz.. ve ekolojik denge düzelecek demiş..
          (Kendi fikrim)Kendi uydurdukarı hikaye'yi kendileri sonuçlandırdılar.
          Yapabildiklerim Yapabiliceklerimin Yarısı Bile Değil

          Yorum

          • zerisz
            Aktif
            • 11 Mart 2007
            • 197

            #6
            Evet; göşlerinize katılıyorum.. Tevrat'tada bu konu "Güneşin israiloğullarına vadettiği topraklar şeklinde geçer. (Bizim ABD'liler de bunlara şu an olduğu gibi hizmet etmektedir.)
            Biliyorsunuz ki; "Bizim ABD'liler" diye bir kavram var. Artık savaş yapılıp ülke zaptetmek yok... Belirli bir zenginlik ve belirli bir bilgi düzeyine sahip olan kişiler ülkeyi içten zapdediyor. .. ve bu kişilerin meydana getirdiği, kendi ülkelerini özgür kişilere karşı sömürdüğü gruptur...
            Onlara sorarız ... Uyruğunuz nedir???
            Ben Türk asıllı dünya vatandaşıyım derler.
            Onlara hayinsin dersiniz.. Onlar hayin olduklarını kabul etmezler. Çünkü onlar nehirin karşısından yürümeyi sevmezler.. onlar nehiri arkasına alıp yürümeyi tercih ederler... Bunlar da bizim ABD'lilerdir. Ayrıca bunlar devşirilmiş (içi boşaltılmış) kişilerdir.
            Yapabildiklerim Yapabiliceklerimin Yarısı Bile Değil

            Yorum

            • simurg
              Administrator
              • 10 Mart 2007
              • 9248

              #7
              Çankaya polemiğinde Cindoruk bombası

              Çankaya polemiğinde Cindoruk bombası

              'Erdoğan'ın hapis cezasından dolayı Çankaya adaylığı Anayasa Mahkemesi'ne götürülebilir.'

              21.03.2007 22:01 Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ortaya attığı 367 savından sonra TBMM eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk’tan da tartışma yaratacak bir görüş geldi.

              Cindoruk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’teki konuşması sonucu 312’nci maddeden aldığı 10 aylık Yargıtay’ın mahkumiyet kararını dayanak göstererek, cumhurbaşkanlığı seçimini taraflardan birinin ya da ana muhalefet partisinin Anayasa Mahkemesi’ne götürebileceğine dikkat çekti.

              Bugünkü şekliyle Erdoğan’ın adaylığına engel bir hali olmadığını kaydeden Cindoruk, Erdoğan hakkında 312’den verilmiş mahkumiyete ilişkin Yargıtay’ın kesin hükmü olduğunu anımsattı.

              ANKA’ya konuşan Cindoruk, Yüksek Seçim Kurulu’nun Erdoğan’ın milletvekilliğine engel teşkil etmediğine karar verdiğini, ancak YSK’nın bir mahkeme olmadığını, YSK’nın kararlarının sadece ilgili seçimleri ilgilendirdiğini belirtti.

              YSK’nın kararlarının mahkeme kararı olmadığını, kamu hukukunu bağlayıcı nitelikte olmadığını vurgulayan Cindoruk, şöyle konuştu:

              “Şimdi, Anayasa Mahkemesi şöyle bir inceleme yapacaktır. Milletvekilliğini engel teşkil eden bir karar varsa bu karar cumhurbaşkanı niteliğine de ilişkin bir karar aynı zamanda.

              Şunu yorumlayacak. Bu kararın varlığı cumhurbaşkanı için aranan milletvekilli yeterliliği içine giriyor mu, yoksa bu karar varken geniş bir yorum yaparsa, milletvekili seçilme şartının gerçekleşmediğini söyleyebilir. Böyle bir tartışma açılabilir." Cindoruk, bu yönde bir başvurunun TBMM Başkanlığı’na yapılması halinde mevcut hukuki prosedür nedeniyle reddedileceğini tahmin ederek, “Hem seçim kararını hem de meclisin ret kararını Anayasa Mahkemesi’ne götürüp bir yargı denetiminden geçirmekte fayda var. Ama ana muhalefet partisi bunu yapmazsa Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığı geçerli olur" dedi.



              DOĞRU BİR ŞEY SÖYLÜYORUM

              Cindoruk, ANKA’nın sorularını yanıtlarken değerledirmelerini şöyle sürdürdü:
              “Ortada kesinleşmiş bir yargı kararı var iken o karar milletvekiliği niteliğini seçilme yeterliliğini kaldırıcı nitelikte olduğu halde, cumhurbaşkanı acaba bu niteliği kazanmış mıdır diye bir tartışmayı Anayasa Mahkemesi yapabilir. Benim söylediğim o, çok da doğru bir şey söylüyorum.

              Çünkü, cumhurbaşkanlığı çok önemli bir konum. Cumhurbaşkanlığı milletvekilliğinden ayrı özellikler taşıyor. Bu özelliklerin bir tanesi de yüzde 100 hiç milletvekiliğine mani olacak bir halin olmamasıdır.

              Ama geçmişte bu mani olan, bu yüzden adaylığı iptal edilen sonra YSK kararı, yargı kararı ile değil parlamentoya gelen başbakan olan bir zat cumhurbaşkanı olabilir mi?

              Ortada adli siçil kaydı var. Siyasi geçmişinde milletvekilliği sıfatını alabilme imkanı kaldırılmış bir kişi Yargıtay kararının geçerliliği sürdükçe tekrar cumhurbaşkanlığı için yeterlilik belgesi alabilir mi.

              Yani buna biz hukukta genişletici yorum deriz. Böyle bir genişletici yorumu Anayasa Mahkemesi yapabilir. Böyle bir hukuki denemeyi anamuhalefet partisi yaparsa Anayasa Mahkemesi de bir karar verir. Başka kişiler ilerde daha başka suçlardan mahkum olup da zaman aşımı, memnu hakların iadesi gibi konularla adli sicilleri kaldırılmışsa cumhurbaşkanı olabilirler mi?

              312’nci maddenin kaldırılması falan hiç önemli değil. Ortada bir kesinleşmiş bir Yargıtay kararı var. Bu sadece şiir okumayı kapsamıyor. İçinde başka şeyler de var."
              (ANKA)
              https://twitter.com/keyborsa_simurg

              Yorum

              • simurg
                Administrator
                • 10 Mart 2007
                • 9248

                #8
                Körfez Krizi, Emperyalizm ve Petrol

                Körfez Krizi, Emperyalizm ve Petrol

                Prof. Dr. Necmettin Erbakan


                Yıl 1952 , ilbahar ayları...

                Almanya'da doktora tezi ve doçentlik
                tezi çalışmalarımı bitirdikten sonra Aachen Technische
                Hochschule'sinde Prof. F.A.F Schmidt ile beraber bugünün harp
                sanayiinin temelini teşkil eden füzeler ve Leopard tank motorlarının
                geliştirilmesiyle ilgili araştırmaları yürütüyorduk
                .

                Prof. Schmidt, harp içindeki Almanya'nın en üst seviyede araştırmalarını yapan
                Deutsche Luftfaht Forschung Merkezi'nin en önemli şahsiyeti idi.

                Alman ordusunun dünyada ilk defa Avrupa'da yapılan atışla Londra'yı tahrip
                için kullandığı V1, V2 füzelerinin keşfinde önemli rol oynamıştı.

                Bir gün Üniversite'nin araştırma laboratuvarında çalışırken
                benimle görüşmek istediğini söyledi.

                Önünde, ESSO Petrol Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller'in gizli bir konferansa davet kartı bulunuyordu. Bu konferansa kendisinin gidemeyeceğini, ancak böyle bir şahsın verdiği konferansta isminin yazılı olduğu masanın boş kalmamasına da ehemmiyet
                verdiğini belirtti. Mümkünse bu konferansa kendi adına benim gidip,
                yerini almamı rica etti. Memnuniyetle kabul ettim.

                Konferans, o tarihte, harpten çıkmış Almanya'nın yıkık Aachen
                kentinin ilk tamir edilen, en lüks, en muhteşem binasında yapılıyordu.

                Bu binada aslında bir termal kaynak bulunduğu için adı Bad Aachen olan
                Aachen şehrinin ağaçlar içindeki meşhur Kurhaus oteliydi.

                Girişte sıkı kontroller yapıldı. Davetiyeyi göstererek Prof. Schimdt'in adına O'nun
                yerine oturdum. Şehrin Valisi, Başpiskopos'u, profesörler, ileri gelen
                iş adamları ve yazarlardan müteşekkil en seçkin bir topluluk bu
                konferansa davet edilmişti.


                ESSO Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller açış konuşmasını yaparken,

                -"Sizleri her ne kadar "Bugünkü Arabistan" konulu bir konferansa
                davet ettimse de, bu davetin böyle takdimi konferansın gizliliği
                münasebetiyledir. Toplantının asıl maksadı şudur : Suudi Arabistan'ın
                yeni petrol bölgesi Damman'dan geliyorum. Amerikalılarla beraber
                dünyanın en zengin petrol kaynaklarını bulduk
                . Amerika'nın ve
                Avrupa'nın önemli şehirlerinde seçilmiş kimselerle yapılmasını
                programladığımız bu gizli toplantılarla, bu muazzam servetin
                Batılıların yararına kullanılmasını nasıl temin edebileceğimizin
                istişarelerini yapmak istiyoruz.
                Onun için bu büyük zenginlik hakkında
                size kısaca bilgi verdikten sonra, aslında ben sizin tavsiyelerinizi
                dinlemek istiyorum."

                dedi.

                Suudi Arabistan'da dünyanın en zengin petrol yatakları bulunmuş ve
                ilk üretim başlamıştı. Buradaki rezervler dünya toplam rezervinin
                yüzde yirmisine denk büyük rezervlerdi.
                Batı bu rezervlerin kendi
                yararına kullanılmasını istiyordu. Bunun daha ilk günden tedbirlerini
                almaya çalışıyordu.

                Dr. Müller, ayrıca konuşması esnasında müslümanlık hakkında
                gerçekle hiç alakası olmayan o kadar yanlış şeyler anlattı ve
                müslümanların hakkı olan bu petrolü onlardan alabilmek için toplantıya
                iştirak edenler de o kadar insanlık dışı haksız teklif ve tavsiyelerde
                bulundular ki
                ; o gün hayatımın feveran göstermemek için en çok çaba
                sarfettiğim günü oldu.

                Prof. Schmidt'in yerine gittiğim için susmak zorunda kaldım.
                Ancak reaksiyonumu hemen o gece Türkiye'deki arkadaşlarıma 40 (kırk) sayfalık bir mektup yazarak duyurmak ihtiyacını hissettim.

                İşte Batı, körfez petrolüne ilk günden beri bu gözle bakmışır. Bu
                petrolü kendi kontrolünde tutmaya herşeyden fazla önem göstermiştir.
                Ben de Batı'nın kapalı kapılar arkasındaki gerçek yüzünü o gün görmüş
                oldum.

                Bu haksızlığa karşı o günden beri mücadele içindeyim....

                https://twitter.com/keyborsa_simurg

                Yorum

                • simurg
                  Administrator
                  • 10 Mart 2007
                  • 9248

                  #9
                  Osmanlı 20 yılda nasıl battı?

                  Osmanlı 20 yılda nasıl battı?
                  30.09.2006 / Yiğit Bulut / Yorum



                  500 yıldan fazla güçlü bir devlet olarak hüküm süren bir yapının, özellikle padişahın Ermeni danışmanlarının etkisiyle, Fransız ve Yahudi kökenli Avrupa bankerlerinin eline düşünce 20 yılda finansal olarak sonu geldi.



                  Merak edenler için araştırmacı yazar Ersal Yavi, sorunun cevabını, borçlanmanın nereden yapıldığına ve faizin detayına kadar vererek aktarmış. Biz de ondan edindiğimiz bilgiler eşliğinde 20 yıllık süreci sizinle paylaşalım.



                  1- Yüzde 6 faizli 1854 borçlanması: İngiltere ve Fransa'nın desteği ile 24 Ağustos 1854 günü Londra'da "Palmer Ortakları" ve Paris'te "Goldschmid ve Ortakları" ile ilk dış istikraz mukavelesi yapıldı. "Mısır Vergisi" diye anılan yıllık 60 bin kise altın (300 bin Osmanlı lirası) devlet geliri, borcun ödenmesi bitinceye kadar 33 yıl, iki yabancı ortaklığa devredilmiş oluyordu.

                  2- Yüzde 4 faizli 1855 borçlanması.

                  3- Yüzde 6 faizli 1858 borçlanması: İngiltere'de bulunan "Dent" ve "Palmer" adlı müesseselerle yüzde 6 faizli ve 33 yıl vadeli 5 milyon İngiliz lirası tutarında dış borç mukavelesi imzalandı. Borçlanmaya teminat olarak, İstanbul'un gümrük ve oktuvra gelirleri gösterildi.

                  4- Yüzde 6 faizli Mires borçlanması: Avrupa piyasasında kötü tanınan Mires adındaki bir bankerle istikraz mukavelesi imzalandı. 400 milyon frank tutarındaki borçlanma yüzde 6 faizli ve 36 yıl vadeliydi.

                  5- Yüzde 6 faizli 1862 borçlanması.

                  6- Yüzde 6 faizli 1863 borçlanması.

                  7- Yüzde 6 faizli 1865 borçlanması: "Bank-ı Osman-i Şahane" (Osmanlı Bankası) Fransız "CrÈdit Mobilier" ve "Societe Generale" ile 150 milyon franklık bir istikraz mukavelesi imzalandı. Yüzde 6 faizli ve 21 sene vadeli bu borçlanmaya Ergani-Maden bakır madeni hasılatı ile Anadolu ağnam resmi karşılık olarak gösterildi.

                  8- 1865 Birinci Tertip Umumi Borçları.

                  9- Yüzde 6 faizli 1869 borçlanması.

                  10- Yüzde 6 faizli 1869 borçlanması.

                  11- Yüzde 6 faizli 1871 borçlanması: "Credit Generale Ottoman", "Louis Cohen Sons" ve "Dent Palmer" grubu ile yapılan anlaşma sonucu, yüzde 6 faizle 5 milyon 700 bin sterlin tutarında borçlanma yapıldı.

                  12- Yüzde 9 faizli 1872 Hazine Tahvilleri.

                  13- 1873 Umumi borçları (II. Tertip).

                  14- Yüzde 6 faizli 1873 borçlanması: "Credit Mobilier" müesseseleri ile 694 milyon 444 bin 500 franklık bir borç mukavelesi imzalandı. Yüzde 6 faizli bu borca , Tuna vilayeti aşarından 1 milyon 200 bin, Anadolu ağnam resminden 750 bin lira, İstanbul Tütün Rejisi gelir fazlasından 300 bin lira, Ankara vilayeti aşarından 150 bin lira ve genel devlet gelirleri karşılık gösterilmişti.

                  15- 1874 Umumi borçları (III. Tertip).

                  Sonuç: Yukarıda sizin de gördüğünüz gibi 500 yıldan fazla “güçlü bir devlet” olarak hüküm süren bir yapının (kuruluş ve yok oluşu dönemini dahil etmedim), özellikle padişahın Ermeni danışmanlarının etkisiyle Fransız ve Yahudi kökenli Avrupa bankerlerinin eline düşünce 20 yılda “finansal olarak” sonu geliyor. Bu noktada aklıma şu soru geliyor; Türkiye, dışarıdan getirilen “Derwish” danışmanların etkisiyle, tam olarak IMF ve AB’nin eline ne zaman düştü? İlk tanışma 1946’lara dayansa bile tam olarak düşüş 1999 krizi sonrası.
                  https://twitter.com/keyborsa_simurg

                  Yorum

                  • simurg
                    Administrator
                    • 10 Mart 2007
                    • 9248

                    #10
                    İnsanlığın sonu mu geliyor?

                    İnsanlığın sonu mu geliyor?Ülke çapındaki 2,5 milyon arı kovanından en az 600 bininin arıları esrarengiz bir şekilde kayboldu

                    02.04.2007 17:55 ABD Tarım Bakanlığı, New York'tan California'ya 27 eyalette yüz binlerce arı
                    kovanının aniden boşaldığını belirtirken, ülke çapındaki 2,5 milyon arı
                    kovanından en az 600 bininin bu esrarengiz durumdan etkilendiği tahmin ediliyor.

                    ABD'nin yanı sıra Kanada ve Avrupa'da arıların esrarengiz biçimde kaybolduğu
                    haber veriliyor. Amerikan Kongresi de bu hafta arıcı ve bal üreticileri ile bilim
                    adamları ve hükümet yetkililerini dinleyerek, bu soruna çare bulmaya çalışacak.

                    Arıcıların bir bölümü, çevrecilerin duyarlılığına katılarak, kurak ve ılık
                    geçen kışın arıları etkilediğini ve bu gizemli duruma yol açtığını düşünürken,
                    bir bölümü de "Gaucho" adlı böcek ilacını, arıların yön duygusunu etkilemesi
                    dolayısıyla suçluyor. Bir kısım arıcı da bu mesleğin zorluğundan söz ederek,
                    acemi arıcıların hata yaptıklarını ve kovanlardaki arıları kaçırdıklarını
                    düşünüyor.

                    Arıcılığın tarım sektörü için önemli bir geçim kaynağı olduğu ABD'de sadece
                    California eyaletine yılda 2,5 milyar dolar kazandırıyor.

                    ABD'de arıların yok olmasına neden olan bu gizemli durumun, bal fiyatlarını
                    ve bal üretim maliyetini giderlerini olumsuz etkilemesi bekleniyor.

                    Alman bilim adamı Albert Einstein, "Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa
                    insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan
                    olmaz" demişti.

                    A.A.
                    https://twitter.com/keyborsa_simurg

                    Yorum

                    • simurg
                      Administrator
                      • 10 Mart 2007
                      • 9248

                      #11
                      Artik tuz yemeyin yedirmeyin !

                      Artik tuz yemeyin yedirmeyin !

                      Nedenine gelince asagidaki yaziyi okuyun.

                      Neden yememeniz gerektigini anlayacaksiniz.

                      TUZ GOLU

                      Lutfen dagitima yardimci olun!

                      Asagidaki bilgiler maalesef dogru... Sonra ' Turkiye neden

                      kanserden kiriliyor..' diye soruyoruz..! ?

                      Tuz Golu, Van Golu'nden sonra ulkemizdeki ikinci buyuk

                      goludur...

                      Uzunlugu 80 km olan Tuz Golu'nun genisligi 48 kilometreyi

                      bulur...

                      Genis bir alani kapsamasina karsilik cok sig bir

                      goldur...

                      Dunyanin en tuzlu gollerinden biridir... Litresinde 329

                      gram gibi cok yuksek oranda tuz ihtiva etmektedir.. .

                      Golun bu ozelligini degerlendirerek tuz elde etmek amaciyla

                      kiyilarinda Cok sayida tuzla kurulmustur. .. Bu tuzlalardan

                      elde

                      edilen tuz Turkiye'nin gereksinimi olan tuzun buyuk

                      bolumunu karsilamaktadir. ..

                      Turkiye'nin oldukca kurak bir yerinde yer almasi nedeni ile

                      bu sig bolgelerde cok yogun bir sekilde buharlasma gorulur... Dogu

                      kismindaki korfez disinda tumuyle kuruyan golun tabaninda,

                      kalinligi yer yer 30 cm.' i bulan mevsimlik bir tuz katmani

                      olusmaktadir. .. Tuz Golu'nun en derin yeri sadece 2 m.'dir.

                      Oteki kesimlerin

                      Derinligi sadece santimetrelerle

                      olculebilmektedir.

                      Gole dokulen en onemli akarsular? Pecenekozu Deresi" ile

                      Melendiz Cayi"dir. Cografya bilgileri aynen boyle diyor

                      Cografya bilgilerine girmemis aci gercek ise sudur: Tuz

                      golune dokulen en buyuk akarsu Konya' nin sehir

                      kanalizasyonudur. ..

                      Cumra yonune verilen kanalizasyon bu dogrultu uzerinden

                      maalesef

                      herhangi bir aritmaya tabi tutulmadan dogrudan Tuz Golu'ne

                      akitilmaktadir. ..

                      Bir milyonu gecen sehir nufusunun sanayi artiklarini da

                      tasiyan sehir kanalizasyonu bizlere iyotlu ya da iyotsuz tuz olarak

                      geri donmektedir. ..

                      Bu faciaya dur demek ve tuzun kokmasina firsat vermemek

                      icin her sorumlu vatandasin uzerine dusen gorevi yerine

                      getirmesi

                      gerektigi

                      inanci ile bu mesaji ulasabilecegimiz her kisiye gonderelim

                      ve ilgilileri goreve davet edelim...

                      Yoksa hepimizin yemeginde Konya'lilarin katkisi olmaya

                      devam edecek."

                      Yrd. Doc. Dr. MUSTAFA DURAN

                      PAMUKKALE UNIVERSITESY FEN-EDEBIYAT FAK. BIYOLOJI BOL.

                      20017

                      DENIZLI

                      TEL:+90 258 2134030-1178

                      CEP:05334361297

                      FAX:+90 258 2125546
                      https://twitter.com/keyborsa_simurg

                      Yorum

                      • simurg
                        Administrator
                        • 10 Mart 2007
                        • 9248

                        #12
                        Kuzey Irak yeni bir İsrail mi olacak?

                        Kuzey Irak yeni bir İsrail mi olacak?

                        Kürt liderlerin, merkezi hükümetin de desteğiyle Kerküklü Arapları sürmesi kabul edilemez. Böyle giderse, Kuzey Irak azınlıklarını ezen, komşularından korunmak için ABD'ye muhtaç, faşist, petrol zengini küçük bir devlete dönüşecek. ABD de petrol nedeniyle Kürtlere sırtını çevirmez




                        Bu yıl bitmeden Bağdat'ın yaklaşık 250 kilometre kuzeyindeki Kerkük'ün sakinleri kaderlerini belirlemek için düzenlenecek bir referandumda oy kullanacak. Mesele, petrol zengini kentin, adına Kürdistan denen bölgenin bir parçası mahiyetinde ilhak edilip edilmeyeceği. Kerkük'ün tarihi, daha geniş anlamda Irak'ın tarihinin de simgesi gibi: Daima işgallere hedef olmuş, hasım imparatorluklara karşı stratejik bir savunma noktası gibi görülmüş, etnik ve dinsel açıdan son derece karışık ve elbette muazzam petrol kaynaklarının hem lanetini hem faydasını yaşamış bir kent bu. Bu özeti doğrularcasına Kerkük bir kez daha stratejik kaygıların ve Irak'taki mevcut kukla rejimin odaklandığı yer haline geldi; ki bu rejim 'yeniden iskân' kararı çerçevesinde Arapları evlerinden çıkarıp 'yerlerine' Kürtleri yerleştirecek. Referandumdan hemen önce bu adımın atılması ilhakı ve Kürtlerin Irak'ın kalanından fiilen ayrılmasını neredeyse kesin kılıyor.

                        İsrail faaliyetleri şüpheli
                        Bugün Kerkük'le ilgili mesele Iraklı Kürtlerin kente tekrar yerleştirilmesi değil. 1980'lerde Saddam'ın kentte 'Araplaştırma' diye bilinen bir proje yürüttüğü kuşkusuz doğru. Baas projesi binlerce Arap'ı güneyden alıp Kerkük'e yerleştirmiş, Arap olmayanlarıysa güneye sürmüştü. 'Araplaştırma' büyük ölçüde etnik azınlıkların belli kesimlerde teşkil ettiği yoğunluğu ortadan kaldırıp onları ülkenin dört bir tarafına yayarak ulusal Irak kimliğini sağlamlaştırma çabasıydı. Bugün, nasıl Filistinli mültecilerin dönüş hakkını tüm kalbimle destekliyorsam, Kürtlerin dönüş hakkını da inkâr etmem imkânsız. Fakat bu noktada mevzu Kürtlerin dönüş hakkı olup olmaması değil, Kerkük'ün bir 'Kürt kenti' ve daha da genişletirsek, 'Kürdistan'ın siyaseten yaratılması için elverişli olup olmadığı. Baas rejimi Kerkük'te gerçekten de demografik bir değişime girişti, fakat bu siyasi kampanya sadece Kürtleri değil, kentteki bütün Arap olmayanları etkiledi. İşgal altındaki Irak'ta neredeyse yapılan veya söylenen her şeyle ilgili sorunlardan biri, bu hikâyelerin basitleştirilmesi ve içeriklerinin belli çıkarlara uyacak biçimde çarpıtılması. Kerkük'teki demografik değişimden Asuriler, Türkler, Kürtler, hatta Ermenilerin hepsi etkilendi.

                        Bugün Kerkük olarak anılan kent MÖ. 8. ve 9. asrın Asuri imparatorlukları için hayati öneme sahipti. Hıristiyanlığın doğuşuyla birlikte Kerkük'ü çevreleyen bölge ilk Hıristiyan topluluklarının bazılarının yanı sıra köklerini Babil sürgününde arayan Yahudi topluluklarına ev sahipliği yaptı. MS. 7. asırda İslam'ın doğumundan hemen önce kent Bizans ve Pers imparatorluklarının sürekli değişen sınırları arasında sıkışmış buldu kendisini. Arap halifelerinin Bağdat'ta 8. ve 13. asırlar arasında yürüttüğü hükümranlık sırasında bölgeye birçok etnik Türk yerleştirildi ve Halifeliğin hizmetinde askerlik yaptılar. Ve Kürtler de yakınlardaki dağlardan inip büyük kalabalıklar halinde kente yerleşti. Kerkük'te bugün karşı karşıya olduğumuz şey büyük bir çeşitlilik; Bağdat'taki mevcut rejimin sistemli olarak ortadan kaldırmaya çalıştığı bir çeşitlilik bu.

                        İşgalden bu yana efsaneler tarihsel olguların önüne geçti ve Kürt siyasetçiler, petrol zengini kent üzerinde hak iddia etmek için bölgedeki bir diğer efsaneye dayalı ulus-devlet olan İsrail'in yöntemlerini benimsedi. İşgal sırasında peşmergeler Kerkük'e girdi ve kontrolü fiilen ele aldı. O zamandan beri, Küreselleşme Araştırmaları Merkezi'nin de rapor ettiği üzere, Kürt milisler insanları zorla evlerinden çıkardı, cinayetlere, suikastlere ve yavaş bir etnik temizliğe girişti. İlk kurbanlar Araplardı. Zira büyük ölçüde Baas politikalarıyla bağlantılandırılıyorlardı ve Bağdat'daki rejimden destek bulamıyorlardı. Daha az göz önünde olansa, bölgedeki Asurilerin ve diğer etnik azınlıkların hedef alınmasıydı. Fakat kentteki en büyük ve Kürt saldırılarına karşı en dirençli olması beklenen grup Türkmenler. Türkmenler bu bölgede sekiz asırdır yaşıyor ve Türkiye'yle güçlü bağları var.

                        İsrail istihbaratının da Kürt liderlerle yakın çalışma içinde olduğu ve bölgede kök saldığı söyleniyor. Bu gelişme, sözüm ona Kürdistan'ın ülkenin kalanındaki İsrail operasyonları için kalkış noktası işlevi görmesine yönelik kaygıları da artırıyor.

                        Kerkük'ü kuşatan söyleme baktığımızda, sanki İsrail'in sahnelediği bir oyunla karşı karşıya gibiyiz. Bugün Kerkük'e 'Kürtlerin Kudüsü' deniyor. Veya bir Kürt yazarın söylediği gibi: "Nasıl Necef ve Kerbela Şii Müslümanlar için kutsalsa, Kerkük de daima Kürtler için kutsal olmuştur." Bu sözde inancın etkisinde kalan on binlerce Kürt, 'sahadaki' demografik gerçekliği değiştirmek için Kerkük'e geldi. Bu politika İsrail'in Batı Şeria'daki faaliyetlerini çok andırıyor; orada da Yahudiler bölgenin statüsünü değiştirmek amacıyla yerleşimci olmaya teşvik ediliyor. Petrol zengini bir bölgenin Kürtler için şimdi 'kutsal' hale gelmesi de şaşırtıcı değil. Peki söz konusu iddiaların geçmişte karşılığı var mıydı?


                        1957'de Kürtler çoğunluk değildi

                        Gerçek şu ki, Kerkük etrafında modern dönemde dönen tartışmalar, Kürt liderlerin kabul etmeyi yeğlediğinden daha karmaşık. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıtılmasını öngören Sevr Anlaşması'na yönelik müzakereler, 1921'de referanduma sunulacak bir Kürt bağımsızlığını içeriyordu. Bu öneri, Kürt heyetinin isteğiyle öne sürülmüştü ve Kerkük bu devletin sınırlarına dahil değildi. Bu tarihsel olgu bilhassa önemli, zira o yıllarda Kürtler Kürdistan'ı kurmaya en yakın durumdaydı ve bunu yapmak için ellerinde en büyük gücü taşıyorlardı. İkincisi bu, Kerkük'ün 'kutsal' olduğu iddialarının gerçekdışılığının boyutunu da ortaya koyuyordu. Bölgede 1957'de yapılan resmi nüfus sayımı, Kürtlerin kentte çoğunluğu teşkil etmediğini gösterdi. Ki 1957, Saddam iktidarı veya onun Araplaştırma politikasından çok önceydi.

                        Bu olgular Kerkük'ü çevreleyen çok daha karmaşık gerçekler olduğu anlamına gelse de, Kürt milislerin saldırgan faaliyetleri, ABD'nin ve Bağdat'taki kukla rejimin himayesi altında sürüyor. Fakat en fazla rahatsız eden şu: Kerkük'le ilgili gelişmeler, Irak'a dayatılan kurumsallaşmış ırkçılık ideolojisinin bir başka kanıtı. İşgalin başından bu yana ABD etnik şovenizmi teşvik ediyor ve ülkeyi etnik veya mezhepsel hatlar üzerinden bölme niyetinin işaretlerini veriyor.

                        Bu politika sürerse Kürdistan bol bol petrole sahip, çok büyük azınlık nüfusunu ezmekle meşgul ve ABD'ye kendisini 'farklı' komşularından 'koruması' için yalvaran küçük bir faşist devlete dönüşür. Ve elbette ABD de bu isteğe bayıla bayıla icabet eder, aynı petrolden dolayı Körfez ülkelerinin isteklerini kırmadığı gibi.
                        Leyt el Suud


                        * * *
                        Counterpunch İnternet gazetesi, 13 Nisan 2007


                        Radikal
                        17/04/2007
                        https://twitter.com/keyborsa_simurg

                        Yorum

                        • simurg
                          Administrator
                          • 10 Mart 2007
                          • 9248

                          #13
                          Çin'in Ekonomik Etki Alanı ABD'nin Kabusu

                          Çin'in Ekonomik Etki Alanı ABD'nin Kabusu

                          Erdoğan Ilgaz - Global Yorum

                          Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ABD’nin tek kutuplu güç haline geldiği şeklindeki değerlendirmeler, ortaya çıkan yeni durumlar karşısında yeniden revize edilmek zorunda kalınmıştır. Zira yeni ekonomik, siyasi ve askeri dengeler bazı ülkelerin “yeniden”, bazılarınınsa “bundan böyle” dikkate alınmasına neden olmuştur.
                          Hantal devlet yapısını terk eden Rusya, SSCB’nin dağılmasından sonra adeta geri çekilerek güç toplamıştır. Özellikle enerji üretimi ve dağıtımı konusunda yeni açılımları devreye sokarak gücünü ve bunun paralelinde ülkeler üzerindeki kontrolünü tüm dünyaya yeniden deklare etmiştir.
                          Güç dengeleri konusundaki arenada artık açık/seçik yerini alan ülke ise, coğrafyasındaki nüfus yoğunluğuna rağmen ekonomisinde sağladığı kalkınmayla ÇİN olmuştur.
                          Çin, yeni dünya dengesindeki gelişmeleri etkileyebilecek politikasını oldukça kurnazca uygulamıştır.

                          Başlangıçta aktör ülkelerin birer müttefiki gibi çalışmalarına başlamıştır. Rakip/hedef ülke olarak algılanması halinde güçlü/büyük ülke olmasına izin verilmeyeceğini tahmin eden Çin, özellikle ABD ile ekonomik ve siyasi ilişkilerine önem vermiş, bununla birlikte diğer aktör ülke RF’yi de ihmal etmemiştir.
                          Çin, önlenemez yükselişi sırasında ilişkilerini sadece bu iki ülke ile sınırlı tutmamıştır. Tarihi husumetleri bir yana bırakarak ilişkilerini normalleştirdiği Japonya ile ticaret hacmini rekor düzeylere (207 milyar 360 milyon dolar) çıkarmıştır. Japonya bu ilişkiler neticesinde Çin’in 3.büyük ticaret ortağı, aynı zamanda da 2.büyük yabancı sermaye kaynak ülkesi konumuna gelmiştir.

                          Çin, Afrika kıtası ülkeleri dahil bütün devletlerle geliştirdiği ilişkileri yanı sıra Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerine özel önem göstermiştir.

                          Orta Asya Cumhuriyetlerinden Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ile 2006 yılı itibariyle; "askeri ve stratejik işbirliği", "ekonomik-ticari işbirliği", "iç güvenlik ve sınır güvenliği", "terörle mücadele işbirliği", "gıda ve sağlık işbirliği", "sınır ticareti", "gümrük", "vize uygulaması", "enerji kaynakları ve doğal kaynaklar yatırımı işbirliği" "kara ve demir yolları", "tarım ve hayvancılık işbirliği" gibi anlaşmaları imzalamıştır.
                          Başta ABD olmak üzere hemen hemen bütün batılı ülkelerle kavgalı olan İran’la bile ilişkilerini geliştirmekte sakınca görmeyen Çin, Petrol arama/çıkarma konusunda faaliyet gösteren CNPC şirketi vasıtasıyla İran’ın Mescid-i Süleyman petrol havzasındaki çalışmaları için yatırımlarını artırmıştır.
                          Son dönem itibariyle ABD ile ilişkilerindeki gelişmeler, Çin’in 2006 yılında oluşturulan Çin-Rus stratejik partnerliği anlayışından hızla uzaklaştığı şeklinde değerlendirilmektedir. Bunun aksini düşünen bir grup bölge uzmanı ise “Çin-Rus ittifakının teflon kaplı” olduğunu ve ABD’nin bu ittifakı bozma yerine olsa olsa “gölge” yapabileceğini kaydetmektedirler.
                          Küresel piyasalarda 1 trilyon dolarlık dev birikimi ile belirleyici güç olan Çin’in yapacağı her hamle ABD’yi yakından ilgilendiriyor.

                          Çin’e yapılan ziyaretler ve bu ziyaretler sırasında kullanılan ifadeler bunun en güzel emareleridir. Son olarak 3 Nisan 2007 tarihinde Pekin’i ziyaret eden ABD Dışişleri Eski Bakanı Henry Kissinger’ın söyledikleri buna güzel bir örnek teşkil etmektedir.

                          H.Kissinger konuşmasında;

                          “Çin’in uluslar arası bir güç olarak yükselişinin kesin olduğunu, ancak yeni dünya düzeni konusunda Pekin ve Washington arası dayanışma olmazsa bu yükselişin bir mücadeleyi beraberinde getireceğini

                          dile getirmiştir. Bu ifade birçok açıdan ele alınabilir.

                          Kimileri bu ifadenin bir tehdit olduğunu söyleyebilir. Ancak gelişmeler bütünüyle ele alındığında ifade “dayanışma/birlikte hareket etme” talebini içermektedir.

                          ABD’nin Çin karşısındaki –aman dileyen- tavrı, üzerinde hassasiyetle durulmasını gerektirecek kadar önemlidir.

                          Zira Birleşmiş Milletlerin kararlarına rağmen, dünyanın değişik bölgelerine ordusuyla müdahale edecek kadar fütursuzca ileri giden ABD, Çin karşısında “dayanışma” teklifi götürecek ölçüde nazikleşebilmektedir.
                          ABD’nin politikasındaki bu ani ve çok önemli değişikliğin sebebi, Çin’in veya bir başka aktör ülkenin sağladığı/geldiği konumla ilgili değildir. Çünkü geçmişte ABD’nin karşısında mutlaka birileri olmuştur ve ABD hiçbir zaman şimdi Çin’e yaptığı gibi “aman” dilememiştir.

                          O halde bu tavır değişikliğinin başkaca bir sebebi olmalıdır.
                          ABD’nin dış politikada Çin’e karşı takındığı tavır değişikliği tamamen Çin’in son dönemdeki bir tutumundan kaynaklanmaktadır ve bu tutumda “para politikaları” ile ilgilidir.
                          ABD’nin dünyayı şekillendirme/yönlendirme konusundaki ikna araçlarının “Film sektörü” ve “Silah Sanayi” olduğu herkesçe malumdur. Bu malumun ilanı hiçbir zaman ABD’yi rahatsız etmemiştir. Ancak Çin’in ortaya çıkardığı husus bunlardan farklı ve fazla dikkate alınmayan “dünya üzerinde dolar etkisinin kırılması”dır.
                          Dünya ticaretinin %75’inde kullanılan ve bütün coğrafyada geçerli değer olan “Dolar” bugüne kadar ABD’ye hiçbir enstrümanın/unsurun/silahın sağlayamayacağı avantajları sunmuştur. ABD süper güç olmanın getirdiği rahatlıkla kimseye hesap vermeden “Kağıt ve Mürekkebi” sonuna kadar kullanmıştır. Ortadoğu’da bir devletin inşası için inanılması güç boyutta doları bölgeye nakletmiştir. İşte bu etkili silahın, önlem alınması halinde kuru-sıkı tabancaya dönüşeceği ortaya çıkmış, hatta uygulamaya konulacak önlemlere/kararlara ilişkin sinyaller verilmiştir.
                          Rusya’nın, döviz rezervindeki dolar cinsinden değerlerin oranını azaltacağına ilişkin karardan sonra, Çin de Mart 2007 ayı son haftası içersinde aldığı bir kararla artık uluslar arası ticari ilişkilerinde dolar’dan ziyade euro’yu kullanacağını açıklamıştır.
                          Öldürücü Vuruş” Çin yapımı eski karate filmlerinde sıkça rastlanılan bir enstantanedir.

                          Dövüşçü mücadele boyunca çeşitli/değişik teknikler uygulayarak rakibinin en zayıf/hassas bölgesini tespit eder ve en müsait zamanda işi bitirici “Son Vuruş”u yaparak rakibini etkisiz hale getirir.

                          ABD ile çok yönlü ilişkiler içersinde bulunan ÇİN’in durumu eski karate filmlerini hatırlatıyor.

                          Çin şimdilik ABD üzerinde bazı teknikler deniyor ve kuvvetle muhtemel rakibi ABD’nin zayıf bölgesini (doların etkisinin kırılması) tespit etti.

                          Ancak son vuruş’u bu aşamada uygun görmüyor, çünkü 1 trilyon dolarlık dev birikiminin önemli kısmını ABD hazine bonolarına yatırarak değerlendirmişti. Bu nedenle öncelikle ABD’deki yatırımlarını başka adreslere taşıması gerekiyor.

                          Zira rakibinin işini bitirecek “Son Vuruş”, yüksek dozda uyuşturucu alarak kendi ölümüne yol açan “Altın Vuruş”’a dönüşecektir.
                          https://twitter.com/keyborsa_simurg

                          Yorum

                          • simurg
                            Administrator
                            • 10 Mart 2007
                            • 9248

                            #14
                            Malatya'da Yaşanan İkinci Hrant Dink Olayıdır

                            Malatya'da Yaşanan İkinci Hrant Dink Olayıdır

                            Miktat Algül

                            Bugün, Malatya'da faaliyet gösteren Zirve yayınevine baskın yapılmış ,yayınevi çalışanları olduğu söylenen biri Alman ikisi Türk Sandalyeye bağlanıp boğazları kesilerek öldürülmüşlerdir.
                            Olay anında güvenlik güçleri zirve yayın evine gittiklerinde dört kişiyi şüpheli görerek göz altına almışlardır.
                            Zirve yayınevi isim değişikliği yapmadan önceki ismi Kayradır.
                            Bu yayınevi bir dönem Mersinde faaliyet gösteren sonra emniyet güçlerince misyonerlik faaliyetleri yaptığı için kapatılan, Kayra yayıneviyle bağlantılar içindeydi.
                            Önce Mersin'de örgütlenen Kayra gurubu Hıristiyanlığın Protestan kanadıdır.
                            Mersin'de; Yeni Zelanda dan ,Güney Afrika dan ve Kore den gelen misyonerlerin önderliğinde faaliyet yürüttüler.
                            Özellikle Kürt gençlerini örgütlemeye çalışıp vaftiz ettikten sonra politize olmuş bir Hıristiyan Kürt gurubu oluşturdular.
                            Yanlarına önce ateist,sonra hıristiyan olan kişileri de alarak faaliyet yürüten bu gurubun finansmanı AB ve ABD'den çeşitli kiliselerden gelmektedir.
                            Ayrıca Hıristiyanlaştırdıkları bazı kişilere turizm şirketleri kurdurdular.

                            İnanç turizmi işini yaptıklarını ifade ederek, hem misyonerlik işini yaptılar hem de küresel kapitalizmin ajanlarının giriş ve çıkışını kolaylaştırdılar.
                            Sonradan. Özellikle Koreli sermayeyi Mersin'de yaş sebze ve meyve sahasına sokarak bu alanda işletmeler kurdular.
                            Bu kurulan işletmeler aracılığıyla Irak'taki ABD askerlerine yaş meyve ve sebze taşımacılığı yaptılar.
                            Gene bu işin başında sonradan Hıristiyan olan Müslümanlar yer aldı.
                            Bu dönemlerin ardından Malatya'da görevlendirilmek üzere, Mersin Kayra yayınevinden insanlar bu kente gittiler.
                            Kente giden misyonerler, Malatya'nın o muhafazakar yapısı karşısında problemler yaşadılar.
                            Mersindeki gibi rahat çalışamadılar.
                            Bunun farkında olan Küresel Kapitalizm,

                            özellikle Genel Kurmay Başkanın açıklamaları ve Türk askerinin Irak'a girme karalılığı karşında ve bunların dışında en önemlisi de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin arifesinde kendini BOP'un eş başkanı sayan RTE'nin seçilmesi için suni gündem yaratmak adına böyle bir eyleme girmiştir.

                            Yani bu eylemde insanlığın vicdanını rahatsız eden öldürme olayını o çocuklar yapmış olabilir.
                            Yapana değil yaptırana bakmak gerek.
                            Bu işin arkasında AB ve ABD emperyalizmi vardır.
                            Bu olay Santaro cinayeti ve Ding cinayetlerinin birer devam eden süreçlerinden başka bir şey değildir.
                            https://twitter.com/keyborsa_simurg

                            Yorum

                            • simurg
                              Administrator
                              • 10 Mart 2007
                              • 9248

                              #15
                              Avrupa Birliği'nin Yeni Karadeniz Operasyonu

                              AVRUPA BİRLİĞİ'NİN YENİ KARADENİZ OPERASYONU
                              Yeni hedef Lazlar - 1 -
                              FATİH ERBOZ sordu
                              FUNDA ÖZYURT TORUN cevapladı
                              ARSLAN BULUT yorumladı

                              FUNDA ÖZYURT TORUN:
                              ‘Türk Kültür Mozayiğinde Lazların Yeri’ni anlatacağız. Farklı etnik bir kültürü bu kültürün zenginliğine artı değer olarak görüyoruz.
                              ARSLAN BULUT:
                              Farklılıkları ayrıntılarına kadar tespit ederek, farkındalık yaratmak, ulus devletleri parçalama stratejisinin uygulamasıdır.

                              Avrupa Birliği, Türkiye’de yeni azınlıklar oluşturma çabasına etnik unsurlara, farklı milliyet bilinci vermeyi hedefleyen projeler üreterek veya bu yönde hazırlanan projeleri destekleyerek devam ediyor. Son projelerden biri “Türk Kültür Mozayiğinde Lazların Yeri” adlı belgesel! Arkadaşımız Fatih Erboz, belgeselin koordinatörü Funda Özyurt Torun ile projenin amaçlarını konuştu. Torun, bu tür çalışmaların Türk toplumunu ayrıştırmak isteyenlerin çabalarına ket vuracağını savundu. Özyurt’un açıklamalarını aynen vermekle birlikte, hemen altında yorumunu da yazarımız Arslan Bulut yaptı ki gerçekler sadece sunulduğu gibi değil, bütün açıklığıyla ortaya çıksın.

                              * ERBOZ: Niçin böyle bir belgeseli çekmek için proje hazırladınız? Belgeselin ana ekseni etnik farklılık mı olacak? Örneğin dil konusunun üzerinde duracak mısınız?

                              TORUN: Belgesel insan odaklı bir belgesel olacak. Daha sonra tarihe, sosyolojik yapıya, Lazların kendine ait anaerkil yapısına odaklanacak. Farklı etnik bir kültürü bu kültürün zenginliğine artı değer olarak görüyoruz. En azından ben kendi adıma bunu söyleyebilirim ki Çivi yayınları da bundan farklı düşünen bir yayınevi değil. Onlar da zaten Türkiye’de bu etnik kültürlere dair ve onlar hakkında farkındalık yaratmaya dair basılan eserlerin yüzde 90-95’ine sahipler kendi skalalarında. Bu önemli bir şey.

                              MENSUBİYET BİLİNCİNE DARBE

                              ARSLAN BULUT:

                              Lazların veya başka bir kavmin elbette kendine özgü farklılıkları vardır. Fakat, milli devletler, bu farklılıkları değil, ortak yönleri öne çıkarmaya çabalar ki, milli birlik sağlansın! Farklılıkları en ince ayrıntılarına kadar tespit ederek, farkındalık yaratmak, küreselleşme projesinin ulus devletleri parçalama stratejisinin taktik uygulamasıdır. Etnik farklılıkların farkına varılması için basılan eserlerin hemen hiçbiri bilimsel değildir, aksine küreselleşme ideolojisinin etkisiyle yazılmıştır. Bu ideolojinin yöntemi, 2002 yıllarında Bartın’da sürdürülen Paflagonya projesi sırasında eğitilen kişilere şöyle anlatılmıştı: “Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homo sapiens, ya da Austrolopitecus.” Proje, etnik araştırmalarla, özellikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Türk Milleti’ne mensup olma bilincini yok etmeyi amaçlıyordu.

                              TORUN:
                              Öncelikli olarak tarihçeden başlanacak. Lazlar kimdir? Celiyrum, cidiyrumdan öte Lazların kendine ait bir dili vardır... Lazca, Doğu Kafkas dilleri arasındadır. Gürcüce, Megrelce ile kardeş dillerde değerlendirilmektedir. Bu dilin aykırı bir takım yapısal özellikleri var. Türkçe sondan eklemeli bir dildir. Lazca ise hem baştan hem de sondan ekleme alır. Lazca üzerine çok fazla araştırma yapan yok. Bugün artık Lazlar kendi dillerine biraz daha fazla sahip çıkıyorlar ama ana dili olarak Lazca’yı konuşan insanlar bile artık dillerinin yüzde 70’ini kaybetmiş durumdalar. Bazı kelimelerin Lazca karşılığını artık yaşlılar bile hatırlamıyor.

                              Lazlıkla İlgisi yok


                              ARSLAN BULUT:

                              Lazların tarihçesi, böyle kesin ifadelerle ortaya konulacak kadar açık değildir. Torun’un iddiaları, Gürcistan’ın resmi ideolojisinden alınmadır. Gürcistan, Lazların Gürcülerle akraba olduğunu öne sürerek, kendi içinde bulunan Lazları eritmeye, Türkiye’deki Lazları da kalben kendisine bağlamaya çalışmaktadır. Doğu Karadeniz Türkçesi’ndeki k/c veya g/c değişmesi, yani celiyrum, cidiyrum gibi ifadelerin Lazlıkla ilgisi yoktur. Bu konuşmalar, eski Tebriz Türkçesi’nin yansımalarıdır. Lazların bir Kafkas kavmi olduğu doğrudur. Hem Heredot’ta, hem Kesenefon’un Onbinlerin Dönüşü eserinde Lazlar olduğu tahmin edilen kavimlerden bahsedilmektedir. Fakat o tarihlerde Gürcü kelimesi yoktur! Lazlar ile İskitler arasında da sarı saçlı, mavi gözlü olmaları ve gelenekler açısından bağ kurulmaktadır. Tabii bütün iddialar bilimsel olarak araştırılmalıdır. Lazca, o kadar başka dillerden etkilenmiştir ki, hangi kuralın Lazca’ya ait olduğunu bugünkü Lazca’dan çıkarmak mümkün değildir. Tarihte Türk devletlerini yönetenlerin Lazca’yı yok etmek gibi bir düşüncesi olmamıştır. Lazca kendiliğinden gelişen bir süreçte unutulmuştur. Kaldı ki Lazlar, Türk Milleti içinde en sevilen etnik gruptur.
                              TORUN: 1965 yılı Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine baktığınız zaman, Türkiye’de yaşayan 2 milyona yakın Laz var. Sadece Lazca konuşan insan sayısı 3 bin 964.

                              ARSLAN BULUT:
                              1965 yılı DİE verilerinde böyle bir rakam yoktur. Bu iddia tamamen yanlıştır. Fakat 1965 nufus sayımına göre, o tarihte Lazca konuşan nüfus 20 bindir! 20 bin nerede, 2 milyon nerede? 1965’te nüfusu 20 bin olan Lazların bugün nüfusları 2 milyona ulaşmış olabilir mi? Bu iddia, akla ve mantığa uyar mı? Bu kadar Laz varsa nerede yaşıyor bu vatandaşlarımız?

                              TORUN:
                              Yani bu insanlar 1965’de hem Türkçe’yi mükemmel konuşuyorlar, hem Lazca’yı. Bundan sonra da zaten DİE’nin yapmış olduğu bir araştırma yok. İnsanların sadece Lazca konuşmak gibi bir beklentisi yok. Türkçe de biliyorlar, hatta Osmanlıca biliyorlar. Bir de aidiyet duygusu olarak Türkiye’yi ve Türkçeyi asla sorgulamamış bir topluluk Lazlar. Lazlar kendini soyutlayarak ben başka bir topluluğum demiyor. Kendini Türk olarak görüyor. Türk olmaktan da gurur duyuyor. Bu projeyi yaparken de arkasında direk durabilmemin nedeni budur. Söyleşi yaptığımız bir çok insan, biz onlara Lazca soru sorsak dahi bize Türkçe cevap verdiler. Genele hitap edecek bir şey olması neticesiyle Türkçe olmasının daha doğru olacağını düşündüler.

                              Bu bir AYRIŞTIRMA PROJESİDİR


                              ARSLAN BULUT:

                              Lazların kendilerini Türk olarak gördüğü doğrudur. Torun’un projenin arkasında durmasına gelince; bu bir ayrıştırma projesidir. Projenin neye hizmet ettiğini yukarıda açıkladık.

                              TORUN:
                              Lazlarda, Lazca’ya ve Laz Kültürüne ait bir farkındalık yaratma telaşı var. Ama üzerine çok fazla araştırma yapılmamış, ya da yapılan araştırmalar nokta atışı şeklinde kalmış. Laz diliyle yapılan araştırmalar, 8-10 sayfanın ötesine geçmemiş. Bu nedenle projenin önemli bir bölümü araştırmayla ilgili. Bu arada, araştırmayı karşılayan AB, bu bağlamda Gürcistan’da yapılacak araştırmaları karşılamıyor. Her ülkenin kendine göre bir duruşu var. Nasıl Türkiye’de bugüne kadar Lazlarla ile ilgili olarak yapılmış araştırmalar varsa, Gürcistan ve Rusya’da da yapılmış araştırmalar var. Bu araştırmaların bizim yaptığımız araştırmalara tezat düşen yönleri de var. Bir anlamda bizim yaptığımız belgesel ve araştırmalar, bu araştırmalara yönelik olarak da bir farkındalık yaratacaktır.

                              HEDEF MİLLİ BİRLİĞİMİZ


                              ARSLAN BULUT:

                              AB, Gürcistan’ın milli birliğini bozmak istemiyor. Aksine oradaki milli birliği korumaya çalışıyor. Çünkü Gürcistan turuncu devrimle, küreselleşme ideolojisinin gereğini yerine getirmiş durumdadır. Bu durumu korumaya çalışıyorlar. AB’nin hedefi, Doğu Karadeniz’deki milli gücü çökertmektir. Bunun için Türkiye’deki Lazlarla ilgili araştırmaların Gürcistan araştırmaları ile paralelize edilmesi süreci yaşanıyor. Bunun için Türkiye’deki Lazların, Türk Milleti’nden tamamen farklılaştırılması esas alınıyor.
                              Trabzonlu gençlere İngiliz oyununa gelmedi
                              Türkiye’ye gelen bazı yabancı gazeteci ve karanlık kişilerin, halkın hassasiyetleriyle oynadığını gözler önüne seren bir olay daha yaşandı. El Cezire Televizyonu adına çalışan iki İngiliz gazeteci, Trabzonsporlu taraftarları atış talimi yapmaya ve Galatasaray maçına beyaz bereyle girmeye ikna etmeye çalışarak provokasyon tuzağı kurdu. Bugün gazetesinin haberine göre yabancı gazetecilerin içinde yer aldığı çirkin bir provokasyon Dink cinayetinden hemen sonra Trabzonspor taraftarlarına karşı yürütüldü. El Cezire adına Türkiye’ye gelen baba-oğul iki İngiliz gazeteci, belgesel çekimi bahanesiyle Trabzonspor kulübünün İstanbul’daki ateşli taraftarları ’Gurbetçi Gençler’ ile buluştu. Gençlerden Erden Sağlam, olayı şöyle anlattı:

                              El Cezire Televizyonu adına çalışan iki İngiliz gazeteci, provokasyon tuzağı kurdu

                              ’Samast şov’ istediler

                              “Bize Trabzon şehrini ve Trabzonspor’u dünyaya tanıtacak bir belgesel yapmak istediklerini söylediler. Biz, takımımız ile ilgili konuşmak istedikçe onlar alakasız sorular sordular. Kürt-Türk çatışmasına yöneltecek sorular sordular. Kendilerine Türk olduğumuzu ve milliyetçi eğilimleri olan bir grup olduğumuzu söyledik. Bu sefer de, milliyetçi şiddet gibi tuhaf sorular yönelttiler. Bazı arkadaşlarımızdan Ogün Samats tarzı bere giymelerini istemişler. Tüm görüşmelerimize Paul ve Sam bere giyerek geldiler. Galatasaray maçına 500 bereyle gidin dediler. Biz kabul etmedik.” Daha sonraki gelişmeleri anlatan Gurbetçi Gençler grubunun lideri Turan Reis ise, şöyle devam etti: “Ormanda atış talimi yapmamızı isteyince bardak taştı. Bizden ormana giderek silahlı atış yapmamızı istediler. Yarın görüşmek üzere diyerek ayrıldık. Endişelenip kaseti isteyince ortadan kayboldular.” Tuzağı fark eden Türk gençlerinin tavrı üzerine apar topar İstanbul’dan kaçan İngiliz gazeteciler, daha önce Kandil Dağı’ndaki PKK’lıları ’özgürlük savaşçıları’ diye belgesel olarak dünyaya tanıtan El Cezire ekibinden çıktı. Benzer ekipler, Batman’da “Kürt vatandaşlar” ile Anadolu’nun değişik kentlerinde “Alevi vatandaşlara” da aynı şeyi yapmak istemiş.
                              https://twitter.com/keyborsa_simurg

                              Yorum

                              Working...
                              X

                              Debug Information